EMO Kadın Bülteni · Sayı 2 · Aralık 2014

Kadın Bülteni-Sayı:2 (Bültenin Tamamını İndirmek İçin Tıklayınız

Kadın ve toplumsal cinsiyet Görüş ve değerlendirme

Yıl
2014
Sayfa
48
Okuma süresi
65 dk
Görüntülenme
0

Konu

Kadın ve toplumsal cinsiyet

İlgili: Toplum, demokrasi ve emek, Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı

Anahtar kelimeler

  • EMO Kadın Komisyonu
  • başörtüsü serbestliği
  • kadına yönelik şiddet
  • toplumsal cinsiyet
  • eğitimde dinselleştirme
  • TMMOB Kadın Kurultayı

Özet

EMO Kadın Bülteni'nin ikinci sayısı, sunuş yazısıyla kadın cinayetleri, örgütsel temsiliyet oranları ve ortaöğretimde başörtüsü serbestliği gibi konuları toplumsal cinsiyet perspektifinden ele alıyor; ayrıca bültende yer alan çeşitli yazıların içindekiler listesini sunuyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

Sunuş, EMO Kadın Komisyonu

Ortaöğretimde Başörtüsü Serbestliği, EMO Kadın Komisyonu

Erk’ek Gözlere Göre Şekillen(diril)enler, Cansel ASLAN

Haberin Kendisi Taciz, EMO Denizli Şube Kadın Komisyonu

Akademik Hayatta Kadın, Hacer ŞEKERCİ

Kadının Tadı Yok, Eylem ÖLMEZOĞLU POYRAZ

Ah’lar Ağacında Asılı Kalanlar, Cansel ASLAN

İçimizden Hikayeler, Zeliha AZİRET

Kadın ve Doğa, EMO Kadın Komisyonu

DNA’nın Karanlık Leydisi Rosalind Franklin, Özlem ÖZMEN

Şantiyede Kadın, Ruhşen KARDAŞ

Ada Lovelance, Ruhsar KAZAK

Bir Çirkin Ördek Yavrusu, Emel AKPINAR

Kadınların Ruh Acıları (Kevser Ruhi Kimdir) Nagehan ABACILAR

Söz Kesmek, Kına Yakmak, Nikah Kıymak

Bizden Haberler

25 Kasım

Film Tanıtımı: Kadının Fendi, Gönül YALÇIN

Bulmaca, Hazırlayan Emel AKPINAR

TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası adına SAHİBİ

Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin YEŞİL SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Hüseyin ÖNDER

YAYIN YÖNETMENİ Banu SALMAN

YAYINA HAZIRLAYAN EMO Kadın Komisyonu

YAYIN TÜRÜ Elektrik Mühendisliği Dergisi 452. Sayı Eki’dir

YÖNETİM YERİ Elektrik Mühendisleri Odası Ihlamur Sokak No: 10 Kızılay-Ankara / Tel: +90 (312) 425 32 72 (PBX) - Faks: +90 (312) 417 38 18 e-posta: [email protected] http://www.emo.org.tr

BASIM ADEDİ 6000

BASKI YERİ MATTEK Matbaacılık Bas. Yay. Tan. San. Tic. Ltd. Şti Adakale Sokak 32/27 Kızılay Ankara Tel: 0312 4332310

SUNUŞ

Siz hiç “Erkek Olmak”, “Dünyada Erkeğin Durumu”, “Dünden Bugüne Erkek”, “Erkeklerin Seçme ve Seçilme Hakkı”, “Erkeğin Görünmeyen Emeği” diye bir kitap, bir söz, bir çalışma gördünüz mü? Biz görmedik, duymadık da. Ataerkil bir dünyada neye göre erkek anlatılabilir, henüz hiç birimiz bilmiyoruz. Oysa kadınlar için ne çok araştırma, ne çok kitap, ne de çok görüş ve sayısız çalışma var. Çünkü “neye göre” kadının konumunun tahlil edileceğine dair bir

referans var; neye göre olacak, elbette erkeğe göre!

Bizim toplumumuzda çocuklar, toplumsal olarak erkeklere göre altta tanımlanan kadınlar tarafından yetiştiririlir; günün büyük bölümünde kadın vardır ve erkek nadiren belirir. Süreç, patriyarkal davranışların öğretildiği, kadın erkek konumlarının pekiştirildiği okul, işyeri, ordu, medya, kamusal alan vs. gibi ev dışında da devam eder. Bu biçimde yetiştirilen bireyler, cinsiyete dayalı toplumsal hiyerarşideki

yerlerini iyi öğrenir. Erkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan, erkekler arası karşılıklı ilişkiler silsilesi, kadını her yandan kuşatır ve ona bazı roller dayatır.

Kadın ve erkek iş hayatında birlikte yer aldığı halde geleneksel roller, erkeği eve ekmek getirmekten sorumlu, güçlü kişi olarak tanımlarken, kadını ev işlerinden, çocuk bakımından sorumlu, bağımlı kişi olarak görür. Peki, bir kişi sadece erkek olduğu için iyi mühendis olabilir ve bir kadın

doğası gereği daha iyi yemek 25 Kasım Kadına Yönelik istedik. 2014 yılında örgütüyapabilir mi? Çocuk bakımı- Şiddete Karşı Uluslararası müzün tüm şubelerinde yapına genetik olarak yatkın ol- Mücadele Günü’ne yaklaşır- lan genel kurullar sonucu yömak diye bir şey var mıdır? ken devlete sorumlulukları- netim kurulu asıl üyeliklerde

Aslında, cinsiyet rollerinin zaman içindeki değişimine bakarsak bu rollerin doğuştan gelen farklılıklarla değil, içinde yasadığımız toplumla ilgili olduğunu ve bu nedenle de değişime açık olduğunu görürüz.

Ancak bu değişimin hiç konı hatırlatan bir yargı kararı aldık. Van’da şiddete maruz kaldığı için kolluk kuvvetlerine başvurduğu halde kocası tarafından öldürülen bir kadının, cinayet davası tamamlandıktan sonra avukatı, kadını korumadığı için İçişleri Bakanlığı’na dava açtı. Mahkeme, İçişleri Bakanlığı’nın

yüzde 16 gibi bir oranla kadın temsiliyetine ulaşılmış görünüyor. Ulaşılmış diyoruz; çünkü önceki yıllardaki oranlar 2010-2011 döneminde yüzde 7, 2012-2013 döneminde yüzde 11 civarındaydı. Bu görece artışı, örgütümüzün kadın çalışmalarının ve kadın kurultaylarının olumlu yansılay olmadığı, büyük ve kap- öldürülen kadının ailesine maları olarak kabul edebiliriz.

samlı bir mücadele hattının tazminat ödemesine karar Asıl/yedek tüm organlar içinşart olduğu da ortada. Erkek- verdi. Şuan Danıştay’da olan deki temsiliyet oranımızın da

lerin kadın emeği ve kadın dosyada, karar, onanırsa er- yüzde10 olduğunu belirtelim.

bedeni üzerinde kurmak is- kek şiddeti davalarına emsal

Kadın Komisyonu olarak bu

tedikleri egemenlik nedeniyle olacak ve kadını koruyama- dönemde önümüze koyduğuher gün kadına yönelik şid- yan devlet tazminat ödemeye muz pek çok hedefin başında

det haberleriyle sarsılıyoruz. mahkum edilecek.

Kadın Bülteni çıkarmak vardı.

2014’ün ilk on ayında erkek- Bu noktada, kadına yöne- Bu doğrultuda akademide kaler tarafından 235 kadın öldü- lik ayrımcılığa karşı her türlü dından, bilimde, sanatta, şanrüldü, 88 kadın ve kız çocuğu- mücadeleyi sürdürmek, aslın- tiyede kadına kadar geniş yelna tecavüz edildi, 499 kadına da ortak olan gerek mesleki pazede yazılar hazırladığımız

şiddet uygulandı, 95 kadın ve gerek toplumsal sorunlarımı- Kadın Bülteni’nin ikincisiyle

kız çocuğuna cinsel tacizde zadayanışma içinde çözümler karşınızdayız. Amacımız belbulunuldu. Malasef devletin bulmak, bedenimiz üzerinden li periyotlarla Kadın Bülteni

kadına yönelik şiddete karşı politikaları, kadını değil aileyi koruma eksenli yürütülüyor. Şiddet gören kadınların barınabilecekleri sığınma evi sayısı sadece 120. Bu sığınma evleri de kadın lehine işletilmiyor; adresleri gizlenmiyor. Ölüdürülen kadınların çoğu korundevam eden tüm dayatmacı ve baskıcı politikalara karşı bir arada durmak için meslek odamızda çalışmalarımızı sürdürmeyi hedefliyoruz.

İki yılda bir düzenlenen TMMOB Kadın Kurultayının dördüncüsüne giderken, meslek örgütümüz içinde yöneçıkararak paylaşımlarımızda devamlılığı sağlamak ve kadın dayanışmamızı arttırarak kadın üye örgütlülüğümüzü güçlendirmek. Bültenimize yazı göndermek isteyen tüm kadın mesletaşlarımızın katkılarını ve her türlü önerilerini bekliyoruz. Hepinize iyi okumalar.

ma kararı olan ama devletin tim kurullarındaki temsiliyet

koru(ya)madığı kadınlar.

durumumuza bir göz atmak

ORTAÖĞRETİMDE BAŞÖRTÜSÜ SERBESTLİĞİ

Eğitimi dinselleştirme haline geldi. Özgürlük, demok- kendini gerçekten özgür hishamlesi, ortaokul ve lisede rasi, eşitlik gibi temel evrensel sediyor? Kadının başörtüsünü

başörtüsünü serbest(!) bırak- kavramların içi boşaldı. Oysa özgür bırakan iktidar, kadına

ma kararı ile sürüyor. 22 Eylül tarih boyunca da gözlenen her düşünme, üretme, eğitim gör-

2014’de gerçekleşen Bakanlar Kurulu toplantısından sonra

iktidarın kendi özgürlük alanıme, sağlık hizmetlerinden faydalanma, çalışma alanında ne

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı nı yaratma çabası, günümüz kadar özgürlük bahşediyor?

5. sınıftan itibaren kız çocuk- dünyasında kabul edilemez. Peki özgürlüklerimizi talep

larının okullara başörtüsü

etmekte ne kadar özgürüz?

ile gelebileceğini “ailelerin çocuklarını nasıl yetiştireceklerini belirleme özgürlüğü” vurgusuyla duyurdu.

Özgürlük yolunda atılan ancak her seferinde bir zorunluluğa dönüştürülen adımlara bir yenisi daha eklendi: “Babalara

Bilimden uzak, cinsiyet ayrımcılığı temelli, fıtrata dayalı eğitim sistemiyle yetişen bireylerin olduğu bir toplumda kadın cinayetlerinin, homofobik ve transfobik şiddetin, tecavüz olaylarının, tacizlerin yaşanacağına dikkat çekiyor ve “eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim”

talebimizi bir kez daha yeniliyoruz.

Biliyoruz ki büyük çoğunluk, iktidar tarafından “lütfedilen” özgürlüklerin kapsama alanı dışında, özellikle de kadınlar.

Özgürlük mü? Kadın Bedenine Müdahalede

Özgürsünüz!

Biz kadınlar gün gelkız çocuklarının başlarını

di en yetkili ağızlardan

örttürme özgürlüğü”. İktidar tarafından özgürlük, Sünni mezhepsel dini kaidelere, fıtrata, dindarlık ve kindarlık sınırlarına, iktidarın kendi ide-

Sözde özgürlüklerimize iktidar tarafından her gün bir yenisi ekleniyor. Peki kaçımız bize sunulduğu iddia edilen

“Bana kadın erkek eşit dedirtemezsiniz” cümlesini işittik. Gün geldi “Her kürtaj Uluderedir”söylemleriyle devletin, kürtaj ve katliamı denk

olojik duruşuna göre yine ve özgürlüklerden pay alabili- gördüğüne tanık olduk. En az

yeniden tariflenen bir kavram yoruz? Toplumun ne kadarı üç çocuk vurgusu kafamıza ka-

zındı. Kadın cina-

AKP iktidarının

yetlerinin, kadına

4+4+4 ile uygulayönelik şiddetin,

maya geçirdiği zotacizin olmadığı

runlu-seçmeli din

gün geçmedi.Kadın düşmanlığı iktidar eliyle sürekli perçinlendi ve erkekegemen devlet yapısı, yargısından kolluk kuvvetlerine, medyasından televizyon programlarına kadar

Gericilik Kadın Bedeni

dersleri dayatmasının, imam hatiplere dönüştürülen okulların ardından ‘kılık kıyafet serbestliği’ olarak sunulan ve eğitimde başörtüsü serbestliğinin önünü açan düzenleme geldi. Binlerce lipatriyarkal örgütlenmesini Üzerinden Topluma Empoze seliye ‘Ya imam hatip lisesi ya

katmerledi. Son on yıldır mu-

Ediliyor

meslek lisesi’ denildi. TEOG

hafazakar toplum yaratma yo-

Anaokulundan yüksek öğ- sistemi ile 40 bin öğrenci islunda kadın bedeni üzerinden renime eşit, parasız, sınavsız, tekleri dışında imam hatipleyapılan gövde gösterilerine bilimsel, anadilde eğitim gibi en re kaydedildi. İmam hatiplere

hep bir yenisi eklendi. Gericiliğin temeli olan katemel sorunların çözül(e)mediği bir eğitim-öğretim yılına daha

dönüştürülen okullar yetmedi, okulların içine imam hatip sınıfları eklendi. Okullarda

dın düşmanlığı, eğitim alanı- girdik. Üniversitelerin özerkli- mescit zorunlu hale getirildi.

nın dinselleştirilmesi saldırı- ğinin önündeki en büyük engel Görülen o ki ortaöğretimdeki

sının da nüvesini oluşturmak- olan ihtilal dayatması YÖK’ün başörtüsü serbestliği kararıtadır. Kadınlar üzerinde dinsel varlığı hala sürüyor. Kadro- nın ardından sıradaki hedef

söylem ve pratiklerle kurulan laşma adına bir çok eğitimci, karma eğitim olacak.

baskı, eğitim alanına kurumsal düzeyde taşınmıştır ki bu, kadınların eşitlik ve özgürlük talebinin tümden reddidir. İkeğitim yılının başında görev değişikliğine uğradı. Çözülmeyi bekleyen birçok sorun varken iktidarın gündemi yıllardır aynı.

İktidarın kurgusunun demokratik ve özgür toplum iddialarının aksine “muhafazakar, dindar, ataerkil toplum”

tidarın savunduğu “ailelerin Eğitim, iktidarların elindeki olduğunu hepimiz biliyoruz.

çocuklarını nasıl yetiştirecek- ideolojik aygıtlar arasında tüm Bilimden uzak, cinsiyet aylerini belirleme özgürlüğü” toplumu etkileyen yapısı ve ge- rımcılığı temelli, fıtrata dayalı

düşüncesi, kız çocuklarının leceği inşa etme bakımından eğitim sistemiyle yetişen bibaşını kapatma kararını “ailelere” bırakmış, çocukların özgür bireyler olarak karar alma hakkını yok saymıştır. Burada bahsedilebilecek tek özgürlük, “erkeklerin kadın bedenini çocukluktan başlayarak denetleyebilme özgürlüğü”dür.

önemi ile sıkça müdahale edilen bir alan olmuştur. “Dindar nesil yaratmak” çabasını her fırsatta dile getiren iktidar, attığı adımlarla bilimden uzak, özgür düşünebilme ve sorgulama yeteneğinden yoksun bireylerin yetişmesine neden olmaktadır.

reylerin olduğu bir toplumda kadın cinayetlerinin, homofobik ve transfobik şiddetin, tecavüz olaylarının, tacizlerin yaşanacağına dikkat çekiyor ve “eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” talebimizi bir kez daha yeniliyoruz.

’ERK’EK GÖZLERE GÖRE ŞEKİLLEN(DİRİL)ENLER

Erkekler davrandıkları gibi, kadınlar göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları

seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar

arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye –özelikle

görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.

(John Berger, Görme Biçimleri )

Toplumsal cinsiyet rolleri üzerine şekillendirilen kadın ve erkek yaşamları ciddi farklılıklar barındırıyor. Kadınların hayatı seyreder, erkeklerin hayatın tam merkezinde olma durumu toplumsal olarak binlerce yıldır kabul edilen, hayata geçirilen bir konumlandırma biçimi. Erkekler istediklerini yapan, yapabileceğine inandırılmış bireyler olarak şekillen(diril) irken, kadınlar edilgen, nasıl olması gerektiği isteniyorsa ona göre şekil alan bireyler olarak şekilleniyor. Çocukluk döneminden itibaren giyilen kıyafet renklerinden,

oynanan oyuncaklara, ilginin yönlendirileceği aktivitelere kadar kız çocukları ve erkek çocukları için hazır edilmiş kalıpların içinde yoğrulup şekil alma işlemi başlar. Kız çocuklarının davranışlarını, üstünü başını daha çok gözlemlemesi,erkeklerin bu konularda daha rahat hareket etmesi öğretilir. Daha sonrasında kızların ve erkeklerin davranışlarının öğretilme işlemi. Kibar, sevecen, şefkatli, duygusal kadınlar; sert, cesur, özgür erkekler. Kız ve erkek çocukları için dilde cisimleşen toplumsal cinsiyet ayrılıklarının kişiliğin oluşmasındaki

etkisi yadsınamayacak bir gerçek. Kız çocukları için ‘ne kadar güzelsin’, ‘elbisen çok yakışmış’ gibi cümleler varken erkek çocuklar için ‘ne kadar cesursun’, ‘bunu yapabilirsin’ gibi cümlelerin olduğu gözlemlenir. Kız çocuklarına “meleğim”, “güzelim”; erkek çocuklarına “paşam”, “aslanım”, gibi öz ve biçimce başkalaşan hitap biçimleri, aslında ‘kızlar siz göründüğünüzle’ erkekler siz ‘davranışlarınızla’ varsınız anlayışının alt metinlerini dışa vurmuyor mu?

Dünyadaki varlığı, hemen her alanda erkeğe hizmet ya

da erkek dolayımlı belirlenim- nine yapılacak muhtemel tür- dışarda dolaşabilir, erkeklerin

lerle tariflenen kadınlar ve de- lerde saldırıyı öngörme iddiası ortamlarında bulunabilir, hatneyimledikleri ultra iltimaslı taşıyor. Evlilik “müessesi” va- ta artık sözü bile dinlenebilir.

yaşamdan payidar ve bahtiyar sıtasıyla ele geçirilmiş kadının Ama seyrederek/seyredilerek

erkekler… Laura Mulvey’in; (fethedilmiş arzu) artık daha geçirilen bir hayatın telafisi

“Cinsler arası dengesizlik az arzulanması kadının sürekli pek mümkün olmuyor ne yaüzerine kurulu bir dünya düze- kocasına ve çevresindekilere zık ki!

ninde, bakmaktan alınan zevk, kadın olduğunu, arzulanabile-

Bir sonsöz olarak, 41 yaşınetkin/erkek ile edilgin/kadın ceğini hatırlatmak istercesine da kaybettiğimiz şair Didem

arasında bölünmüş durumda- dış görünüşüyle ilgilenmesi Madak’ın bir söyleşisinde akdır” ifadesi cinslerin toplum- gibi sonuçları sıklıkla doğurur. tardığı şahsi yaşlılık kurgusu

sal konumlanışındaki ayrı-lık- Çünkü kadın, kendini arzu edil- kadının kendine yönelen topların derinliğine dair çarpıcı mek üzerinden var etmiştir. lumsal “bakma” eylemine dair

ipuçları veriyor. Modern çağda Anne olmak/doğurmak kadın- çıkarımları manidar bir katkı

mislice katmerlenmiş olsa da ların dış görünüşüyle ilişkisini sunacaktır:

yüzyıllar öncesine dayanan cinsiyete dayalı özne/nesne ilişkisi kadınları beğenilmekle yükümlü nesneler, erkekleri de beğenme işini gerçekleştiren özneler olarak konumlandırıyor.

değiştirme potansiyeli taşıyan unsurlardandır. Artık arzulanan kadın nesneliğinden, anaç ilginin özneliğine geçilmiştir. Anneliğin cinsellikten azade kutsiyeti arzu imgelerini perdelemiş, şefkat ve hizmet dolu davranışları ön plana

“Yaşlandığım vakit, şiirimin değişebileceğini düşünüyorum. Gecenin bir vakti kimsenin ilgisini çekmeden bir meyhaneye oturup, herkesin suratını inceleyebilirim o zaman. En fazla, bu buruşuk

Bu beğenme/beğendir- çıkmıştır. Yaşlanmış, üreme suratlı kadının niye kendilerime ilişkisinin düzeyi yaşa- işlevi bitmiş, kırışıklıkları ni inceleyip durduğunu düşümın farklı evrelerinde farklı artmış annelerde bu durum nürler. Sonra çok içip masada

biçimler alır. Örneğin, genç iyice belirleyici bir hal alır. sızmama yakın, ‘heyy kocakave bekar bir kadının kendini Çocuklar büyümüş, arzulayan rı’, derler bana, kapatıyoruz,

beğendirme algısı ile evli ve öznenin nesne ihtiyacı azal- hadi evine git. Genç bir kadın

çocuklu bir kadının kendini mış/bitmiştir; kimsenin ona için tam bir yalnızlık mümkün

beğendirme algısı arasında ihtiyacı yoktur. Kadın, adet olmuyor aslında. Eskiden cefarklılıklar görülür. Kadınlar kanamalarının sona ermesi, bimde bir falçata taşırdım

evlenene kadar arzu edilen artan kırışıklıklar gibi erkek mesela. Gecenin üçünde hiç

ve elde edilmesi gereken nes- bakışınca belirlenen güzellik korkmadan, arkamdaki ayak

neler oldukları kabulünü be- ölçütlerinden yoksunluğun ar- seslerini kollamadan, sokakkaretin kutsallığıyla kavrıyor; tışı ve arzulanmayan bir nes- larda yalnız dolaşabilmek bekanıksıyor ya da kanıksamak neye dönüşüm gibi nedenlerle nim şiirime çok şey katabilir

zorunda bırakılıyor. Gündelik kendini “erkekleşmiş” hisset- gibi geliyor. Yaşlanınca daha

hayatta sık işitilen “Dışar- mektedir. Artık, rahatça (be- rahat ederim diye düşünüp,

da başa gelecek kötü bir iş” ğenilme kaygılarının getirdiği yaşlanma etkilerini geciktirici

kaygısı çoğunlukla kadın bede- tüm davranışlardan azade) krem kullanmıyorum.”

HABERİN KENDİSİ TACİZ

Tecavüze uğrayan kadın- stres bozukluğu. Tüm bunlara kaçmadın”, “hayır dedin mi”,

lar aynı zamanda medyanın ilave toplum tarafından yar- “ o saatte niye ordaydın” diye

da istismarına uğruyor. Te- gılanma, inanılmama, yalnız soran savcıların, hakimlerin cavüz, taciz, ensest, pedofili bırakılma, sorgulanma eylem- yarattıkları mağduriyet yetmi-

gibi cinsel istismar haberle- leri de eklenince tecavüze uğ- yormuş gibi bir de medyanın

rinin yapılışında baştan aşağı rayan kadından aslında patri- olayı haberleştirme şekli yeni

büyük bir ilkesizlik ve özensiz- yarkanın ne beklediği ortaya bir mağduriyete neden oluyor.

lik görüyoruz. Haberin veriliş çıkıyor; tecavüze ses çıkarma Yaraları sarmanın hiç de koşeklinden habere konu

lay olmadığı tecavüz

kişilerin bilgilerinin detravmasının ardından

şifre edilmesine kadar

kadın için yaralayan ve

mağdurlar açısından

sorgulayan başka bir

çok ağır sonuçlar dodönem başlıyor; haber

ğurabilecek haber

değeri olma dönemi.

akışları bulunmakta ve bu hali ile medya, erkek devlet politikalarına çanak tutmakta.

Örnekleyelim; acar muhabir(!) hukuksal süreci başlamış bir tecavüz davasını ka-

Uzmanlara göre kadının savcılıkta verdidının tecavüz sonrası

ği ifadeden, mesleğini

yaşadığı üç psikolojik

ve geçmişini deşifre

durum var; tecavüz sonrası ve olanları kimseye anlatma. etmeye kadar varan tüm biltravma sendromu, akut stres Tecavüz davalarında “ne- gileri ile haberleştiriyor ve

bozukluğu ve travma sonrası den bağırmadın”, “neden güya buzlanmış olan kadının

resmi eşliğinde yazılı ve gör- tecavüze uğrayanın kimli- “Sevdiği gerekçesiyle”,

sel basına malzeme ediyor. ği mutlaka gizlenmeliyken “karşılık görmemesi ne-

Birkaç yıl önce yaşanan bu aksine çoğu zaman haber deniyle” gibi bahanelere

olayda kadının kanalın ana hikayeleştirilerek veriliyor “zorla ilişki”, “zorla seks”

haber programına telefonla ve kullanılan fotoğraflarla gibi tanımlamalar iliştirilen

katılarak isyan edişini belki pornografik bir malzemeye sayısız tecavüz haberi var.

hatırlarsınız. Kadının yayında dönüştürülüyor. Özellikle in- Tecavüze uğrayan kadının

söylediği “ben şu anda sizin ternet haberciliğinde tecavüz cinsel ilişkinin bir tarafıyiçin haber değeri olan biriyim, haberlerinin veriliş şekli tam mış gibi gösterilmesi ve

ama ben insan olarak değer- bir garabet. Bu haberler mini cinsel objeye dönüştürülli olmak istiyorum” sözlerine etekli ya da iç çamaşırlı kadın mesi kabul edilemez. Erkek

herkes kulak vermek zorunda. resimleriyle görselleştirildiği medya ısrarla tecavüze yeni

Tecavüze uğrayan 11 ya- gibi kimi haberlerin altında bir isim bulmaya ve bahaşındaki çocuk, yaşadığı şehir- cinsel ürün satan firmaların neler türetmeye çalışıyor.

den okuduğu okula

reklamları da yer alıyor.

Tecavüzü sanki ilişkinin bir çeşidiymiş gibi

kadar tüm bilgileriyansıtan ifadeler,

nin haberleştirilmesi üzerine okuldaki öğrenci velilerinin gazabına uğruyor ve

Medya “aşk cinayeti”, “kızgın koca”, “sinir krizi”, “kıskançlık”, “onur”, “namus”, “maddi sıkıntılar nedeniyle bunalım” gibi

tecavüzü olağan bir eylemmiş gibi göstermekle kalmayıp münferitleştiren,

okuldan alınması için kavramlarla cinayetleri makulleştiriyor. Planlı yol yöntem öğreveliler ayaklanıyor. cinayetler, bir anlık öfke kılıfıyla sunuluyor ten ve artmasına

Tecavüze karşı ayaklanmayıp da namus duygularını küçük bir

ve haberlerde katillere “haksız tahrik” bahanesi olacak yanlı detaylar konuyor.

neden olan tehlikeli bir noktaya götürmekte.

çocuk üzerinden tatmin etmeye çalışan

“Su testisi su yovelilerin şuursuzluğu bir yana, Belki hatırlarsınız bir

lunda kırıldı”, “fanteçocuğun hayatını içinden çı- süre önce yabancı uyruklu zi kurbanı oldu”, “parkta hayat

kılmaz hale getiren habercilik bir kadın tecavüze uğradı. kadınıyla zorla seks” vs. gibi

faciası diğer yana.

Haberin manşeti; “İsveçli başlıklar atılan haberlerin de-

Basın Kanun’un 21. Maddesi’ne göre süreli yayınlarda tecavüz mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapmak suç sayılıyor. Ne yazık ki ülkemizde medya bu konuda büyük bir aymazlık içerisinde. Tecavüzün nasıl gerçekleştiği ve

Kadının Türk Erkeği ile İmtihanı”. Devamı alt başlıkta; “Yatakta Biten Beyoğlu Gecesi”. Bu kadarla da hırsını alamayan haberci, kadının sosyal paylaşım sitelerindeki resimlerine ulaşarak haberi kadının resimlerinden oluşan bir fotogaleriye dönüştürmüş.

vamında da habercilerin kurguları yer alıyor. Soruyoruz; tecavüz haberlerini kurgulayarak fantezi malzemesi yapmakta nereden çıktı? Bakın tecavüz haberi sonrası okuyucuya üstü kapalı ne mesajlar veriliyor; “kadın o saatte dışarıda ne yapıyormuş”, “neden alkol almış”, “erkek arka-

daşının evinde ne işi varmış”, diliyor. Telefona gelen mesaj, bunalım” gibi kavramlarla

“neden açık giyinmiş”? Israrla boşanmak istemek, boşanmış cinayetleri makulleştiriyor.

kadının oturuşu, kalkışı, kıya- olmak, etek boyu, başka bir Planlı cinayetler, bir anlık öfke

feti bu suça neden olarak gös- erkekle sohbet etmek, sık yı- kılıfıyla sunuluyor ve haberterilmeye çalışılıyor.

Oysa tecavüz, kadınların kıyafetleri, tavırları, bakışları ile kışkırtılan bir eylem değildir. Sokaktan eve, gözaltından okula, savaştan aile içine kadar görüldüğü sayısız örnekleri vardır. Kadınların kimlikleri, emekleri, bedenleri üzerinde denetim kurmanın bir parçasıdır ve bir erkeklik eylemidir.

kanmak, yemeği tuzlu yapmak gibi mahkeme tutanaklarına girmiş birçok gerekçeler erkeklerin kadınları öldürmesine yetiyor. Yargı, bu gerekçeleri haklı bulup cezalarda indirime gidiyor. İşin medya ayağında ise bu cinayetler hala 3. sayfa haberi. Haberler katil erkeğin ifadesi üzerinden geçerli bir sebep yaratılmaya çalışılarak veriliyor. Medya “aşk cinayelerde katillere “haksız tahrik” bahanesi olacak yanlı detaylar konuyor.

Yargılama usulleri, adli tıp raporları, verilen kararlar, olayların habere dönüştürülme şekilleri isyanımızı artırıyor. Anlamakta direnen çok olsa da tekrar etmekte fayda var; Erkek Adalet Değil Gerçek Adalet! İstiyoruz.

Türkiye’ de yılda binin üze- ti”, “kızgın koca”, “sinir krizi”, rinde kadın; kocası, eski kocası “kıskançlık”, “onur”, “namus”,

ya da sevgili tarafından katle- “maddi sıkıntılar nedeniyle

AKADEMİK HAYATTA KADIN

Hacer Şekerci

Akademik hayatta kadın YÖK web sayfasından alınan demeye çalışan kadınlara kardendiğinde genellikle akla bir tablo ile başlanacak sonra şı öğrenci algısı, kadınların bu

sayılar ve oranlar gelir, bir da kadın akademisyenlere öğ- alandaki mevcudiyeti kadar

de kadın olarak akademik rencilerin bakış açısını içeren önemlidir. Yazı üniversite

hayatta rastlanılan engeller. bir çalışmadan kısa bir özet ortamında kadınların en üst Bu yazıda da Aralık 2013 itiba- verilecektir. Tüm alanlarda düzey yönetim kadrolarına

riyle güncel verileri yansıtan olduğu gibi burada da varız ulaşması için Mayıs 2014’de

İstanbul’da yapılan 4. Avrupa

Tablo-1: Unvanlara göre 2013-2014 öğretim yılındaki öğretim elemanı sayıları Kadın Rektörler Konferansı

Unvan

Cinsiyet Devlet Vakıf Toplam % oran bilgileri ile son bulacaktır.

Profesör

Kadın 4.799 645 5.444 28,67

Erkek 11.638 1.903 13.541 71,33

Doçent

Kadın 3.524 455 3.979 33,63

Erkek 6.996 856 7.852 66,37

Yardımcı Doçent Kadın 9.084 2.240 11.324 38,23

Erkek 15.575 2.715 18.290 61,77

Öğretim Görevlisi Kadın 5.955 1.642 7.790 42,61

Erkek 9.702 1.281 10.488 57,39

Okutman

Kadın 4.005 1.844 5.849 61,53

Erkek 2.962 694 3.656 38,47

Uzman

Kadın 1.597 90

1.687 48,54

Erkek 1.700 88

1.788 51,46

Araştırma Görevlisi Kadın 18.647 1.587 20.234 48,91

Erkek 20.057 1.071 21.128 51,09

kaynak: (https://yolharitasi.yok.gov.tr/docs/AkademikInsanKaynagi.pdf)

Akademik yaşama karar bir çalışmada kadın aka- TÜİK verilerine göre 2013-

verilerek ilk adımın atıldığı demisyenlerle ilgili algılar 2014 eğitim yılında ortaokul,

araştırma görevliliğinde yarı araştırılmıştır. Bu öğrenci- ilkokul ve anasınıfı öğretmeleyarıya gibi olan kadın erkek lerin yüzde 75,8’i 20-21 yaş rinin cinsiyetlerine bakıldığınoranı, yönetsel kadroların ar- grubundadır. Bulgular tablo da, orta öğretimde 131.513

tık önemli olduğu profesörlük- olarak aşağıda verilmiştir. erkek, 149.291 kadın öğrette kadınlar aleyhine oran yüzde28’lere kadar düşmektedir. Özellikle rektörlük kademesine bakıldığında ülkemizdeki 179 üniversitenin 12’ sinde kadın rektör ile bu oran yüzde 7’ye inmektedir. Ancak sadece lisans diplomasının yettiği yani bir yarışın dolayısıyla bir üstünlüğün söz konusu olmadığı okutmanlık alanını erkekler kadınlara bırakabilmişlerdir. Devlet ve vakıf üniversitelerinin istihdamları arasında bir fark yoktur.

“Lisans Eğitimi Alan Öğrencilerin, Kadın Akademis-

Grubun yarıya yakını kısmi olarak akademik hayatta kadın-erkek ayrımı olduğuna ve akademik hayatın iyi bir eş ve anne olmaya kısmi engel olduğuna inanmaktadırlar. Yukarıdaki soruların ışığında akademisyen kadınların genel durumlarıyla ilgili sorulan ve Tablo-3’de verilen diğer cevaplara bakıldığında kadınlara akademisyen olmanın kazandırdığı en önemli parametre özgüven, özgürlük ve çevrenin saygısı olarak görülmektedir.

men varken, ilköğretimde 120.661 erkek ve 167.783 kadın öğretmen görev yapmaktadır. En çarpıcı sonuç okul öncesi eğitimde karşımıza çıkmaktadır. 3.387 erkek ve 59.940 kadın öğretmen ile neredeyse kadronun yüzde 5,65’i erkek iken, bu oran üniversiteye geldiğinde erkek öğretim üyesi ( Prof., Doç. ve Yrd. Doç olarak) oranı yüzde 65,62 olmaktadır. Çocuğun bakımla karışık eğitimi kadınlar tarafından yapılabilir, ancak meslek kazandıran gelecek belirleyen eğitimler

yenlerin Çalışma Yaşamın- Bu çalışma tek bir üniver- kadına bırakılmayacak kadar

daki Durumlarına Yönelik Al- sitede yapılmasına rağmen, önemlidir anlayışını görebiligıları” başlıklı Karamanoğlu diğer üniversitelerde benzer riz. Yaşanan tüm olumsuzla-

Mehmetbey Üniversitesi’nde araştırmalar yapıldığında bü- ra rağmen sadece ülkemizde

birinci sınıf hariç diğer üst yük farklı sonuçların çıkması- değil Avrupa’daki kadın reksınıflardan olan 157 kadın ve nı beklemek oldukça iyimser törler, kadınların liderliğe

104 erkek öğrenci ile yapılan bir yaklaşım olacaktır.

ilerleyen yolda önlerini açmak

Tablo-2: Araştırmaya katılan öğrencilerin kadın akademisyenlerle ilgili algıları

Kadın akademisyenler ile başlayan sorular

Genel olarak memnun musunuz? Ev yaşamını iş yaşamına yansıtıyor mu? Maddi kazancı yeterli mi? Kadın akademisyen olmalı mıdır? Akademik hayattan kadın-erkek ayrımı var mıdır? Akademisyen olmak iyi eş/anne olmaya engel midir? Akademisyenlikte kadın olmak zor mudur?

Evet Kısmen Hayır

f

%

f %f %

84 32,1 141 54 36 13,7

72 27,5 182 69,7 7 2,6

102 39 107 40,9 52 19,9

194 74,3 61 23,3 6 2,2

38 14,5 125 47,8 98 37,5

36 13,7 123 47,1 102 39

182 69,7 41 15,7 38 14,5

tırma raporunda da dendiği

gibi, “Kadın akademisyen

çalışma saatlerinde ağır ders

ve tez danışmanlığı yükü, idari

görev...vb. nedenlerle akademik ilerleme için gerekli yayın

üretme zamanını, aile rollerini

yerine getirebileceği zamanlardan ayırmak durumunda

kalabilmektedir”, rol çatışması tanımı net olarak yapılmaktadır. İş ortamı ve özel

yaşam arasındaki rol çatışması için yapılan ankete göre

kadın akademisyenlerin yüzde

52,3’ü rol çatışması yaşamaüzere büyük bir gayret içinde- tirilen konferansta akademik dıklarını, yüzde 41,2’si ara

dirler. 15-17 Mayıs 2014 ta- hayatta yönetim kadrolarına sıra ve yüzde 6,5’inin de her

rihleri arasında

ulaşmada ya- zaman yaşadığı belirlenmiştir.

İstanbul Teknik

şanan sorun- Çalışmada algının akademik

Üniversitesi

ların sadece

ve Avrupa Ka-

Ulviye Mevlan (1918)’ın dediği ülkemize has

dın Rektörler gibi “Kadın bir kere, erkekler olmadığı gö-

Platformu’nun derecesinde tahsil ve terbiye görsün r ü l m ü ş t ü r.

ev sahipliğinde ve erkek derecesinde siyasi, ictimai Diğer ülke-

‘Cam Tavanın hukuka da malik olub, hür bir hayat lerin yaptığı

ilerleme için erkeklerden daha çok çalışmak zorunda olup olmadıkları konusundaki kanıya indirgenebileceği görüldüğü ifade edilmektedir.

Ötesinde: Ya- sahasında kendini görsün. Bakalım s u n u m l a r - Sonuç olarak Ulviye Mevlan

pısal Değişiklik- o vakit kadınlar ne yapmaya dan da gö- (1918)’ın dediği gibi “Kadın

lerde Liderlerin kadir olabileceklerdir?...Kadının rülmüştür ki, bir kere, erkekler derecesinde Rolü’ başlığıyla mizac ve fıtratını bahane ederek, Avrupa’nın tahsil ve terbiye görsün ve er-

4. Avrupa Kadın Rektörler Konferansı UNESCO desteği ile düzenlenmiştir. Her ne kakadını birçok mesalik-i nafıadan ve hukuk-ı umumiyeden mahrum bırakmak mantıkı; aynıyla esaret-i mürevviclerinin [taraflılarının]

‘esirde hür olmağı kabiliyet yoktur’ demelerine benzer.”

birçok ülkesinde kadın rektör oranları bizden çok da farklı değildir ve

kek derecesinde siyasi, ictimai hukuka da malik olub, hür bir hayat sahasında kendini görsün. Bakalım o vakit kadınlar ne yapmaya kadir olabileceklerdir?...Kadının mizac ve fıtdar ismi Avrupa

en iyi olan ratını bahane ederek, kadını

olsa da Asya ve

ülkede bu birçok mesalik-i nafıadan ve

Afrika’daki üloran yüzde hukuk-ı umumiyeden mahrum

kelerde dahil olmak üzere 30 10’a ulaşmaktadır.

bırakmak mantıkı; aynıyla

farklı ülkeden 90’a yakın kadın rektörlerin ve rektör yardımcılarının katılımıyla gerçekleş-

2000 yılında Ankara Üniversite’sinde yapılan Kadın Akademisyenler başlıklı araşesaret-i mürevviclerinin [taraflılarının] ‘esirde hür olmağı kabiliyet yoktur’ demelerine benzer.”

KADININ (T)ADI YOK

Eylem ÖLMEZOĞLU POYRAZ

Bu yazıya “herşey ne kadar da sıkıcı” makro analizimle başlamazsam olmaz. Haberlerden, siyasetçilerden, televizyondan gına geldi. Beleşe Truman Show’ da oynuyorum ama parayı Jim Carrey götürüyor gibi hissediyorum. Şu siyasetçi ne demiş, burada ne yazmış, gündemde ne varmış, sinemaya ne gelmiş diye merakla beklemeyi bıraktım. Bizi kim kuruyor, kim oynatıyor, neler olup bitiyor diye anlamadan ömrümün yarısının geçtiğine mi yanayım, ya ömrümü tamamladıysam diye mi hayıflanayım bilemedim.

Oysa biz eskiden, misal üniversitedeyken, güzel müzik dinlerdik, az yerdik, parasız çok güzel gezerdik, çok konuşur, çok gülerdik. Sonra mezun olduk, işlere girdik çıktık, bize bir haller oldu. Hevesimiz gitti,

renkler gitti, çoşkumuz heyecanımız kayboldu. Kurulmuş bir sistem var, dahil olduydun olmadıydın derken bütün tadımız kaçtı. Ya devir bozuldu ya da bizi bişeyler bozdu. Aslında bu “devir bozuldu” işi Orhun Yazıtlarında bile var. Orta Asya’ dan baksan 1300 yıllık distörşın ama ben bozulma işinin neolitik dönemde başladığını düşünüyorum. Düzen o zaman bozuldu da biz biraz

geç fark ettik. Ezcümle, biz er- Yıllar yılları kovaladı, gel o sırada kadın kahramanız

keklere bu oyunu vermeyecek- zaman git zaman bizim ho- ortaya çıktı ve ilk atasözünü

tik arkadaş, anaerkil bacıerkil moerectus evrile çevrile oldu söyledi “sakla samanı gelir

hayata devam edecektik.

mu sana homoneandertal, o zamanı”. Olaya el atan ka-

Düzen bozulmasa ne olurdu bulabilir miyiz? Takdir edersiniz ki 2,5 milyon yılın

da kesmedi serpilip beyin attı derken hoop homosapien oluverdi. Sayılı yüz yıl çabuk gedın toplayıp sakladıklarıyla açların karınlarını doyurdu. “Mum kalmak” deyimini ilk

hesabını sormaya kalkışıyo- çermiş, geldik mezolitik döne- kez kullanan homosapienoğrum, zorlanırsam defansa me. Artık devir değişti, e tabi lu, ekonomik güce ulaşan kagelin. Öncelikle çağlara bakı- homosapien de değişti. Sene dına toplum içinde saygın bir

caz ki bu çağ işleri

yer verdi. Kadınlar

çok karışık; bunun

söz söyleme hakkı,

paleolitiği var, mekarar verme hakkı

zolitiği var, neolitiği

gibi pek çok şey

var, eskisi, ortası, yenisi, var da var. Ben en az paleolitik

kazandı. İşin aslı, bir kere kadın doğurgandı ve bu yadönemi seviyorum.

pısıyla toplulukta

Aksi gibi en uzun da

önemli yeri vardı.

bu sürüyor, M.Ö. 2

Erkek her zaman et

milyon yılında bir

getiremiyordu, ka-

başlıyor M.Ö. 12 bin yılına kadar.

dın topladıklarıyla ve biriktirdikleriy-

Onca yıl taş yontle açlık sorununu

makla geçer mi?

çözüyordu.

Bu homoerectus

Ay resmen anaresmen tembelliğin

erkillik! Hastasıyım

dibi, düşünün ki hıbu dönemin. O da

zını yüzde 0,1 bile

ne, yoksa Tanrıça

artırsaydı şimdi

mı oluyoruz deparalel evrende 2

meye kalmadan

bin yıl sonrasınday-

Engels lafa girer;

dık. Ama sorsan o

“kadının tanrıçalıda haklı, ömrü 20-

ğı onun toplumda-

25 yıl, bir şey icat

ki yeri ile ilgilidir,

etse; icat ettiğini

toplumdaki yeri ise

fark edene kadar tahtalı köyü boylayacak, ki tahtalı köy daha icat edilmedi. Dil de bilmiyorlar, konuşabilselerdi acaba kadın erkeğe “sen bugün ava git, ben de bir

olmuş M.Ö. 12 binle 6bin arası, neredeyse barbar olacağız eli kulağında. Yeryüzü ısındı, iklim yumuşadı, tabiri caizse ilk karpuz kabuğu denize

ekonomide üstlendiği rolle ilgili”. Kalpsiz Engels işi hep maddiyata döküyor, bozuluyorum. Ankara’da Medeniyetler Müzesi’nde gezerken çağlar ve dönemler arasındaki

ortalığı toplıyayım” mı derdi? düştü. Ormanlar oluştu, tabi geçişi çok iyi fark edebiliyor

Yok artık, bana avcı & toplayıcı doğum kontrolü yok, nüfus insan, birden Tanrıça heykelletoplum böyle ortaya çıktı de- artıyor, avcılık yetersiz kaldı, ri meydana çıkmaya başlıyor.

dirtemezsiniz, kimse sabrımızı çocuklar kulübelerde açlıktan Sevilesi bir çağ, gitsen gidilir,

sınamasın!

inim inim inliyorlardı... ki tam kalsan kalınır. Hem daha özel

mülkiyette yok, herkes uzun Başka bir dünya tahayyülü, başka olmayacaktır. Belki de

evlerde yuvarlanıp gidiyor ko- “başka” nın neler olabilece- bu yüzden bir çoğumuz için

mün komün. Yok ben illa ayrı eve çıkacam diyeni klandakiler dövüyor falan. Bu uzun evlerden Çatalhöyük’ te var, fırsatı olanlar gidip görmeli.

ğine dair ne kadar alternatif üretebileceğimizle ilgilidir. Bu alternatifleri üretebilmemizde; zihnimizle, düşünce

en kolayı “evrende kusursuz bir denge var” sözüne sırtımızı yaslamak. Peki ya evren kusurluysa? Kusursuz fizik, kusursuz araba, kusursuz

Anaerkil sistem sürüp gitseydi ne olurdu diye düşünürken sanki hepimiz İskitli Amozon kadınları olarak at üstünde gezermişiz gibi bir şey canlanıyor zihnimde. O kadar yol at üstünde gelinir mi, elbet bulurduk bir araç diyorum ama nasıl bir şey olurdu bilemiyorum. İnsan somut bir dünya varken “bu dünya alt üst olsa nasıl olurdu” diye canlandırmakta zorlanıyor. Ben değil NASA bile canlandıramamış ki 1977 yılında uzaya gönderilen Voyager 1’ in üzerine ‘olur da bir uzaylıyla karşılaşırsak’ diye kadın ve erkek resmi çizmişler. Bu aslında insan evladının kendisini bir uzaylıya anlatırken ilk aklına gelenin

hayat, kusursuz erkek ve kusursuz kadın tariflerimiz hep bizim kusurlu bakış açımızın mahsulüyse?

Gelelim asıl meselemize; anaerkil

sistem kalsaydı ya da

ataerkil sistem hiç

olmasaydı diye hayal

etmeye çalışıyoruz.

İçinde bulunduğumuz dünya şartlarında başka bir dünyayı

nasıl hayal edebiliriz;

evler, okullar olur

muydu; yöneticiler, ordular, ülkeler, sınırlar,

meslekler, diller nasıl

olurdu soruları oldukça kazık sorular, kabul

ediyorum. Cevap için

yapabileceğimiz anca

kadın olan yere erkek, erkek olan yere

kadın oturtmak olur.

Böyle bir hayalin olası simülasyonu bile

bu kabule dayanır.

Gerçekteyse kusurne olduğunu gösteren

suz algımızı, denge

acıklı bir hikaye bensandıklarımızı, doğru

ce, uzaylıların cinsiyet

bildiklerimizi ters yüz

kavramı olduğunu nerden biliyoruz ki. Kosmozu kendi dünyamızın kalıplarında görme alışkanlığımız en yaşekil ve yöntemlerimizle ilgili. Eğer hayal kurmanın ve yaratıcılığın kısa zamanda

etmemiz gerekir. Oysa ki bu imgeleri çağlar boyunca birbirimize aktardık, benzer yaşamları zihnimize kazıdık,

ratıcı bilim kurgu filmlerinde törpülendiği bir dünyaday- yeri geldi geçmiş gelenekleri

bile temel klişe.

sak, bu “başka”larımız hiç de sürdürmemizle övündük. Ar-

tık kabul edelim, doğa/doğal iyi bir margarinle yaptığı leziz sever, kahraman kadınlardan

diye algıladığımız herşey bize pilavı da bir kadın getiriyor. endüstriyel üretime katılarak

öğretilen bakış açımızın yan- Ama son model arabaları hep erkeklerin rollerini üstlenmesıması, “kadının doğası”, “er- erkekler kullanıyor. Her türlü sini istemiştir, fakat yalnızca

keğin doğası” gibi kabullerde ev işi, temizlik, mutfak eşyası, savaş bitene kadar. Toplumsal

koca koca yalanlar.

beyaz eşya, mobilya, yiyecek rollerin ekonomik oluşumlarla

Yeryüzünün pek çok yerinde kadınlar, töreler ve yasalar arasında kendisine dayatılan

ürünü “kadının görevi bunlardır” algısı üzerinden reklam ediliyor.

içli dışlı olduğunu bilmeliyiz.

Velhasıl kelam sadece Türkiye’de değil dünyanın

rollere sıkışmış durumda. Ka- Ataerkillik ve kapitalizm pek çok yerinde mitler, töredına verilen roller çeşit çeşit. iki ayrı sistemse de ikisi de ler, yasalar, roller arasında

En temel rol analık rolü, öy- kendi bekaları için birbirinin kadın olmak ve kendini bullesine kutsanmış ki çocuğu olanaklarını bol bol kullanıyor. mak zor iş. Birleşmiş Milletler’

olmayan kadın eksik kadın

in düzenlediği Dünya Kadın

kabulünde. Ataerkil sistem

Konferanslarından birinin

olmasa ne olurduyu bilmek

notlarında okuduğum Afrikalı

belki zor ama en azından “ne olmazdı” yı görmek de önem-

Kadının iki seçeneği vardır. Ya kocasını uyandıracak ve uyandırdığı

bir kadının anlattığı hikayeyi paylaşmak istiyorum.

li. Ahlak algımızı bile kadın bedeni üzerinden tarifliyoruz. Aksi bir sistemde yaşasaydık

için dayak yiyecektir ya da uyandırmayacak ve sabah niye

“Bizim

buralarda

(Kenya’da) erkek eve geç ve

sarhoş gelir. Gelir gelmez

yasalar, kurallar, kabuller er- uyandırmadın diye dayak yiyecektir. karısına açım der. Karısı

kek egemen olmazdı. Televiz-

Dolayısıyla kadın dayak yer.

çoktan hazırlamış olduğu

yon olur muydu bilmiyorum

yemeği erkeğe getirir. Erkek

ama televizyon programları

yemeğe bakar ve “benim caböyle olmazdı. Devasa bir

nım tavuk yüreği istiyor” der.

medya var ve içindeki her

Kadın yapmazsa dayak yer.

zerreyi kadın erkek ilişkileri Perçinci Rosie vakası bu du- Bu yüzden kadın gece yarısı

tanımlıyor. Reklamları, dizi- ruma çok yerinde bir örnek. bahçeye çıkar, tavuğu yakalar,

leri, haber sunumlarını, köşe II.Dünya Savaşı sırasında er- keser, temizler, yüreği çıkarır,

yazılarını, gazete eklerini, gör- kek işgücünün savaşa katıl- pişirir ve erkeğe getirir. Erkek

selleri, kullanılan renkleri bile. dığı ve endüstriyel üretimin çoktan uyumuştur. Kadının iki

Törelerin ve geleneklerin tanımladığı cinsiyet rollerinden ayrı bir de koca bir sistemin kendi ürettiği tanımlar var. En basit olayların bile toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden kurgulandığı bu dünyada, kurgunun her safhası kadının aleyhine işletiliyor. Herşeyden önce bizzat tanık olduğumuz sistemli bir “beleş iş gücü” empozesi var. Hangi reklamda

bunalıma girdiği bir dönemde, ataerkil sistemin kadınların erkek işlerini yapamayacağı görüşüne karşın, kadınları işgücüne çekmek için ABD’ de bir model yaratılır: Perçinci Rosie. Kampanyanın başarılı olabilmesi için hepimizin bildiği o posterle birlikte bir de şarkı bestelenir ki sözleri olanı biteni çok net açıklar. Aynı anda İngiltere’de “İngiltere’nin

seçeneği vardır. Ya kocasını uyandıracak ve uyandırdığı için dayak yiyecektir ya da uyandırmayacak ve sabah niye uyandırmadın diye dayak yiyecektir. Dolayısıyla kadın dayak yer. Kimi gecelerse erkek eve gelir gelmez sızar ve ertesi sabah “dün gece istememişte olsam bana niye tavuk yüreği hazırlamadın” der. Kadın yine dayak yer.”

dağ gibi bulaşığı yıkayan bir kadınları fabrikaları gelin” Evet, dayak yemek için başerkek gördük, kirli çamaşırlar afişleri heryeri kaplar. Kapita- ka olasılık kalmadığına göre

hep kadınların sorunu, sofraya lizm savaş bitene kadar vatan- galiba yazı bitti...

AH’LAR AĞACINDA ASILI KALANLAR

“Çok acı var dayanamıyorum.” Yaşanan acılara dayanamayıp yıldızlar diyarında dinlenmeye giden Dicle Koğacıoğlu’nun ardında bıraktığı not! Gazetede haberi görünce Dicle Hoca’nın ismini dahi bilmiyordum. Dört sözcük, bir kere okudum; defalarca beynimde yankılandı. Sonra Dicle Hoca’yı, gülen gözlü o kadını hangi acıların yıldızlar diyarına gitmeye ittiğini araştırmaya koyuldum. Şiddetin sadece şiddete maruz kalanları değil şiddeti araştıranları da nasıl mahvettiğini öğrendim. Dicle Koğacıoğlu, Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesiydi. Töre mağduru kadınlar ve ensest hakkında

araştırma yapıyordu. Babası gazeteye verdiği bir demeçte “Son iki yılda, 30 şehri dolaşıp töre mağduru kadınlar ve ensest ilişkileri araştırdı. Mağdurlarla yüz yüze görüşüyordu. Etkilenmemesi mümkün değil. Çok duygusal biriydi”diyor. Dicle Hoca görüştüğü kadınların yaşadığı acıya dayanamamış. Nasıl bir yürektir ki gördüklerinden, duyduklarından bu kadar yorulmuş ve 37 yaşında bu acıların yaşandığı dünyadan göç etmeye karar vermiş. Nasıl bir duyarlılıktır ki vasiyetinde ‘Ne varlığım varsa hayvan barınaklara bağışlayın’ demiş.

Birçok uzmana göre insan kendini çıkmazda ve “en güçsüz” hissettiği anda intihar ediyor. Dicle Hoca’ nın acısını paylaşamadığını bu acılar içinde kendini güçsüz hissettiğini düşündükçe tarifsiz bir acı yüreğimi yakıyor. Ağlayacak bir omuz bulamadı mı, yoksa ağlasa da anlatsa da anlaşılamayacağını mı düşündü?

Kadınların dünyevi acılar karşısında yalnızlık hissi sadece fiziki bir yalnızlığı, mekansal bir tek başınalığı mı tarifler? 2011 yazında kaybettiğimiz şair Didem Madak, hem kendinin hem de Dicle Hoca gibilerin “bay”lar dünyasındaki acılarının kafiyesizliğine izler düşürür;

Kimi gün öylesine yalnızdım

Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.

Annem

Ki beyaz bir kadındır

Ölüsünü şiirle yıkadım.

Bir gölgeyi sevmek ne demek-

Tüm bu sorular cevapsız.

tir bilmezsiniz siz bayım

Ama gerçek olan bir şey var ki

Öldüğü gece terliklerindeki iz- kadınların uğradığı sistematik

leri okşadım.

şiddet hem maruz kalan kadını

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Acının ortasında acısız olmayı,

Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.

hem de şahit olanı kanatıyor. Yalnız kalmamız birbirimize sarılmamız Dicle hocanınki gibi duyarlı yürekleri yoruyor. Dicle hocaları aramızda tutmanın yolu birarada da-

Kendimin ucunu kenar mahal- yanışma içinde kalarak acılelere taşıdım.

ları ortadan kaldırmak için

Aşk diyorsunuz ya, İşte orda durun bayım

mücadele etmek; “bay”lar dünyasında yalnızlıklarımıza ortak olmak; bizleri her gün

Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

biraz daha acıtan ataerkil düzenin çarkının her dişlisini pa-

Kendimin ucunda

ramparça ederken birbirimizi

Öyle ıslak, Öyle kötü kokan,

unutmamak. Çünkü ağlayacak bir omuz hepimiz için elzem; çünkü gerçekten dayanılma-

Yırtık ve perişan.

yacak kadar “çok acı var!”

İÇİMİZDEN HİKAYELER

Zeliha AZİRET

Merhabalar; İsmim Zeliha AZİRET ; 1987 yılında Gazi Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi ; ElektrikElektronik Mühendisliği Bölümün’ den mezun oldum. 23,5 yıl 1’ nci Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanlığı’nda çalıştıktan sonra ; 2011 yılında emekli oldum. 2012 yılından itibaren de kendime ait “AZD MÜHENDİSLİK” adında proje hizmetleri üreten bir firmam var. Bununla birlikte Elektrik Mühendisleri Odası Eskişehir Şubesi Yönetim Kurulu’nda Yazman olarak görev yapmaktayım.

Uçak Mühendisi Sayın Can EREL’ den “Havacılığımızın İlk Uçan ve Uçuran Kadınları” kapsamında “İlk Kadın Uçak

Aviyonik Sistem Mühendisi” olarak davet aldığımda çok onurlandım. Ayrıca tarihe bir not düşürecek kadar meslekte deneyimlendiğimi görünce de zamanın ne kadar hızlı ilerlediğine bir kez daha tanık oldum.

Havacılık; gerçekten teknik bilginin, itinanın, deneyimin, özenin sınırlarının zorlandığı bir sektör. 1’ nci Hava İkmal Bakım Merkezinde Ocak 1988 tarihinde “Uçak Aviyonik Sistem Mühendisi” olarak göreve başladığımda; ciddi anlamda bir endişe yaşadım. Çünkü; aviyonik kavramı sadece teknik literatürden aşina olduğum bir tanım, uçak ise henüz seyahat dahi etmediğim bir araçtı.

Bu dezavantajlarıma karşın, birlikte çalışma şansına sahip olduğum deneyimli sivil ve asker meslektaşlarım ve muhteşem dokümantasyon avantajlarımdı.

Sistem sorumluları olarak görevimiz; Hava Kuvvetleri bünyesindeki tüm savaş uçaklarının (uçuş ) idamesini sağlamak amacıyla;

Ortaya çıkan teknik problemlerin giderilmesi,

Uçak aviyonik sistemlerle ilgili iyileştirme çalışmalarının geliştirilmesi ve koordine edilmesi,

Uçuş faaliyetleri sırasında meydana gelen uçuş kumanda, iletişim, seyrüsefer sistem

arızalarının giderilmesi ama- kaldık. Bu dönem hayatımın da ben ve kadın mühendisler

cıyla görevlendirilen ekiplere en güzel ve en gergin dönemi- bir çok kez birliklere görevşeflik edilmesi, gibi özetlenebilirdi.

Göreve başlamamın yakdir. Aramızda “alın teri” espri konusu olmuştu. Ekibimizde çok kilolu bir arkadaşımız

lendirildik. Tesisler de zaman içerisinde kadın çalışanlara göre düzenlendi.

laşık 3’ üncü ayında (Nisan 1988); o günlerde yeni göreve başlamış meslektaşım Vuslat YAZICI arkadaşımla beraber iki uçağın

vardı ve çalışırken aşırı terliyordu. Ona mendil uzatıp sildiriyorduk. Alın teri meselesini de böylece çözmüştük.

Yine göreve başladığım ilk aylarda atölyelerden yapılmasını talep ettiğim bir takım işler; geleneksel alışkanlıklar nedeniyle amirimin

uçuş kumanda arızası

bilgilendirilmesinden

için görevlendirildik.

sonra yapılıyor ve bu

İlk kez göreve gitmeda beni ciddi anlammiz sebebiyle; kurye

da rahatsız ediyordu.

uçağına (ki o benim ilk

Yine böyle bir gün

uçağa binişimdir); zaatölyeye gidip tüm armanın Teknik Yönetim Başkanı ve Fabrika

kadaşlarımla bir toplantı yapmış ve “bana

Müdürü bizzat yolcu

mühendislik yetki ve

etti. Fabrika müdürübilgisinin üniversitem

müz bizi yolcu ederken “Öyle çalışacaksıtarafından verildiğini, herhangi teknik bir

nız ki alnınızın terini

kararımın onaylanmendile silip bana

ması gerekmediğigetireceksiniz ve çani” anlatmıştım. Bu

lışmalarınız diğer kakonuşmadan sonra

dın mühendisler için

daha uyumlu çalıştık.

referans olacak” dedi.

Birlikte bir çok başa-

Bu motivasyon ve sorılı çalışmalara imza

rumlulukla Balıkesir’e

attık.

gittik.

Havacılık; bilgi biri-

Balıkesir’e inişikiminin, sürekliliğin ve

miz de ayrı bir olay

mesleki disiplinin en

oldu. Üs Komutanı

önemli olduğu sektörbizi hemen makalerden biridir. Belki de

mına çağırdı. Çünkü kalacak yer bile problemdi. Her şey doğal olarak erkeklere göre planlanmıştı. Bu sorun; Vuslat arkadaşımla beraber General Misafirhanesi’nde kalmamızla çözümlendi.

Çalışmalar sonunda arıza formunu kapatarak uçağı tecrübe uçuşuna gönderdik. O, ilk uçağımın havalanışından dönüşüne kadar geçen süre hayatımın en uzun zaman dien önemlisidir. Böyle bir kurum ve sektörde çalışmanın önemini her zaman hissettim. Bu sayede iş disiplininin, planlamanın, analitik düşünmenin, sebep-sonuç ilişkisini doğru kurmanın, ekip çalışmasının

Arıza giderme işlemleri se- limidir. Neyse ki uçuş başarı önemini daha da kavradım.

bebiyle yaklaşık 15 gün orada ile sonuçlandı. Sonraki yıllar- İş hayatımın burada ve ilkeli,

tecrübeli meslektaşlarımın desteğiyle başlaması benim için büyük bir şanstı. Aynı zamanda Havacılıkta İLKLER arasında yer almanın onurunu yaşadım.

O yıllarda; mühendislik mesleğinde kadın olmak zordu. Kadın mühendis isen kendini daha fazla ispat etmek zorunda kalırdın başlarda. Daha çok çalışır, daha çok sınavdan geçerdin. Kararların belli edilmeden başka erkek meslektaşlara onaylatılırdı önceleri. Sonradan alırdın vizeyi. Öğretmenlik kadına, mühendislik erkeğe yakıştırılırdı örneğin. Endüstri mühendisliği kadına, elektrik/ inşaat mühendisliği erkeğe uyardı sanki!! Günümüzde bu düşünceler büyük ölçüde değişti. Örneğin; üniversitelerin mühendislik fakültelerinde daha çok kadın öğrenci arkadaşlarımın olmasından ve daha donanımlı yetiştiklerini görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Odamız komisyonları vasıtasıyla onların gelişimlerine katkı bulunabilmek amacıyla çalışmalar yapıyoruz.

Sonuç olarak; bir avuç değil, toplumun yarısı kadın. Havacılığın gelişmesinde kadınların katkılarının hatırlanmasında, başta Sayın Can EREL olmak üzere saygılarımı sunarım.

Daha bir çok İLK’lerin yaşanması dileğiyle …

KADIN VE DOĞA

Günümüzün özel mülkiyete İlk insanlar doğada hazır Başlarda erkek, sınırlı oranda

dayalı sınıflı toplumunda, sos- bulunan besinleri tüketti. bu etkinliklere katıldı, o daha yal ve ekonomik alanın örgüt- Neolitik döneme kadar erkek çok av peşinde koşuyordu.

lenişi, kuralların koyulma şek- çevredeki otçul hayvanların

li, var olan kuralların işletilişi avcısı, kadın ise mevcut bitki,

ataerkil sistem algılarına gö- yumurta, mantar ve yumuşakredir. Kapitalizm ve ataerkillik çaların toplayıcısıydı. Topluluikili sarmalı, insanın doğa ile ğun yiyeceğini tabiatta arayan

olan organik bağını tamamen kadın, onun büyük bir takipçisi

göz ardı etmiştir. Doğanın bir oldu, gözlem yaptı. Topladıkparçası olan insanın, ona hük- larının hangisinin yenilir olmeden bir sahipe dönüşmesi, insan-doğa ilişkisini negatif bir niteliğe büründürmüştür.

duğunu, hangisinin zehirli olduğunu anladı. Kimisini tedavi amaçlı kullandı. Kimisini zehirlerinden

“Uygar Adam der ki: Ben Benim, Ben Efendiyim, geri kalan her şey öteki – dışarıda, altta, altımda, itaatkar. Ben sahip olurum, ben kullanırım, ben araştırırım, ben sömürürüm, ben denetlerim. önemli olan benim yaptığımdır. isteklerim maddenin var olma sebebidir. Ben benim, geri kalanıysa uygun gördüğüm şekilde kullanılacak kadınlar ve vahşi doğa.” Ursula K. Le Guin

arındırmayı bildi. Belki de farkında olmadan ekosistemin doğal bir parçası oldu, doğayla bütünleşti, tarımsal etkinlikleri başlattı.

Ancak Geç Neolitik başında erkek de tarımsal çabalarını artırmaya başladı, av esnasında kullandığı taş aletler ve edindiği fiziksel özellikler, onun tarımsal üretimde daha etkin olmasını sağladı. Önceleri topluluk üyelerine eşit dağıtılan üretim fazlası, sonraları onu üretenin (yani erkeğin) elinde kalır oldu. Toplulukta eşitlik ve hakça paylaşım bozuldu. Erkek egemen sistemin tohumları da bu zamanda atıldı.

“Sınıflı sistem ve özel mülkiyet düzeni insanın doğasına, dolayısıyla bizatihi doğanın kendisine bir tecavüzdür”

Joel Kovel

Kadın, erkeğin hakimiyeti Tarımsal iş bölümünde bitki Şu an şehirlerde yaşıyor

altında dar bir alana hapsol- toplama ve saklama işinin olsak da bir çoğumuz kırsal

du. Bu dar alanda geçen 5 bin yıllık sürede her zaman doğa ile pozitif ilişkiler içindeydi. Kendi bedeni ile doğa arasında bir özdeşlik kurulmuştu. Tıpkı kadın gibi, doğa da anaydı, toprak da.

kadınlar tarafından yapılması tıpkı avcı-toplayıcı toplumdaki kadının rolüne benziyor. Tohumları kadınlar saklıyor, ilaçlama yöntemlerini de kadınlar daha iyi biliyor.

kökenliyiz. Ziyaret için gittiğimiz köyümüzde, babaannemiz/anneannemiz mutlaka toprakla uğraşıyordur ve onların sürekli bir işi vardır. Yaşamlarını sürdürebilmeleri için her daim ça-

Tabi bu özdeşliğin

lışmaları gerekir.

iki taraf açısından

Toprak hayatlarıda dezavantajları

dır. Ya yağmuru

oldu. Mesela birbeklerler ya güçok kalıplaşmış

neşi, ya hasatta

eril hükümler hep

sevinirler ya dolu

“doğanın yasası”

yağarsa diye endikılığına büründüşelenirler. Ayın evrüldü. Yine erkeğin

relerinin yaşamkadın bedeni üzelarını etkilediğine

rindeki hakimiyeti

tanık oluruz, misal

kendini doğa üzerinde de hissettir-

“ayın yenisinde

(yeniayda) ekim

di. Kısacası ikisi de

yapılmaz” derler,

aynı kaderi paylaş-

“şu zamanda ürün

tı.

toplanırsa böcek-

“Ekolojik kriz, doğal ve dişil olan her şeyden nefret eden ‘beyaz, batılı ve eril’ felsefi, teknolojik ve ölüm üreticisi sistemlerle bağlantılıdır”

lenir” derler. Onların doğa ile aralarında başka bir iletişim vardır ve kadınların hayatları doğa ile kurdukları ilişkilere bağlıdır. Evin gıda güvenliği onlardan sorulur,

Fatmagül BERKTAY

“Bir başka gerçek de; kadın- sandıklarında taşıdıkları to-

Bugün ülkemizde ve geliş- lar, tohumu keşfeden, biteviye humlarla biyolojik çeşitliliğin mekte olan ülkelerde kadın- ıslahını sürdüren, her geçen za- sürmesini sağlarlar.

larının çoğunun hala toprakla manda veriminin artmasını ba- Bu yüzden çevre sorunlabağları sürüyor. Bitki zincirinin şaranlardır. Tohum keşfinden rından ilk önce onlar etkilenirher aşamasında kadın var. Yani bu yana insanlığa emanet. En ler. Tehlikeyi ilk onlar görürler,

kadınlar ekiyor, yetiştiriyor, çok da kadınlara.”

sonunda ucu hepimize dokutopluyor, pişiriyor, tohumluk çıkarıyor ve yeniden ekiyor.

Abdullah AYSU

nacak olan felaketlerin farkına daha çabuk varırlar. Tarımsal

ve hayvansal faaliyetlerin, çevre olaylarından doğrudan etkileneceklerinin bilincindedirler. Köylerine HES mi yapılıyor, sularına sahip çıkarlar. Ağaçları mı kesilecek, kendilerini ağaçlar zincirlerler, iş makinalarının önüne yatarlar.

Eril güç her daim kazanmak isterken, örneğin nükleeri

paraya dönüştürmenin hesabını yaparken, ya da atıklarını doğaya atarak kurtulmayı

beklerken doğanın sesini hiç

dinlemez. Kadına uyguladığı

şiddetin bir benzerini doğaya

uygular. Çünkü ikisinin de hakimidir. İkisi de aynı ataerkil

endüstriyel kapitalist kültür

tarafından tahakküm altındadır. Tüm doğal kaynakların

kullanım hakkı devletin, büyük

tekellerin ve ulus ötesi şirketlerin elindedir. Kapitalist sistem, ekonomik kalkınmasını

doğanın ve kadın emeğinin sömürülmesi ile sağlamaktadır.

“Tarih boyunca gıda ve tarımla ilgili bilginin yaratıcısı olan, en fakir dünya ülkelerinde hala gıdanın yüzde 80 ini üreten ve bugün biyoçeşitliliğin ve tarımsal tohumların asıl koruyucuları olan kadınlar, neoliberal ve cinsiyetçi politikalardan etkilenmektedir.”

Kadınların Gıda Egemenliği Deklarasyonu

Her zaman ekosistemin bir parçası olduğunun farkında olan kadınlar özgürleştikçe bu yazgıyı değiştirecekler. Çevre ile uyumlu bir yaşamın örülebilmesi kadınların sosyal hayata katılmalarıyla mümkün olacak. Boşuna demiyoruz; Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa!

DNA’nın Karanlık Leydisi : Rosalind Franklin

Özlem ÖZMEN

Rosalind Elsie Franklin, DNA, virüs, kömür ve grafitin yapılarının anlaşılmasında büyük katkılarda bulunan İngiliz biyofizikçi ve kristalografçısıdır.

Rosalind Elsie Franklin 25 Temmuz 1920'de Londra'da seçkin bir Yahudi ailenin çoçuğu olarak doğdu. O dönemde İngiltere'de bulunan kız okulları için de fizik ve kimya eğitimi veren nadir okullardan birinde çalışkanlığı ve bilgisiyle ön plana çıkıyordu. Rosalind, 15 yaşına geldiğinde gelecekte ne olacağıyla ilgili fikri kesinleşmişti artık: O, bir bilim kadını olmak istiyordu. Ne var ki bu duruma ilk engel olabilecek kişi babasıydı. Babası, kızının yüksekokula gitmesine karşıydı. Rosalind'in tıpkı ailesinin ve nazilerden kaçan akrabalarının yıllardır yaptığı gibi yardım kuruluşlarında çalışan bir sosyal hizmet uzmanı olmasını istiyordu.

Babasına yaptığı sonu gelmez ısrarlardan sonra Ellis Franklin, kızının Cambridge’de bulunan Newnham Koleji’ne gitmesine izin verdi. Böylece 1938 yılında Rosalind, adını bütün dünyaya duyurmasını sağlayacak buluşlara imza attığı akademik hayatına başlamış oldu. Burada fiziksel kimya öğrenimini tamamladıktan sonra 1941'de mezun oldu. Okuldan mezun olduğunda iş yaşamı onu bekliyordu. Ulusal Hizmet Harekatı'na yardım amacıyla İngiliz Kömür Değerlendirme Araştırma Birliği'nde (BCURA) işe başladı. Bu dönemde, yönetimini nazilerden kaçan mültecilerin oluşturduğu BCURA'da Rosalind, Yahudi olmanın zorluklarıyla bir kez daha karşılaştı; kaçakların ve mültecilerin anılarına ve sıkıntılarına ortak oldu. Burada kömür gözenekleri ve kömürün soğurma yapısı üzerine yaptığı çalışma 1945 yılında Cambridge Üniversitesi’nden doktora unvanını almasını sağladı.

Avrupa'da II. Dünya Savaşı sona ermiş, yıkım dolu günlerin ardından bilimsel çalışmalar yeniden hız kazanmaya

başlamıştı. Rosalind Franklin, Rosalind Franklin'in konumu başlattığı için bu ödüle dahil

Cambridge'te geçirdiği yılla- erkek meslektaşlarının yanın- edildi. Nobel konuşmalarınrın ardından geldiği Fransa'da, da sönük kalmıştı. O dönemde da Watson ve Crick, Rosalind

çok üretken üç yıl geçirdi. bilim kadınlarının çok fazla ön Franklin’den bahsetmezken,

1947-1950 yılları arasında plana çıkmaması önemli ölçü- Wilkins, Franklin’e teşekkür

Paris'te Jacques Mering ile de erkeklerin kadınlara önyar- etti. Franklin ölmüş olmabirlikte Devlet Kimya Hizmet- gıyla bakmasından kaynakla- saydı, Wilkins yerine Nobel

leri Merkez Laboratuvarı'nda nıyordu.

ödülüne dahil edilebileceği

X ışınları kırınımı yöntemi üzerinde çalıştı. Bu yöntemle, bir maddenin atomlarına X ışınları kullanarak bakıldığında atomların kristal yapısı görülebiliyordu. Bu çalışmaların etkisiyle, ısıtılan karbonlarda grafit oluşumundan kaynaklanan yapısal değişiklikleri araştırarak kok kömürü sanayii ve atom teknolojisi açısından değerli bulgular elde etti.

Rosalind, 1953 şubatında araştırmalarını tamamladı ve Birkbeck Koleji’ne transfer olma kararı aldı. Hemen ardından MRC Biyofizik Ünitesi, Rosalind'in çalışmalarını da içeren pek çok DNA araştırma raporunu Francis Crick'e vermeyi uygun buldu. 28 Şubat 1953'te Francis Crick ve James Watson yaşamın sırrını keşfettiklerini açıkladılar

düşünülse de Franklin’in ismi hep ikinci planda bırakıldı. DNA’nın ikili sarmal yapısı hakkında Rosalind’in katkılarının görmezden gelinmesi halen tartışılmaktadır.

Watson, 1968'de İkili Sarmal kitabında DNA araştırmaları sürecinde yaşanan günlük olaylardan ve Rosalind'den de bahseder. Kitabında Rosalind’i "araştırma bilgilerini-sonuç-

Fransız kültüründen bir ve aynı yılın Nisan ayında larını paylaşmayan, kıskanç

hayli etkilenmiş olan Rosa- DNA'nın çift sarmal yapısı- ve korkunç" biri olarak tasvir lind, eşitlikçi bir ilke benimse- nı açıklayan araştırmalarını eder. Oysa ki aynı kitabın sonyen Fransız kültürünü muha- kamuoyuna duyurdular. Ne söz kısmında James Watson,

fazakar ve emperyalist İngiliz yazık ki bu keşiflerini yapma- Rosalind Franklin hakkında

kültürüne tercih ediyordu. Buradan hiç ayrılmayı düşünmelarını mümkün kılan Rosalind Franklin’e ve O’nun çektiği

aynen şu şekilde bahsetmektedir :

mesine rağmen ailesinin ve fotoğraflara atıfta bulunma “ …İkimizde Rosy‘nin kişisel

özellikle Dorothy Hodgkin’in ihtiyacı duymadılar. Makale- dürüstlüğünü ve soyluluğunu

yoğun ısrarı üzerine 1951’de lerinde sadece dipnot olarak kabul ediyor ve akıllı bir katekrar İngiltere’ye geri dön- “Franklin ve Wilkins’in yayın- dının, kadınları ciddi düşünce

dü. Londra'da Kings Koleji’ne lanmayan katkılarından gelen işlerinin dışında bir eğlence

bağlı laboratuvarlarda John genel bilginin teşvikiyle” şek- aracı olarak gören bir bilim

Randall'la birlikte çalışma- linde bir ifadeye yer verdiler. dünyasına kabul edilebilmek

ya başladı. Burada, ileride Nobel Ödülü alacak Maurice Wilkins ile tanıştı. John Randall, Franklin'e DNA üzerinde çalışmasını söylemişti. Genç bilim kadını, burada Fransa'da öğrendiği X ışınları kırınım yöntemini kullanarak DNA'nın yoğunluğunu, sarmal biçimini ve başka önemli özelliklerini saptadı. 1951'den 1953'e dek süren çalışmaları sırasında

1956 yılının yaz aylarında Rosalind Franklin kanser olduğunu öğrendi. İki yıldan kısa bir sürede 16 Nisan 1958'de henüz 37 yaşındayken yaşama gözlerini yumdu. Rosalind Franklin’in ölümünden 4 yıl sonra Watson ve Crick, DNA’nın yapısını çözdükleri için 1962’te Fizyoloji ve Tıp Nobel ödülünü aldılar. Wilkins ise DNA kırınım çalışmalarını

için verdiği mücadeleleri yıllar sonra da olsa kavrayabiliyorduk. Rosalind’in örnek cesareti ve sağlamlılığı, kurtuluşu olmayacak derecede hasta olduğunu bildiği halde şikayet etmeyip ölümünden birkaç hafta öncesine kadar olağanüstü çalışmasını sürdürmesiyle hepimizi duygulandırdı.”(İkili Sarmal-James D.Watson / TÜBİTAK Yayınları )

ŞANTİYEDE KADIN

Derleyen: Ruhşen KARDAŞ

Selma EROĞLU' nun bir sunumundan özetlenmiştir.

Mühendislik çalışma ya- mühendis oldunuz? Fiziksel aşıma zam istemiştim, o da

şamında erkek işi olarak işleri becerebilir misiniz? onun statüsünün farklı oldunitelenen mesleklerden Satış ve pazarlamayı düşü- ğunu söylemişti. Sonrasında biri... Bu yüzden ilk olarak nür müsünüz? Evlenmeyi ve hemen iş aramaya başladığı-

iş ilanlarındaki ayrımcılık çı- çocuk sahibi olmayı düşünü- mı hatırlıyorum.

kıyor karşımıza. Doğrudan 'bay' eleman aranıyor veya dolaylı olarak 'askerliğini yapmış' eleman aranıyor ilanlarıyla karşılaşıyoruz, sıklıkla... Yine de inatla o işlere başvuruyoruz; ancak ne aranıyoruz ne de özgeçmişimiz değerlendirmeye alınıyor. Mezuniyetten sonra fabrikada çalışma hevesiyle bir firmaya başvurmuştum, ama kadın olduğum için vardiya sistemine dayanamayacağımı, gecenin bir yarısı benim güvenliğimi sağlayamayacaklarını düşündükleri için kibarca reddedilmiştim.

yor musunuz?” gibi pek çok soruyla karşılaştım. Aslında mesleğe dair sorular sorsa da bir şeyler bildiğimi anlatsam istiyorsunuz ama maalesef konuşmanın yönünü siz belirleyemiyorsunuz...

Tüm bu engelleri aşıp çalışma yaşamına dahil olduğunuzda da sorunlar bitmiyor... Genelde kadın eleman geçici personel gibi görülüyor ve mesleki eğitimlerden yararlanamıyor. Terfi etme konusunda da öncelik erkeklere veriliyor. İlk işimde benden daha az bilgisi olan erkek meslektaşımın yarısı kadar

İşyerlerinde özellikle kadınlar cinsel tacize, yıldırmaya daha çok maruz kalıyor. Kadın olduğun için not tutma, telefonlara bakma, hatta çay getirip ikram etme gibi konular senden bekleniyor. İş yaşamı dışındaki ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi hizmetleri de evde üstlendiğimizden yeterince dinlenemiyoruz.

İş yerinde sıklıkla yaşadığım sorunların başında önyargılar var. “Çok gençsiniz, inisiyatif alabilir misiniz? Kadınlar genelde duygusaldır objektif olabilir misiniz? Hiç sahaya çıktınız mı? Erkek

Bir şekilde iş ilanı en- maaş aldığımı öğrendiğimde işçileri yönetebilir misiniz?”

gelini aşıp, iş görüşmesine kendimi kötü hissetmiştim. gibi sorularla gittiğim, her

çağrıldığında ise; “Neden Hemen patrona koşup ma- şantiyede karşılaştım. Bu ön

yargıları yıkmak için, her se- Şantiyelerde; erkek erke- buldu diye düşünüp çok ısrar

ferinde kendimi ispat etmek ğe yapılan muhabbetleri ve etmemiştim. Bir zaman sonra

ve erkek meslektaşlarımdan küfürlü konuşmayı engelle- başka bir yerde karşılaştığı-

2 kat fazla çalışmak zorunda meniz nedeniyle fazlaca se- mızda anlattı. İş görüşmesi

kaldım.

vilmezsiniz. Sık sık 'ben olsam ertesinde çıkarken erkek iş-

Şantiyelerin özgül koşulları da kadınlara göre düzenlenmiyor. Mesela bedeninize uygun kişisel güvenlik ekipmanı buşantiyede kadın mühendis çalıştırmam' cümlesini duyarsınız. Sürekli 'bir kek yapıp getirmediniz' esprileri ile karçilerin sözlü ve fiziki tacizine maruz kalmış ve böyle bir ortamda çalışamayacağına karar vermiş...

lamazsınız. 38 numara şantiye şılaşırsınız. Genelde pantolon

Şantiyede çalışırken, yaptıayakkabısı için 4 ay bekledi- giyersiniz, etek giydiğinizde ğınız her hatanın belirgin bir

ğim oluyor. Şimdi şöyle bir özel bir durum olup olmadı- şekilde görüleceği kadar göz

prensip geliştirdim, şantiye- ğı sıkça sorulur. Öğle yemeği önünde oluyorsunuz. Yaptığıden ayrılırken kişisel güvenlik vaktinde işçi koridorlarından nız hatalardan genellemeye

ekipmanımı da yanımda gö- geçemezsiniz, sürekli bir çift gidilir ve 'kadın mühendisler

türüyorum. Çoğu şantiyede göz sizi izler. Kafanızı önünü- böyledir işte' denilir. Sizden

kadınlar tuvaleti olmaz veya ze eğip geçmeye çalışırsınız. önce bir kadın mühendis firçok uzaktadır. Var olan tuva- Bir keresinde iş başvurusu mayı zor durumda bırakmışsa,

letlerde ise temizlik maddeleri için gelen bir arkadaşla gö- genel olarak kadın mühendisbulunmaz, erkekler girmesin rüşmemiz olumlu geçmesine lerle çalışılmaz. Eğer eşinizle

diye kilitlenir, anahtarla ge- rağmen, ertesi gün arayıp işe birlikte çalışıyorsanız, işten

zersiniz. Anahtar almayı her gelemeyeceğini söylemişti. çıkarılmada gözden çıkarılan

seferinde unutur kapıdan geri Ben de herhalde başka bir iş ilk siz olursunuz...

dönerim. Şantiye ofisleri, yemekhane çok tozlu ve soğuktur, sık sık hasta olursunuz.

Hastalık izni alınca da kötü

eleman olursunuz. Anne iseniz

çocuğunuzu veya bebeğinizi

işe getirme şansınız yoktur.

O şantiyede çok fazla kadın

çalışsa da çocuk bakım hizmeti diye bir hizmet verilmez.

ADA LOVELACE?

Çeviri ve Derleme: Ruhsar KAZAK

Şair George Gordon (Lord unvanını almıştır. Biraz yanlış deyişle “Sayıların Büyücüsü” Byron) ve matematik sever da olsa genellikle Ada Love- olarak tanımlamıştır.

karısı Annabella Milbanke’nin kısa ve fırtınalı evliliklerinin tek çocuğu olarak 1815 yılında dünyaya gelen Ada Gordon ömrü boyunca (halen) Ada Lovelace olarak adlandırılmıştır.

lance olarak adlandırılmıştır. Üç çocuğu olmuştur.

Lovelace 1933'te akıl hocası, bilim kadını ve bilge kişi Mary Sommerville tarafından Lucasian(*) Matematik

Analitik Makine

Babbage’ın Analitik Makine diye adlandırdığı, ayrıntılı, delikli kartlı işletim sistemli, Diferans Motorunun dişliler eklenerek birleştirildiği, müt-

Babasının havai mizacını Profesörü Charles Babbage hiş karmaşık dokuma makimiras almasından korkan an- ile tanıştırılmıştır. Tanıştıkla- nesi Lovelace’nin son derece

nesi tarafından bilim, mantık rında Charles Babbage ebedi ilgisini çekti. Bu makine hiçbir

ve matematiğin hâkim olduğu sıkı bir eğitimden geçirilmiştir. Ada çocukluğundan itibaren makinelere ilgi duymuş, hayali tekneler, uçan buharlı makineler gibi Sanayi Devrimi zamanında bilimsel dergileri dolduran yeni buluşlar ile ilgilenmiştir.

hayali olan dev saat mekanizmalı hesap makineleri ile ilgili tamamlanmamış planları ile çoktan dikkate değer bir ün kazanmıştı. Charles Babbage ve Ada Lovelace’ın her ikisinin de alışılmamış kişilikleri vardı, yakınlaştılar ve ömür boyu dost oldular. Babbage

zaman imal edilemedi ancak tasarımı modern bilgisayarların temeli oldu.

Ada Lovelace, 1872 de İtalyan Matematikçi Luigi Menabrea’nın Analitik Makine hakkında kısa bir makalesini İngiltere de basılmak üzere çevirdi. Babbage’ın makaleyi

19 yaşında bir aristokrat onu “O büyücü, büyülü tılsı- geliştirmesini istemesini o

olan William King ile evlenmiş, mını bilimin en soyut tarafına makinenin çok iyi olduğuna

1838 yılında King, Lovelace attı ve birkaç erkek aydının yorumladı. Sonuçta makale

kontu yapıldığında karısı Lady uygulayabileceği bir kuvvet orijinalinin üç katı uzunlukta,

Ada King de Lovelace kontesi ile kavradı” diyerek, bir diğer müzik yapılması ve sembol-

lerin elle işlenmesi dâhil

makinenin potansiyel kulrafından beğenildi.

lanımları hakkında gelece-

Gün, blok gönderiği gören şaşırtıcı öngörüleri, gazete sütunlerin yanı sıra çeşitli erken

ları ve hatta Sydney

programları da içeriyordu.

Padua (1)’nın web

Babbage ve asistanlarının

karikatürü ile şadaha önce bu makine için

şırtıcı bir başarı kataslak programlar hazırlazandı. The Guardimış olmalarına rağmen, Loan, The Telegraph,

velace ‘nin hazırladığı çok

the BBC and Comdaha ayrıntılı ve eksiksizdir

puter Weekly’nin

ve bu konuda, bu kapsamda

de arasında olduğu

ilktir. Bu sebeplerle Ada “ilk

medya Ada Lovelabilgisayar programcısı” olarak adlandırılır. Lovelace’ın

Ada Lovelace Günü

ce Günü’ne coşku ile sarıldı.

bu hesaplama makinesi ile bağlantılı açıklamaları hazırlamak için ortaya koyduğu kendine özgü yüksek kapasitesi ve matematiksel gücü

Ada Lovelace Günü’ne ilham kaynağı, Psikolog Penelope Lockwood’un bir çalışmasıdır. Lockwood “erkeklerin erkek rol modellere

2010 yılında beğendikleri kadınlar hakkında yazan 2 binin üzerinde kişi oldu. Maggie Philbin (2)’in açılış konuşması ile ilk resmi çalışma başlatıldı.

Babbage tarafından da kabul ihtiyaç duymalarından çok kaedilmiştir.

dınların kadın rol modellere

Amacı Ada Lovelace gününün

Ada Lovelance 36 yaşında ihtiyaçları vardır, kadınlara amacı bilim, teknoloji, Mühenkanserden öldükten birkaç etraflarındaki başarılı kadın dislik ve matematikte kadın

yıl sonra “Analitik Makine örneklerini tanıtıp, bu başarı profilini yükseltmektir. Bunu,

Taslağı” çevirmenden not- düzeyinin ulaşılamaz olma- genç kızlara, kadınlara, ailelelarla basılmıştır.

dığını göstermek geleneksel re, öğretmenlere rol modelleri

Lovelance’nin

notları

cinsiyet engellerini aşmanın yoludur” demiştir.

tanıtarak yapmaktır.

1940’larda Alan Turning’in

Uluslararası Ada Lovelailk modern bilgisayarlar hakkında çalışmasına ilham veren kritik belgelerden birisi olana kadar Analitik Makine bir hayal olarak kalmıştır.

1970’lerde yazılan bir bil-

Ada Lovelace Günü 2009 yılında İngiliz sosyal medya sitesi Pledgebank’ta yayınlanan bir çağrı ile başlatıldı. Teknolojide kadın adlı blog 24 Mart’ta yaklaşık 2 bin kişi tace günü bu yıl 14 Ekim 2014 tarihinde kutlanmıştır. Daha detaylı bilgi ve sosyal medya üzerinden katkı koymak isterseniz aşağıdaki adresi ziyaret ediniz. http://findingada.com/

gisayar programına onun adı

onuruna “ada” ismi verilmiştir. Ada’nın aykırı potansiye- (*) Lucasian Professor of Mathematics (Lucasian Matematik Profesörü) : İngiltere li, teknoloji için hayalleri ve Cambridge Üniversitesi’nde 1663 yılında üniversite yöneticilerinden Henry Lucas tarafıntutkuları onu teknolojideki dan başlatılan dünyanın en saygın akademik unvanlarından birisidir.

modern kadınlar için güçlü bir sembol haline getirmiş-

(1) Sydney Padua Thrilling Adventures of Lovelace and Babbage

tir.

(2) Radyo ve TV için bilim, tıp ve teknoloji programları yapan yapımcı

BİR “ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU”

Emel Akpınar

“Sessiz çığlıklarını peşi- larını temizlemek için bizi mi derslerinde “münazara konune takarak gizlice kaçan” bir kirleteceklerdi!

su” olarak telaffuz edilmekkadın tanıdım. Nasıl, hangi tesadüfle hayatıma girdiği-

Genç bir kadının, üstelik de kendi müziğiyle, buna isyan

teydi. Kadının bedeni tarihin her döneminde toplulukların

ni hatırlamıyorum bile

“namusu” olarak görülşimdi. Kasetlerin henüz

müştür. Ancak o günlerde

raflardan kalkmadığı,

henüz “devlet eliyle” sishatta CD alabilmenin

tematik bir kıskaca alınbir sosyal statü ifademamıştı. Ama belki Banu

si olduğu zamanlardı.

Akın bütün bu olacakları

Belki –bilinçsizce- ilginç

önceden görmüş gibiydi…

gelmişti “Kırmızı Leke” ismi, belki de albüm kapağında elinde flütüyle duran kadının o duru-şu etkilemişti beni…

Kaseti dinlemeye başladığımda henüz bir “feminist” değildim. Daha doğrusu kendimi bu şekilde tanımlayacak kadar

Nasıl bir leke olabilirdüşünmemiştim kadın

di ki bu “kırmızı”? Kanlı

kimliğim üzerine. Yine de

olabilirdi örneğin ya da

çok aşinaydı “Oya”nın doyasak bir elmanın kırğumundaki “kız mı doğmızısı… Hem davetkâr, hem etmesi umut vericiydi. Tabi o du” sessizliği... Hepimiz bilidoğurgandı; kesinlikle kadınsı günlerde devletimiz henüz “en riz, erkek olsaydık daha çok

olmalıydı. Peki neden kirliy- az üç çocuk” talebinde bulun- sevinecek birileri olduğunu

di? Birileri elinde kalan kiri mamıştı. Hamilelik testi yap- hayatımızda.

mi silmişti yoksa habire… İyi de hem kirlerini üzerimize silecekler, hem de bizi “lekeli” mi kılacaklardı! Kendi vicdantıranlar fişlenmediği gibi doğum kontrol ilaçlarına erişim de kısıtlanmıyordu. Kürtaj ise bazı üniversitelerde İngilizce

Henüz bir iş hayatım yoktu. Aslında bir aşk hayatımda yoktu. Bilmezdim büroyu sü-

pürdükten sonra ilk iş aşkımı Çoğumuz “çirkin ördek yav- Ve nihayetinde “erkeğim

fakslamayı… Oysa ne çok me- rusu” olmaktan mustariptik. ben, her şeyi bilirim” diyen

sai yapıyorduk kadınlar ola- (Neye ve kime göre?) Güzel kendinden emin bir erkek

rak yüzyıllardan beri… “Ucuz olmazsak masayı tutan demir sesi… Bütün bir “kaset” (daha

iş gücü” olarak sömürülen görevini ifa etmeye mahkûm o zaman “albüm” terimi pek

emeğimiz, eve gelince “beleş edilmiştik toplum tarafından. kullanılır değildi) boyunca

iş gücü”ne dönüşüyordu.

Hem zaten feministsek de ke- duru ve sakin sesiyle sözünü

Su gibiydi yaşamlarımız… Su gibi duru ve erkeklerin kirli elleriyle bulandırılmaya müsait… Suların sırlarına ermek zordu, suların kendi için bile… Zamanla dönüşen kimliğimiz, benliğimiz ve sevgilerimizle

sin çirkindik! Ve fakat bu toplum da ne kadar ikiyüzlüydü ki, çirkin deyip aşağıladığı kadınlar sayesinde ayakta kaldığını itiraf edebiliyordu. Çünkü her zaman her yerde masayı tutacak bir demire ihtiyaç vardı.

söyleyen bir kadının ardında, Vedat Sakman adeta kadınları görmezden gelen o “müthiş” eril özgüven ile dalga geçiyordu… Belki de bu hemcinslerine yapılmış bir özeleştiri davetiydi, kim bilir…

temiz kalacaktık; kadınlığımızı Oysa –basit bir fizik kuralı ola- …ve belki dünyanın bir kötanıdıkça.

rak düşünürsek- masanın her şesinde yine bir kadın sokak

Sessiz çığlıklarımızı peşi- bacağı üzerine düşen görevi ortasında dövülmekte, bir mize takarak gizlice gitmek yaparsa, masa da kendi do- başkası tecavüze uğramakta,

istedik. Bunalmıştık hiç bir ğası içinde ayakta durabilirdi. diğeri aile meclisinden çıkan

şey demeden ne çok şey söy- Ve ne aşağılıktı ki bu toplum, kararla intihara zorlanmakleyen bu mahalle baskısından. güzel olmak zorunda hisset- taydı…

Babamız biraz para verseydi memizi sağlayarak bedenimiözgürlük alırdık, kendimiz çalı- zi sömürmenin kolay yolunu

BANU AKIN KİMDİR?

şıp kazanmak zorunda kaldık. bulmuştu.

“1970’te İstanbul’da doğdum.

Enis Akın, ağabeyim. Şair. Dört

yaşındayken babamı kaybet-

(Tüm eserlerin söz ve bestesi Banu Akın’a aittir) Kırmızı Leke Oya Suların Sırları

Bu Evden Kaçıyorum Aşkımı Fakslarım Yarını Dinle Şaşkın Zaman

tim. Üvey babam var. Ailenin üç kuşak kadını ayrı yaşıyoruz. Anneannem, annem ve ben... Çemberlitaş Kız Lisesi mezunuyum. Müzikle ilgili her şey, 1989’da, İTÜ Devlet Konservatuvarı’na girmemle başladı. İTÜ’deyken Müjdat Gezen’in okulunu kazandım. İTÜ’de kayıt dondurdum. İki

Çirkin Ördek Yavrusu

yıl şan- opera eğitimi aldım.

Yapım : Ada Müzik Müzik Direktörü : Vedat Sakman

Beste ve Sözler : Banu Akın Davul : Volkan Öktem Bas : İsmail Soyberk

Elektrik Gitar : Cihat Akyıldız Vokal & Geri Vokaller : Banu Akın

Akustik Gitar : Cem Yarkın Stüdyo : Ada http://adamusic.com.tr/album/211/137/kirmizi_leke/AnaSayfa (13.08.199 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan röportajından)

Daha sonra derslerim çakışınca İTÜ’ye geri döndüm ve bitirdim. Üniversite yıllarımda ve sonrasında bir takım barlarda, şarkıcıların arkasında, çocuk oyunlarında müzik yaptım. Bir sürü grubum oldu. Bu gruplarla yurtiçinde, yurtdışında konserler verdim. Sonra da kendi solo albümümü yapmak istedim.”

KADINLARIN RUH ACILARI ÜZERİNE (KEVSER RUHİ KİMDİR)

Nagehan ABACILAR

Birinci baskısı Nisan 2014’te yapılan öykü kitabı “Kadınların Ruh Acıları” üç editör tarafından yayına hazırlanmış. Hülya Soyşekerci, Mine Ömer ve Gültekin Emre’nin derlediği bu kitap Nezih-Er yayınları arasında yer alıyor. Gültekin Emre, kitabın arka kapağında şu sözlerle tanımlıyor yapılan bu ortak çalışmayı:

“Kadınların acıyan ruhlarının öyküleri. Erkekler tarafından durmadan yaralanan kadınların ruh acıları. Aşağılanan, horlanan, dövülen, hakarete uğrayan, sakat bırakılan... Kadınların iç dünyalarında

nasıl fırtınalar estiğini kim bilebilir ki? Aile içi şiddetin horon teptiği, cinsel istismarın kol gezdiği, geleneklerin param parça edildiği kadınların yaşamlarının, geleceklerinin nasıl karartıldığını en iyi kadınlar anlar. Ülkemizde gündemden hiç düşmeyen bu hassas ve özel konuyu 32 kadın yazar öyküleştirdi. Farklı bakış açılarıyla, değişik kurgu ve anlatımla bu yürek paralayıcı yaşamlarını öykülerle deşmeye çalıştılar, yazının yalan olmadığını göstermek için. Pek çoğu yaşanmış olaylardan, gazetelere yansıyan acı haberlerden, derinlikli gözlemlerden oluşturulan bu

öyküler kadınların ruh acılarını dindirmeye yetmeyecek elbette, ama onların kahrolası alınyazılarına ayna tutacak. Ülkemizdeki çarpık sosyal yaşamın, eğitimdeki eksikliklerin, devlet kurumlarının konuya önem vermemelerinin sonucu kadınlar durmadan yaralanıyor, dövülüyor, cinsel tacize uğruyor, hatta herkesin gözü önünde öldürülüyor. Elinizde tuttuğunuz kitapta yer alan öykülerin bu çok önemli konuya dikkat çekeceğine, ilgi odağı olacağına, sorunlara eğilici bir gündem yaratacağına inanıyoruz. İstismara uğrayan kadın bedeninin, dünyasının düşle gerçek arasında

salınıp duran öyküleri.”

Kitapta öyküleriyle yer alan 32 yazarın isimleri şöyle: Ayla Kutlu, Sennur Sezer, Erendiz Atasü, Zeynep Avcı, Feyza Hepçilingirler, Semra Aktunç, Zeynep Aliye, Arife

panmayan yaraları, bitmeyen acıları… Her birinin ayrı bir öyküsü var.”

Belli bir konuda farklı yazarların çalışmalarıyla oluşturulmuş eserlerin belki de tek sakıncası, çok önemli ve

yor. Öykülerin her biri değerli kalemlerden çıkma. Ancak az önce sözünü ettiğimiz tekrar ve bundan kaynaklanan sıradanlaşma, okurda yaratması istenen/beklenen duyguda belli ölçüde aşınmaya neden oluyor.

Kalender, Nurhayat Bezgin, çarpıcı olması gereken konu- Okur, bütün kötülüklerin,

Sezer Ateş Ayvaz, Zerrin Koç, nun fazla tekrarlanmasından bütün ruh acılarının yanı sıra

Ayşe Sarısayın, Jale Sancak, kaynaklanan okurda yarattı- bir ümit ışığı da görmek, hiç

Berat Alanyalı, Kevser

değilse tünelin ucunda

Ruhi, Serap Gökalp,

aydınlığın bir nebze de

Nalan Barbarosoğlu,

olsa uzakta olmadığı-

Mine Ömer, Betül Tanı hissetmek istiyor.

rıman, Reyhan Yıldı-

Kadınların Ruh Acıları

rım, Fatma Akilhoca,

okura gerçek bir ayna

Müge İplikçi, Nilüfer

tutuyor ve şiddetin, ta-

Açıkalın, Mine Söğüt,

cizin kadın ruhunda ne

Ayşegül Çelik, Ferdenli onulmaz yaralar

yal Tilmaç, Menekşe

açtığını anlatıyor. Bu

Toprak, Süreyya Köle, Ayşe Akaltun, Sibel Öz,

iç karartıcı konunun daha “ümitvar” şekil-

Arzu Alkan Ateş ve Pede anlatılması beklelin Buzluk.

nemezdi elbette. Ka-

Kitabın editörlerinden Hülya Soyşekerci de şu cümlelerle tanıtıyor “Kadınların Ruh Acıları”nı:

“Işığını yitiren, durdınların ruh acılarının taciz ve tecavüz üzerinden anlatılmış olması, başka ruh acılarını da tanıyıp bilmek isteyenlerde eksiklik duygusu yaratıyor.

madan susan ve hiç

Kitabın oluşturulma

söyleyemeyen bir kız

amacının “tacize uğçocuğu vardır pek çok

rayan kadınların ruh

kadının içinde. Masalacılarının psikolojik

ları, sesleri ve harfleri

açıdan anlatılması” olunca

sonsuz bir gecede kaybolan ğı kayıtsızlaşma… Ve bunun sonu umuda bağlanan öyküler

küçük kız çocukları… Hayalleri sonucunda dikkat çekilmek beklememek gerekiyor.

soldurulmuş, yarınları bitirilmiş, ruhu hoyrat dokunuşlarla yaralanmış… Şiddetin, tacizin her türlüsünün, bedenini titretip sarstığı, ruhunun derinliklerini sızlatıp için için kanattığı kadınlar… Ve o kadınların kaistenen konunun sıradanlaşmaya doğru gitme tehlikesi… Kitabı okuyup da kapağı kapattığınızda karamsar ve umutsuz bir dünyanın içinde yaşamakta olduğumuz düşüncesi bir kez daha pekişmiş olu-

Kadınların Ruh Acıları kitabını okuduktan sonra bu ruh acılarının yanı sıra kadın sorununu farklı açılardan ele alan örneklerin de çoğalmasını diliyoruz.

Kevser RUHİ kimdir?

Balıkesir’in Gönen İlçesi’nde doğdum. İlk ve Orta Okulu Gönen’de okudum. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını bir kasabada yaşamanın bambaşka bir lezzeti olduğuna inanır, bunu şans kabul ederim. Liseyi parasız yatılı olarak Tekirdağ Öğretmen Okulu’nda bitirdim. Parasız yatılı okumak da hayatımın ikinci büyük şansıdır. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü 1984 mezunuyum. 1995 yılında başladığım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimime özel nedenlerle devam edemedim. Kaybımdır. Hukuk camiasının da kaybı olsun…

İlk öykü kitabım Kehribar Kadınlar (Alkım Yayınevi -2004), Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği tarafından Naci Girginsoy anısına ilk kitaplar arasında düzenlenen Öykü Yarışmasında “Seçici Kurul Özel Ödülü” aldı. (2004)

İkinci öykü kitabım Saçları Deli Çoruh’tur. (Gürer Yayınevi- Mayıs 2009)

Saçları Deli Çoruh, kitaplaşmadan önce henüz dosya halindeyken katıldığı iki öykü yarışmasında birincilik almıştı. Birgün Gazetesi’nin düzenlediği 2009 Reha Mağden Öykü Yarışması ve Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği 2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması birinciliği. Sonuçların gazetede duyurulmasının ardından Reha Mağden Öykü Yarışması’nın altı kişilik seçici kurulunda yer aldığı belirtilen isimlerden dördüne yarışmaya katılan dosyaların gönderilmediğini ve dosyaları kimin ya da kimlerin değerlendirdiği konusunda edebiyat çevrelerinde soru işaretleri oluştuğunu öğrendim. Yarışmayı düzenleyenlerin günlerce konu hakkında herhangi bir açıklama yapmamaları üzerine, dosyamın değer görüldüğü birincilik ödülünü, edebiyata gölge düşürmemek adına (kişisel olarak da öykülerim ve ismim üzerinde herhangi bir şüpheye tahammülüm olmadığından) geri çevirdim.

Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda kazandığım birincilik ödülünün ise yarışma

sonuçlarının açıklanmasından kırk gün sonra ve ödül töreninin yapılmasından 12 gün sonra, kabul edilemeyecek birtakım gerekçeler ileri sürülerek iptal edildiği duyuruldu. İki haftalık bir zaman diliminde “Saçları Deli Çoruh” ile ilgili yaşadığım bu iki anlaşılmaz örnekten sonra yine de erdem saydığımız bütün değerlerin alt üst olduğu günümüzde üzerimize karabulut gibi çöken sığlığın ve kirlenmenin edebiyatı ele geçirmeye gücü yetmeyeceğine olan inancımı korumaktayım. Edebiyat iyi de çevresi kötü mü demeli şimdi?

Üçüncü kitabım 11-15 yaş arası çocuklara yönelik “Renkli Türkçe Sinemaskop” (Koza

Yayınları-2011) ismini taşıyor.

Dördüncü kitabım yine çocuklara yönelik bir öykü kitabı. Koza yayınlarından çıktı. “Renklerin Oyunu” ismi…

Yeni kitabım bir çocuk romanı yine. Önümüzdeki günlerde yayımlanacak. Cengiz Aytmatov’un hayatını anlatan bir kitap olacak bu. Biyografik anlatı da diyebiliriz. “Beyaz Gemi Gelir mi Sence”

Öykülerim ve yazılarımın yer aldığı ortak kitaplar şunlar:

Kadın Öykülerinde Karadeniz (Sel Yayıncılık-2009) Kadından Sakıncalı-Sakıncalı Kadın Öyküleri Antolojisi (Şenocak Yayınları 2009)

Japon Şemsiyeleri (Kurgu Yayınevi 2010)

Geçmişi Silinen Kentler (Cumhuriyet Kitapları 2011)

Aynaya Gülerek Bak (Çocuk Vakfı Yayınları 2011)

Kıyıya Vuran Öyküler (Ürün Yayınları 2011)

Kadın Öykülerinde Doğu (Sel Yayıncılık- 2011)

Kadınların Ruh Acıları (Nezih-Er yayınları 2014)

Ankara’da yaşıyorum. Macahel Dergisi ile Türkçe ve Gürcüce iki dilde yayımlanan Pirosmani Dergisinin editörüyüm.

Söz KESMEK

Kına YAKMAK

Nikah KIYMAK

EMO İzmir Şube Kadın Komisyonu

Yazılı tarihin başlangıcından bu yana resmi tarih anlatılarının konusu savaşlar, antlaşmalar, devletler; öznesi ise erkektir. Bu anlatı içinde kadınlar yoktur veya marjinal temsillerle (cadı, fettan, histerik vs.) yer alır. Oysa toplumsal yaşamın sürebilmesi için harcanan emeğin çoğu kadınlara aittir. Ataerkil sistem, kadınları baskı ile kontrol altında tutarak, kadınların kendi yaşamlarına ilişkin özgürce karar almalarını, hatta en temel insan hakkı olan yaşam hakkını elinden alarak varlığını sürdürüyor. Aileyi kutsallaştırmak kadınları ev içi alanla sınırlamaya zorlar. Kadınların

ev içinde harcadığı emek doğal görevleri olarak görülerek değersizleştiriliyor ve adeta sömürülüyor. Aile üyelerinin bakım sorumluluğunu yaşam boyu üstlenmeleri bekleniyor. Toplumsal cinsiyet normları anneliği yüceltirken, kadınların anne ve eş kimlikleri dışında bağımsız özneler olabilmesini engelliyor.

Kadınlar eşit haklar ve özgürlüklerini elde edebilmek için iki yüz yıldır mücadele ediyor. Ülkemizde de dünyadaki kadın hareketine paralel olarak Cumhuriyet öncesinde başlayan kadın mücadelesi bugün de artarak devam ediyor. Kadınlar dergi, gazete ve

kitaplar yayımlayarak; konferanslar, atölyeler, çalıştaylar düzenleyerek; örgütler kurarak; cinsiyet ayrımcılığına, şiddetin ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına karşı dayanışma ve eylemlilikler geliştirdiler.

İzmir’de kurulu Kadın Yazarlar Derneği, yazı atölyeleri, kitap projeleri ve süreli yayınlarıyla kadın mücadelesi içinde yer alan bağımsız bir örgüt. Geçen yıl Kadın ve Aile/Evlilik konusunda bir kitap projesi gerçekleştirdiler. Proje kapsamında bir araya gelen kadınlar; kendi kadınlık durumları, kutsal aile, mahremiyet, ensest, zorunlu evlilikler konularında tartışmalar yürüttüler.

Tartışmalar sırasında günlük dilde sıkça kullanılan üç deyimin ne denli şiddet içerdiğinin farkına varmışlar:

Söz KESMEK Kına YAKMAK Nikah KIYMAK.

Kırk bir kadının yazdığı

öykülerden oluşan kitabın

adı böylece belirlenmiş. Kadınlar, mahremiyet kavramının yaşamlarında ne denli

kısıtlayıcı olduğunu ve neleri

örtbas etmeye yaradığını fark

ettiklerinden bu yana yazıyor;

seslerini birbirlerine ve tüm

topluma duyurmaya çalışıyor.

Kadın Yazarlar Derneği’nin bu

öykü kitabı, kadınların üstü örtülen yaşamlarını gün yüzüne

çıkarıyor. Kadınların sevdaları, annelikleri, kız çocukluk dönemi, şiddete karşı mücadeleleri öykülerde dile getirilmiş.

Baba evinde başlayıp koca

evinde devam eden kendini

var etme çabaları, öykülerde

akıcı ve sade bir üslupla dile

getirilmiş.

Sesimizi ve sözümüzü çoğaltmak dileğiyle....

Söz KESMEK Kına YAKMAK Nikah KIYMAK

Haz. Sevim Korkmaz Dinç. İzmir: Kadın Yazarlar Derneği, 2013.

Yazarlar: Buket Akkaya, Rana Arıbaş, Ferda Bozoklar Ardalı, Emine Azboz, Tülin Bektaş, Yayla Boztaş, İncilâ

Çalışkan, Türkan Çelik, Sevgi Çifter, Gülbin Aksu Demirhan, Sevim Korkmaz Dinç, Handan Deniz, Vicdan Efe, Nilgün Eser, Ümit Fatma Fırat, Yasemin Elban, Candan Genç, Serap Gökalp, Ayşen Göreleli, Meryem Gülbudak, Hülya Gülay, Müzeyyen Güler, Sedef Kandemir, Ela Kaplan, Emel Kayın, Fatma Kılıç, Gülsüm Koçak, Aliye Zorlu Mit, Gönül Ocak, Emine Topçuoğlu, Zuhal Özden, Gülsüm Öz, Figen Özbağcı, Hatice Elveren Peköz, Hülda Öklem Süloş, Emine Şimşek Emiral, Atiye Güner Tümüklü, Oya Uslu, Çevrem Yersu Erküçük, Kamile Yılmaz, Zekiye Yüksel.

KADIN KOMİSYONU İKİNCİ TOPLANTISI

KADIN KOMİSYONU BİRİNCİ TOPLANTISI

BİZDEN HABERLER

Elektrik Mühendisleri Odası 44. Dönem Kadın Komisyonu olarak ilk toplantımızı 28 Haziran 2014 tarihinde EMO Genel Merkez Binasında gerçekleştirildi. 43. Dönem’de komisyon olarak yaptığımız çalışmalara ilişkin kısa bir hatırlatma ve değerlendirmenin ardından komisyon başkanı, başkan yardımcısı ve ropörtörü seçilerek, komisyonun bu dönemde yapmasını hedeflediği konulara ilişkin görüşler paylaşıldı. 44.Dönemde yapacaklarımızı ve hedeflerimizi belirleyerek çalışma programımızı oluşturduk.

Komisyon Üyelerimiz; Özlem ÖZMEN (Adana), Sevda ELCEK-Cansel ASLAN-Emel AKPINAR-Nagehan ABACILAR (Ankara), Tülay KOÇÇiğdem IŞIKYÜREK (Antalya),

Eda YENİGÜL (Bursa), Eylem ÖLMEZOĞLU POYRAZ-Fatma Derya SEVİNÇLİ (Denizli), Armanç EŞİN-Neval ZÜMRÜT-Hüsnü Gül GÖK-Ruhşen KARDAŞ (Diyarbakır), Zeliha AZİRET-Bennur NADAR-Oya KİRAZ (Eskişehir), Fatma Filiz DEDEKURT-Burcu BOZKURT (Gaziantep), Beyza METİNFatma Zerrin AŞKAN (İstanbul), Hacer ÖZTURA (İzmir), Sezer KIZILKAYA-Hilal DANKAZ-Özgül GÜNEY (Kocaeli), Deniz ÇAM(Mersin), Aynur DOĞDAŞ AGİT-Ruhsar KAZAK (Samsun), Beril DEĞİRMENCİ (Trabzon), Gönül YALÇIN (EMO Genel Merkezi) olmak üzere 30 kadın üyeden oluşmaktadır. EMO Yönetim Kurulu adına komisyon çalışmalarından sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Erdal APAÇIK’tır.

Yaz döneminin bitmesinin ardından komisyonumuz ikinci toplantısını Eskişehir Şubesinin ev sahipliğinde 20 Eylül 2014 tarihinde gerçekleştirdi. EMO Kadın Komisyonu üyelerinden 16’ sının katılım sağladığı toplantıda, ajanda ve bülten yayımlanması ile kadın mühendislerin çalışma yaşamında yaşadığı sorunlara hukuksal destek sağlanmasına ilişkin fikir alışverişinde bulunuldu. Bülten için hazırlanacak

yazılara ilişkin görev dağılımı yapıldı. 2015 yılı Kadın Ajandası içeriğine yönelik konu başlıkları belirlendi. Komisyonumuz adına gündemden kaynaklı hızlı karar üretilmesi gereken durumlara ilişkin bir icap kurulu oluşturuldu. Bu doğrultuda komisyonumuz ilk açıklamasını ortaöğretimde başörtüsü serbestliğine ilişkin görüşünü paylaşarak gerçekleştirdi.

KADIN KOMİSYONU ÜÇÜNCÜ TOPLANTI

Komisyonumuzun üçüncü toplantısı 15 Kasım 2014 tarihinde Diyarbakır Şubesi’nde yapıldı. Kadın Bülteninin ikinci sayısının değerlendirmesi, üçüncü sayıya ilişkin görev dağılımının yapılması, Kadın Ajandası için derlenen içeriğin son halinin verilmesi gündemlerinin ardından 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin yapılacak etkinliklerin kararları alındı. Odamızın kadın çalışmalarına yönelik ilkeler ve çalışma yönergesi hazırlanması için TMMOB Kadın Kurultaylarının

41 kararlarının derlenmesine ve

8 Mart etkinliklerine yönelik çalışmalara başlanmasına karar verildi. Üçünçü toplantıya komisyonumuzdan 18 üye katılım sağladı.

Komisyonumuz toplantılarını 2 aylık periyodlarla yapmayı hedeflemektedir. Bir sonraki komisyon toplantısının Ocak ayı içerisinde gerçekleştirmesi planlanmaktadır.

25 KASIM KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELE GÜNÜ

25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde, Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Clandestina Hareketi’nin öncülerinden olan Patria, Minerva ve Maria Mirabel kardeşlerin sistem tarafından katledildiği tarihtir. Mirabel kız kardeşlerin, diktatörlüğün askerleri tarafından, tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledildikleri, utanç gününün ve insanlık ayıbının yıl dönümüdür.

1960 yılının 25 Kasımında, Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadının cesedi bulunur. Bunlar Mirabel kardeşlerdir. Ertesi sabah gazetelerde bu ölümlerin bir kaza sonucu meydana geldiğini anlatan haberler çıkar. Ama gerçek göründüğü gibi değildir. Mirabel kardeşler, ülkelerinde siyasal özgürlük için kararlılıkla mücadele ederek Latin Amerika’daki Diktatör Rafael Leonidas Trujillo’ya meydan okur. Bu yüzden diktatörlük tarafından zulme uğrayarak pek çok kez hapsedilir ve en son olarak da 25 Kasım 1960 yılında arabalarından zorla indirilerek tecavüz ve işkenceyle katledilirler.

Önce 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Da-

yanışma Günü” olarak kabul bırakma” olarak tanımlanan ların şiddete karşı mücadelesi

edilir. Daha sonra 1985 yı- kadına yönelik şiddet, yay- aslında sadece 25 Kasımlarda

lında, BM tarafından Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi İçin Uluslararası Mücadele Günü ilan edilir.1981 den bu yana dünyanın dört bir yanında kadınlar; toplumsal cinsigın ve sistemli şekilde bütün dünyada devam ediyor. Buna küçük yaşta evlenmeyi, çocuk doğurmaya zorlanmayı, erkeğe bağımlı hale getirmeyi, töre cinayetlerini, evde ve işdeğil her gün sürüyor. Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması, öncelikle devletin ve iktidarların sorumluluk üstlenmesi, ilgili tüm sivil ve

yet eşitsizliğine, erkek şidde- yerinde emek sömürüsünü de resmi kuruluşlarla işbirliği yatine, tecavüze, tacize, savaşa, eklemek gerekiyor.

parak, yaşamsal öneme sahip

ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı

Ülkemizde ise kadına yö- bu sorunun ortadan kaldırılkadın dayanışmasını örüyor, nelik şiddette gelinen nokta ması için gerekli sosyal poliseslerini yükseltiyorlar.

belli. Her gün 3 kadın, erkekler tikaların yaşama geçirilmesi

Şüphesiz ne Mirabel kar- tarafından öldürülüyor. Kadın- ile mümkün olacaktır.

deşler şiddete uğrayan ilk kadınlardı, ne

de kadın şiddeti son

buldu. Yaşadığımız

her anda; evde, sokakta, karakolda şiddet gören, tecavüze

uğrayan, taciz edilen sayısız kadın var.

“Kamusal veya özel

yaşamda kadınlara

fiziksel, cinsel veya

psikolojik acı, ıstırap

veren ya da verebilecek olan cinsiyete

dayanan bir eylem,

tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlükten,

ekonomik gereksinimlerden yoksun

“Belki de bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor, haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz”

(Maria Teresa Mirabel 1936)

“Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü”

(Minerva Argentina Mirabel

1926)

“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da”

(Patria Mercedes Mirabel

1924)

FİLM TANITIMI: KADININ FENDİ

Gönül YALÇIN

Kadının Fendi Londra’da 1968 yılında 50 bine yakın işçi istihdam eden Ford Fabrikası’ndaki kadın işçilerin “Eşit işe, eşit ücret” talepleriyle başlattıkları direnişi ve zaferi anlatan bir filmdir. Kadın işçiler otomobil koltukları için kılıf dikmektedirler ve izbe bir mekanda çalışmaktadırlar. “Makineciler” olarak adlandırılan kadın işçiler vasıfsız işçi muamelesi görmekte ve daha düşük ücret almaktadırlar.

Sendika temsilcisi olan Albert Passingham’ın kadın işçilere cesaret vermesi ile mücadele başlar. Kadınlar kendilerine yeni bir sözcü seçerler ve sözcünün, tüm taleplerini “sendika patronları” ile birlikte yöneticiler ile görüşmeye gitmesi kararlaştırılır. Sözcü olarak seçilen Rita evli, iki çocuk annesi, politik bilinci olmayan –diğer tüm kadın işçiler gibi- bir kadındır. Rita verilen mücadelenin önde gelen kahramanlarından olur ve bize tüm doğallıyla yaşanılanları resmeder.

Sendika bürokrasisinin kirli yüzü olan Monty Taylor’ın tüm engelleme girişimlerine karşı Rita sınıfın bir parçası olduğu gerçeğiyle hareket

eder ve doğru bildiği yoldan vazgeçmeyerek fabrika yöneticilerine söylenmesi gereken tüm gerçekleri söyler. Artık ok yaydan çıkmıştır. Kadınlar verdikleri mücadelenin haklılığına inanarak çıktıkları yoldan vazgeçmeyecek, direniş büyüyerek tüm ülkeyi saracaktır.

İlk başta fazla mesaileri boykot eden kadın işçiler daha sonra eylemlerini iş bırakmaya dönüştürürler. Evdeki eşleri , işteki çalışma arkadaşları , patronları ve siyasetçiler tarafından ciddiye alınmayan kadınlar

üretimden gelen güçlerini rağmen direnişle birlikte artık

kullanarak mücadeleyi bir erkekler de bu işleri devralçığ gibi büyütürler.

mak zorunda kalmışlardır.

Film bize 1968 İngiliz işçi sınıfının şanlı direnişinden bir kesit sunmakla kalmaz aynı zamanda kadın karakterlerin direnişle birlikte hayatlarında yaşadıkları dönüşümü de resmetmektedir. Artık eski kadınlar yoktur. Mücadele eden, inat eden, hayatı bölüşmek isteyen ve bunun için bedel verebilecek kadınlar vardır. Çalışmalarına rağmen ailedeki tüm sorumlulukların kadınlar üzerinde olması kabul edilmiş bir durum olmasına

Film bir zaferle sonuçlanır. Tarihte verilen diğer mücadeleler gibi gücün aslında nereden geldiğini tekrar resmeder bize.

Son Söz Yerine:

Tarihin günümüze ışık tuttuğunu bilerek yaşanan karanlık günleri aydınlık zamanlara çevirmek bizim elimizde. Umudumuzla, inancımızla… Tıpkı filmde olduğu gibi mücadeleyi yükseltme zamanıdır.

Kadının Fendi Orjinal Adı: Made In Dagenham Yönetmen: Nigel Cole Oyuncular: Rosamund Pike, Bob Hoskins, Miranda Richardson, Sally Hawkins, Daniel Mays, Richard Schiff, Matt King, Angus Barnett, Robbie Kay, Birgitta Bernhard, Joseph Mawle, Karen Seacombe, Mitchell Mullen, Phil Cornwell, Roger Lloydpack, Sian Scott, Stephanie Carswell, Thomas Arnold

SORULAR

NO SOLDAN SAĞA

Evliyken eşinin fiziksel ve cinsel şiddetine maruz kalan, boşandıktan sonra da devam eden tehditler sonucu devletten koruma talep eden,

ancak talebi yerine getirilmediği için 7 Aralık 2010’da eski eşi İstikbal Yetkin tarafından bıçaklanarak öldürülen, katilin müebbet hapis cezası almasıyla sonuçlanan dava sürecine pek çok kadın örgütünün müdahil olduğu, karar duruşması öncesinde pek çok ilde nöbetleşe

kadın eylemleri yapılan, kadına yönelik şiddetin simgesi haline gelmiş kadın.

1907-1954 yılları arası yaşamış, 6 yaşında çocuk felci nedeniyle bir bacağı engelli kalmış, 19 yaşında geçirdiği otobüs kazası sonrasında 32

kere ameliyat olmuş, yaşamı korseler, tedaviler ve ağrılar içinde geçmiş, özellikle yatağının tavanındaki aynaya bakarak yaptığı otoportreleriyle bilinen, ilk çalışması“Kadife Elbiseli Otoportre”olan, özel yaşamı ve Lev Troçki ile yaşadığı ilişki nedeniyle de sık sık gündeme

gelmiş Meksika Komünist Partisi üyesi kadın ressam. Sanatı sürrealist olarak tanımlanmış, ancak kendi bunu reddetmiştir. Ülkesinin yanı

sıra Amerika ve Fransa’da sergiler açan, La Esmeralda adlı sanat okulunda 10 yıl resim dersleri veren ve son tablosu “Yaşasın Yaşam” adlı

bir natürmort olan ressam, akciğer embolisi nedeniyle 13 Temmuz 1954’te hayatını kaybetmiştir. 2002 yılında sinemada Salma Hayek

tarafından canlandırılmıştır.

1953 yılında doğmuş, Oxford ve Harvard üniversitelerinde uluslararası hukuk ve diplomasi eğitimi almış, babası Pakistan devlet

başkanıyken askesi cunta tarafından idam edilmiş, 1988’de cunta devrildikten sonra yapılan ilk serbest seçimlerde başbakan seçilerek

bir müslüman ülkede seçilmiş ilk kadın başbakan ünvanını alan, ülkesindeki feodal düzene karşı mücadele ettiğğiiçin toprak zenginleri

tarafından sevilmeyen, Pervez Müşerref askeri darbesi sonucu 8 yıl sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan ve ülkesine döndükten sonra bir

seçim mitingi sırasında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden kadın politikacı.

1930 yılında Litvanya’lı Yahudi bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelen, 1970’li yıllarda San Fransisco’da Castro Bölgesi’ne eşcinsel

erkeklerin göçünün öncülerinden biri olan, cinsel yönelim ayrımcılığına karşı çalışmalar yapan ve Kaliforniya eyaletinde eşcinsel olduğunu açıklayarak belediye meclisine seçilen, 27 Kasım 1978 günü bir suikast sonucu hayatını kaybeden, beyazperdede Sean Penn tarafından

canlandırılmış eşcinsel aktivist ve politikacı.

Eşcinsel olduğu için ailesi tarafından 18 Temmuz 2008’de öldürülen ve ülkemizin “ilk eşcinsel töre cinayeti”ne kurban giden Ahmet Yıldız’ın

hikayesinden yola çıkarak arkadaşları Caner Alper ve Mehmet Binay tarafından çekilen, görselliğiyle de ön plana çıkmış, 5 Altın Portakal

ödülü kazanan, başrollerini Kerem Can, Giovanni Arvaneh ve Erkan Avcı’nın paylaştığı 2011 yapımı film.

YUKARIDAN AŞAĞIYA

1971 doğumlu, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirmiş, sokak çocukları, seks işçileri, travestiler gibi dışlanmış

gruplarla ilgili çalışmalar yapmış, Maskeler Gacılar Süvariler, Sürüne Sürüne Erkek olmak, Ülker Sokak: Bir Dışlanma Mekanı, Yolgeçen

Hanı gibi kitaplarında erkeklik, militarizm, politika ve toplumsal cinsiyet üzerine yazan, Amargi Feminist Teori ve Politika dergisinin kurucularından ve editörlerinden, Sokak Sanatları Atöylesi kurucularından olan, 1998 yılında PKK ile ilgili araştırma yaptığı için göz altına

alınan ve Mısır Çarşısı patlamasıyla ilişkilendirilerek 3 kez beraat ettiği halde 4. yargılamasında ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılan,

halen Berlin’de ikamet eden kadın sosyolog ve yazarımız.

“Susmamız oturmamız, hep boyun eğmemiz, hayatı seyretmemiz, istendi bugüne dek” sözleriyle başlayan, Güldünya Şarkıları albümünde pek çok ünlü kadın tarafından seslendirilen, kadın etkinliklerinin marşlarından bir haline gelmiş şarkı.

1908 yılında Paris’te yaşayan gelenekçi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş, Katolik Enstitüsü’nde Matematik ve Sainte Marie

Enstitüsü’nde Yabancı Dillerde Yazın eğitimi almış, Sorbonne’da Felsefe okurken Jean-Paul Sartre ile tanışmış, cinsiyet ayrımına maruz

kalarak onun ardından ikincilikte kalmış, 2. Dünya Savaşı sonrası arkadaşlarıyla birlikte Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı

politik gazeteyi çıkarmış, modern feminizmin kurucusu sayılan, kadın-erkek arasında “ötekleşme”ye vurgu yapan “Kadın: Efsane ve Gerçek”

makalesini yazan,“1949’da İki Cins adlı kitabını çıkaran,“kadın doğulmaz, kadın olunur”düşüncesini benimsemiş, kadınların da erkekler

kadar seçim yapabilme ve sorumluluk alabilme yeteneklerinin olduğunu savunmuş Fransız gazeteci ve yazar. Başlıca eserleri: Konuk Kız,

Belirsizlik Ahlakı Üzerine, İkinci Cİns, Mandarinler, Veda Töreni, Sartre’a Mektuplar.

1998’den beri gerçekleştirilen ve yürütücülüğünü üstlenmiş olan kadın derneğiyle aynı adı taşıyan, ülkemizin tek kadın filmleri festivali.

Uçan Süpürge Kadın iletişim ve Araştırma Derneği’nin Sabancı Vakfı desteğiyle 54 ilde sürdürdüğü, kadınların küçük yaşta evlendirilmesine karşı yürütülen farkındalık yaratma ve imza kampanyası.

İşsiz bir oyuncuyken kadın kılığına girerek rol aldığı dizinin popüler olması sonucu kariyerinde yükselen Michael Dorsey’in hikayesini anlatan, başrolünde Dustin Hoffman’ın oynadığı, ABD Ulusal Film Arşivi tarafından koruma altına alınan 1982 yapını Sydney Pollack filmi.

Bulmacanın çözümünü bir sonraki sayımızda yayınlayacağız. Kasım 2014