Elektrik Mühendisliği · Sayı 402 · 1997 / 2
ORADA OLMADAN ORADA OLMAK AMA NEDEN?
Bilgisayar, yazılım ve internet Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 1997
- Sayfa
- 4
- Okuma süresi
- 10 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Bilgisayar, yazılım ve internet
İlgili: Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık, Toplum, demokrasi ve emek
Anahtar kelimeler
- sanal mekân
- Internet
- siberuzay
- varoluş felsefesi
- düğümsellik
- Paul Virilio
Özet
Yazar, internet ve sanal mekân deneyimlerinin fiziksel mekân ve 'orada olmak' kavramlarını nasıl dönüştürdüğünü felsefi bir perspektifle, Antik Yunan düşüncesinden Bachelard ve Blanchot'ya referanslarla tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
?
* Yrd. Doç. Dr. Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi
Yurtdışında bulunduğum dönemde elektronik posta kutumda Türkiye kaynaklı bir e posta bulmuştum. İsmi lâzım olmayan bir şirket bana yepyeni bir yeni dünyanın kapılarını açıyordu: Bir "cyber şehir." Bu şehirde dilersem "cyber alış veriş merkezlerinde" dolaşacak, bir "cyber kütüphaneye" dalıp dilediğim kitabı raftan çekip okumaya başlayacak, dilersem bir başka "cyber " önekli mekân da" bir maç seyredip sonra bir "cyber üniversiteye" devam edebilecektim. Bu "cyber şehir"de istemem hâlinde Kur'an ı Kerim'in bütün ayetlerini çeşitli yöntem lerle taramama olanak veren bir "site" de mevcuttu. Aynı günlerde bir öğrencim bana yeni aldığı laptop\ ile hava atıyordu. Söylediğine göre Internet aracılığıyla dile diği ülkeye "gidebiliyormuş." Ona göre durum şu cümle ile ifade edilecek kadar açıktı: "Hiç yerinden kıpırdamadan seya hat, farklı kültürlerle ilgili bir sürü bilgiyi yorulmaksızın elde etmek... Fena mı?" "İyi de" dedim, "seyahat etmenin o kendine has heyacanını ve hatta yorgunluğunu aramaz mı insan?" Türkiye'ye döndüğümde Internet fırtınasının çoktan ortalığı kasıp kavurmaya başladığını gördüm. Bir meslekdaşım çalıştığım okulun "web s/re"ının görsel bir anlatımla hazırla nabileceğini, bu "siteye" gelenlerin, sanki temsil edilen gerçek mekâna gelmiş gibi bir kapıdan içeri girebileceklerini, sonra diledikleri "mekânlarda" dolaşabilecek lerini, bunu yapmanın mümkün olduğunu bana anlattı. Tecrübelerimiz bize gös teriyor ki, bir şeyin yapılabilmesi, o şeyin mutlaka yapılacağı anlamına geliyor çağımızda. Bu yeni deneyimler ve yeni
hayaller karşısında sorulması gereken
önemli bir soru şu: iletişim teknolojilerinin
en son harikaları neden mekânsal
metaforlarla
çıkıyor
karşımıza?
Bilgisayarımızın başından ayrılmadığımız
halde neden metaforik bir yolculuğa
çıkıyoruz ve neden bir başka yerde olmuş
gibi yapıyoruz!
Orada olmadan orada olmak... Ama
neden? Bu işte bir yanlışlık var ama
nerede? Sanal (virtual) mekânlara "orası,"
yani gerçek bir mekân muamelesi yapmak
ta mı, yoksa felsefeyle yaşıt "olmak" mese
lesini cyber evrende bu kadar kolay
geçiştirivermekte mi? Bugüne kadar
mekân üzerine yazanlar son bir kaç yıldır
yaşanan mekân enflasyonu için ne derlerdi
acaba? Mesela Gaston Bachelard "cyber
tavanarası" ya da "cyber yuva" için nasıl
bir poetika tasarlardı? Ya da cyber
mekân'ın fenomenolojisi diye bir bölüm
ekler miydi Mekânın Poetikası adlı feno menal yapıtına?1 Her ne kadar bütün bu
sorular hitabet kokuyorsa da, işin özünde
ciddî bir varlıkbilimsel (ontological)
sorunsal yattığı anlaşılmalıdır. Acaba 21.
yüzyılın kapıya dayandığı bu zamanlarda
"olmak" ya da "gitmek" anlam mı
değiştiriyor?
Belki de "gitmek" ya da "orada olmak" kavramları felsefenin bize çok eskilerde, antik Yunan'da öğrettiği bir noktaya geri dönüyor. Belki de tekno uzayın yeni tanrılarının, yani büyük bilgisayar sistem lerinin (Satürn, Titan, Hermes, Hera, Pallas), Antik Yunan'ın ölümsüzleriyle adaş olmaları bir tesadüf değil. Internet'de "sörf yapan" çağdaş birey kendi varoluşunu sadece üzerine bindiği sörf ile
tanımlıyor. Sanal uzayın dayanılmaz hafifliğinde Marshall McLuhan'ın bütün elektronik medya için söyle diği bir konumda buluyor kendisini: Ben eski bede nim. Tanrıların olası kıldığı tekno uzamda meleklerden bile bir gömlek yukarıda bu birey: Bedensiz varlığı ile aynı anda birden fazla yerde varolabiliyor çünkü.^ Tek tek her mekânın ve aynı zamanda bütün mekânların ortak özelliklerini saptamak için tasarımlanmış olan arit metik ve geometriyi ilköğreten Antik Yunan filozofları da mekânın ve zamanın önemsizleştiği bir zihinsel model tasavvur ediyorlardı. Bu tasavvurda "bilmek" belirli bir mekâna tıkışıp kalmamak, belirli yerlerin ve belirli insan ların sınırlılıklarını aşmak demekti. Tefekkür ise saf kuramların, ideaların, özlerin peşinde koşuştururken bulunduğun yeri terk etme edimi sayılıyordu. Antik Yunan'da filo zoflar böyle bir yolculuğun ancak ölüm süzlere has olduğunu ve onlar için mutluluğun kapılarını açacağını düşünüyorlardı. Açılan kapılar ise tek bir yere çıkıyordu: neşeli bir tasasızlık (makarios) . Bu şiirsel bir terkediş kuşkusuz. Radyodaki DJ, "eğer bir bil gisayar modeminiz varsa siz de coğrafi engelleri aşabilirsiniz" dediğinde akla gelen "aşmak" nasıl bir terkediş içeriyor acaba?
Bu ikinci tür terkedişte makarios haline ulaşıldığı çok şüpheli. Bilgisayarla ve özellikle Internet'le haşır neşir olan herkes adeta sörfün o kendine has dengesizliği, o kaygan hareketliliği ve insanı o hep iki ara bir derede tutan belirsizliği ile (sulara gömülmek veya dengeli bir şekilde sörf yapmak) neşeli bir tasasızlıktan çok gergin bir dikkat hali içindeler. Bu halin nedeni, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, sık sık ortaya çıkması mukadder olan teknik yetersizlikler ve aksaklıklar değil yalnızca. Daha derinlerde şekillenen bir başka fenomen: bilgisa yarların başat olduğu yeni bir tekno uzamsal yaşam örgütlenmesi. Bu örgütlenmeyi tek tek bireylerin dene yimlerinden çok genel bir yönelim, global düzeyde yeni bir felsefî kavrayış olarak ele almak lâzım. Eskiden beri kıyasıya eleştirilen modern epistemolojiler şimdi şömi nenin yanında unutulmuş mumlar gibiler: Yumuşuyor, formlarını kaybediyor, bazen de eriyip gidiyorlar. Sık sık birileri çıkıp aşkınlık ve derinlik diye bir şeyin
kalmadığını, yiten modern felsefi anlamların yerini süregiden hızlı, işlevsel ve bir o kadar da yüzeysel bir iletişimin aldığını söylüyor. Bu yeni iletişimin mecrası yüzyüze söylenmiş sözcükler değil: ekran ve ağ (net work). Endüstri toplumunun prototipi "çalışan insan," endüstri sonrası toplumlarının ekran karşısına çivilenmiş ve bir elektronik ağın parçası haline gelmiş insana terk ediyor yerini. İletişimin içeriği de herhangi bir önem arzetmiyor. Internet'de hergün yüzlercesi doğup yokolan tartışma gruplarının sayısı artık onbinlerle ifade ediliyor. Nicelin nitele dönüştüğü bu çokluk ortamında hangi derinlikten söz edebiliriz?
Bu yeni tekno uzamsal yaşam örgütlenmesinde iletişimin hızından ve yüzeyselliğinden söz edip, mekanın geçirdiği evrimden söz etmemek büyük hata olurdu. Çünkü mekanın niteliği büyük oranda kurulan iletişimi ve daha önemlisi, iletişim kuran bireylerin varoluşlarını belirli yor. Mekânın ve mekansal yer değiştirmenin varoluşla ilişkisini ird elerken gerçek yer değiştirmeyi ölçüt alamayız. İkisi arasında ciddi bir fark olduğunu görebiliyoruz ama bu farkı kavramsallaştırmak o kadar kolay değil. Çünkü sanal mekanların gerçek mekanlar olarak algılanması ve söylemselleştirilmesi iki çok önemli fenomenle ilgili: Öncelikle sıradan yaklaşımların adeta bir konuşma kolaylığı olarak "sanal varoluşu" kısaca "varoluş" olarak dile getirmeleri söz konusu. Bunun örnekleri bu yazının girişinde mevcut— orada olmadan orada olmak... İkincisi, konuşma alışkanlıklarını da kapsayan ve belirleyen daha genel bir fenomen: dünyanın giderek bir enformasyon kaynağı, işlevsel (functional) ve işlemsel (operational) bir veri tabanı olarak kavranmaya başlanması. Bu söylem ve kavrayış içinde temel mekansal gerçek "düğümsellik" diyebileceğimiz bir özel duruma dönüşüyor.
"Düğümsellik" terimi ile kastettiğim, yapısal olarak birbiriyle ilişkisi öngörülmeyen tek tek telekomünikas yon düğümlerinin ya da teledistribüsyon kutuplarının sanal bir jeomorfoloji oluşturması. Bu oluşum, Paul Virilio'nun deyişiyle merkezi olanla açık bir zıtlık içinde ve merkez çevre fikrinin belirlediği hiyerarşik toplumsal örgütlenmeyi "sınırsız çevre" (boundless periphery)
teıekom
fikriyle sarsıyor. Çünkü her sistemin en vazgeçilmez
unsuru olan sınırlar, beriyi öteden, içeriyi dışarıdan, astı
üstten ayıran iktidarın morfolojik ifadesinden başka
birşey değildir. Bu anlamda, ister ulusal olsun ister
sınıfsal, sınırların bir anlam ifade etmemeye başladığını
söylemek, iktidarın bir anlam ifade etmediğini söylemeye
kadar varabilir.
Sanal mekanların ortak özelliğinin sınır fikrinin yerle
bir edilmesiyle birlikte, tarihsel olarak oluşmuş pek çok
ayırımın ve bu ayırımlara ait meşruiyetlerin kuşkuyla
karşılanır olması diyebiliriz. Mekân bilindiği tanımıyla
ortadan kaybolurken, daha doğrusu, önlenemez bir hızla
genleşip her yeri kapsar hale gelirken varlığın, insan
varoluşunun, gerilediğini, adeta tarihi bir savaşta yenik
düşüp elde kalan son bir kaç kaleyi de terk ettiğini
söyleyebiliriz.
Varlığın mekan" karşısında "geri çekilişini" anlatmak
için bir karşılaştırma yapabiliriz. Bu anlamda yeni
teknolojinin sanal mekanı ile şiirselliğin sanal mekanını
karşılaştırmak
uygun
olacaktır. Öncelikle
düğümselleşmiş mekansallığın burası ve orası (berisi ve
ötesi) kavramlarına ne kattığına bakalım.
Global ağın her düğümünde oturan birey dikkate
alındığında, burası ve orası karşıtlığının keskinleştiğini
görmek çok zor değil. Bedeninden kurtulmuş tekno ben
için tekno uzamın her bölgesi "orası"dır —bitişik oda
bile. Bu birey için her mesafe hem çok uzak hem çok
yakın, her yer hem burası hem orası, herkes ötekidir. Bu
evrende bireyin söyledikleri kendi gibi olan herkesin (her
yerde ve hiçbir yerde olan ötekilerin) söyledikleriyle eş
değer olacağından herhangi bir
meşruiyet gerektirmeyecektir—
herkes her istediğini söyleyebilir,
meşruiyet tüm düğümler arasında
eşit olarak paylaştırılmış ve alaycı
bir dille adına netiquette denen
yüzeysel bir ahlaklılığa indirgen
miştir. Söze tanınan bu sınırsız
olanak, onun erişilebilirliğini
radikal bir biçimde arttırırken,
ağın genel söylemsel ekonomisi
içinde değerini inanılmaz
ölçülerde azaltacaktır.
Ağda "konuşan" öznenin
erişilebilirliği durumu Henri
Michaux'un sözünü ettiği, mekanın cendereye soktuğu
bireyin dramından ne kadar farklı! Şöyle yazıyor
Michaux, varoluşunun peşinde koşan şair için: "Koca bir
dünya onu hâlâ duyuyordu, ama o artık kendisi değildi,
ancak ve yalnızca bir sesti, daha yüzyıllarca sürüklenip
gidecek, ama bütünüyle sönmeye yazgılı, hiç varolmamış
gibi."' Cehennemsi bir dünyada yankılanıp duran ve
kaybolmaya yazgılı ses imgesi, mekânla bütünleştiğini,
varlığının moleküllerine ayrılıp içinde varolduğu
boşluğun her noktasıyla özdeşleştiğini düşünen
psikotiğin, ya da düşmanlarından gizlenebilmek için
ustaca renk ve desen değiştirerek alalanan bukalemunu
andırıyor. Belki aynı "koca dünya" bedensiz tekno
ben'in sesini de dinliyor, hatta şimdiye kadar kimsenin
öngörmediği etkililikte duyuluyor bu ses. Ancak tekno
ben'in kaderi şiirsel öznenin (ya da psikastenik hastanın)
kaderinden çok farklı. Çünkü şiirin öznesi mekanla
özdeşleşmeyi bir varoluş problemi olarak tanımlıyor.
İçerisinin (benliğin) dışarı (dünya) ile geçişkenliği, şiirsel
öznenin kendi sesini varoluşun içinde bulunduğu —
kötülüklerle dolu— dünya ile girişilen ahlakı hesaplaşma
sonucu bir suçlunun yakarışına dönüştürüyor. Bunun 3
nedeni içeridelik ve dışandalığın bir varlık ve hiçlik
s
sorunu olarak görülmesi ve sarkacın ikisi arasındaki her
salınışının acı vermesidir. Bachelard cehennemî boşlukta
yankılanan sesi "var olmaktan suçlu bir varlığın,"
yalnızca sese indirgenmiş, kendi bütünlüğünü arayan bir
ruhun sesi olarak yorumluyor. Acının kaynağı varlık ve
hiçlik arasındaki keskin zıtlık, Bachelard'ın "geometrik"
adını verdiği araçsal bir metafiziğin ürünüdür: Filozof
dışarısı ve içerisi söz konusu
olduğunda, varlığı ve varlık olmayanı
düşünür. En derin metafizik böylelikle,
örtük bir geometrinin içinde,
düşünceyi —istesek de istemesek de—
mekânsallaştıran bir geometrinin içinde kök salmış olur."1^ Mekânla
özdeşleşen bir başka şairin sesine
kulak verelim:
Kendi varlığımın hücresi şaşkınlıkla dolduruyor
Gizimin kireç badanalı duvarını (Pierre Jean Jouve. Les Noces'*)
Bir başka örnek: Varlık kendini bulmak için bu kez de Blanchot'nun
dilinde mekanla özdeşleşiyor: "Gecelerin en karanlık
olanına dalmış bu odada herşeyi biliyordum, içine
girmiştim onun, onu içimde taşıyordum, yaşatıyordum onu..."12 Örnekler daha da çoğaltılabilir. Tüm bu örnek
lerin ortak noktası, varlığı dışa açılma probleminden kur
tarmak, onu güçlü (yani, var) kılabilmek için
Bachelard'ın terminolojisi ile "geometrik" sayılabilecek
bir metafizikten ve bu metafiziğin katı mekansal katego
rilerinden (iç dış; berisi ötesi; vs) kurtarmaktır.
Şiirsel mekansallığın belli bir bölgesinin Bachelard'cı
yorumuna katılsak da katılmasak da geriye dönüp tekno
uzamın sanal mekan anlayışına
baktığımızda karşılaştığımız
tablo ilginç sonuçlara var
mamıza yol açıyor. Herşeyden
önce kabul edilmesi gereken
şey, bugün düğümselliğin bize
altın tepsilerde sunduğu
"sanallik" denilen şeyin çağdaş
şiirde (ve genelde şiirde) zaten
mevcut olduğudur. Ama iki çok
önemli
farkla: Birincisi,
teknolojik gelişmelerin bize
sunduğu sanallığın şiirsel
sanalhkla karşılaştırıldığında
imgelemsel değil gerçek
olması... Diğer bir deyişle,
orada olmadan orada
olduğumuzda, gerçekten orada
olmuş gibi oluyoruz. Burada söz
konusu olan "olmanın", daha
doğrusu "varolmanın" geçirdiği
evrim. İkinci önemli fark,
şiirsel/imgelemsel sanal mekan
dan bahsettiğinde bir varoluş
problemi ortaya koyarken,
teknolojik/gerçek sanalın ortaya koyabildiği tek problem
işlemsel bir faydacılık. Varoluşun peşinde koşan şair
yerini her an herkesle kesintisiz iletişim kurmak isteyen,
bu isteğini de giderek zayıflayan bir sesle gerçekleştiren
bir bireye terk ediyor.
Umutsuzluk? Hayır. Düğümselliğin belirlediği uzay
da çıktığımız ve çıktığımızı sandığımız yolculukların çok
da "yeni" olduğunu düşünmüyorum. Belki eski yolculuk
larda olmayan kocaman bir özgür olma yanılsaması
taşıyoruz yanımızda. Ve belki de nereye gidersek gide lim, Zerdüşt'ün buyurduğu gibi, son tahlilde kendimiz çıkıyor karşımıza, zaten kendimize ait olmayan hiçbir şeyi deneyimleyemeyeceğimiz gerçeği çıkıyor. ^ O halde, yola devam!
Nisan 1997, Ankara.
NOTLAR
l)Gaston Bachellard, Mekânın Poetikasi, Çev. Aykut Derman
(İstanbul: Kesit, 1996).
2)Marshall ve Eric McLuhan, Laws of Media: The New
Science (Toronto: University of Toronto Press, 1988) s. 72.
3) Michael Heinı, Electric
Language:
A
Philosophical Study of
Word Processing (New
Haven: Yale University
Press, 1987) s. 21
4) Jean Baudrillard, The
Ecstasy
of
Communication (New
York: Semiotext(e), 1988)
s. 12.
5) Paul Virilio, The Lost
Dimension (New York:
Semiotex(e),, 1991) s.
120.
6) "Mekân" (space) pek
çok kişi tarafından "yer"
(place) kavramı ile
karıştırılıyor. Bu yanlış
anlamanın bir boyutu da,
"zaman" kavramının çok
soyut olduğu gerekçe
siyle sözde somut olan
mekâna
kıyasla
anlaşılmasının daha zor
olduğunun düşünülmesi.
"Mekân"ı
"yer"den
ayırabilmek için onu
şeylerden arındırmamız
gerekli. Şeyler, yani
mekanı dolduran nesneler,
atıldığında elimizde
zaman kadar soyut bir
boyut olan mekân kalır.
Yer ise, ancak somut nes
nelerle
koordinatlandınlmış bir yaşam bölgesini anlatır. İşte bizler de
dahil olmak üzere dünyada varolan tüm varlıkların, bu
varlıkların bulundukları yer, örneğin, içinde yazı yazdığım bu
oda da dahil olmak üzere olabilirliklerinin bir koşuludur
mekân.
7) Aktaran Bachelard, a.g.e., s. 230.
8) Caillois, Roger, "Mimicry and Legendary Psychashenia",
October31 (1984) s. 17 32.
9)a.g.e., s. 231.
10) a.g.e., s. 225 226.
11) Aktaran Bachelard, a.g.e., s. 240.
12 )Aktaran Bachelard, a.g.e., s. 241.
13)Friedrich Nietzsche, Thus Spoke Zarathustra
(Harmondsworth: Penguin, 1971) s. 173.