Elektrik Mühendisliği · Sayı 217 · Ocak 1975
RADYO - TELAVİZYONUN TOPLUMSAL ÖNEMİ VE TRT
Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 1975
- Sayfa
- 4
- Okuma süresi
- 14 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık
İlgili: Mevzuat ve hukuk, Toplum, demokrasi ve emek
Anahtar kelimeler
- TRT
- radyo-televizyon
- kamuoyu
- okuma yazma oranı
- yayın politikası
- gazete tüketimi
Özet
Yazar, radyo ve televizyonun toplumsal işlevini ve Türkiye'deki okuma-yazma ile medya tüketim rakamlarını karşılaştırarak TRT'nin devlet radyoculuğu statüsünü ve son bir yıllık yayın politikasını eleştirel biçimde değerlendiriyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
RADYO TELEVİZYONUN TOPLUMSAL ÖNEMİ ve TRT yemişçi tüm iktisatçı lar biri iği üyesi
RADYO TELEVÎZYONUN TOPLUMDAKİ YERİ 20. yüzyılın önemli buluşların dan radyo televizyon çağımıza damgasını vurmuş teknolojik bir gelişim aracıdır. Kitlelere git mede, kamuoyunun oluşturulmasın da, kitlelerin belirli yönde bi linçlendirilmesinde radyo ve te levizyonun ne denli etkin araç lar olduğu geçmişteki olaylarla kanıtlanmıştır. Bu iki önemli kitle haberleşme aracı, kullanım amaçlarına göre gerçekten çok et kin roller alabilir toplumda. Nitekim Almanya ve İtalya'da Hitler ve Mussolini kitlelere, son derece yanlış ve korkunç hedefler saptarken radyoyu pro paganda aracı olarak kullanmış ve bunda son derece başarılı ol muşlardır. Zaten bir toplumda radyo ve televizyonun; yayınla rı ile, izlediği yayın politika
sı ile geniş yankı uyandırması nın tek nedeni varlığının önem derecesidir.
Bu iki kitle haberleşme aracının önemi, elbette gelişmemiş, geri bıraktırılmış ülkelerde daha da fazladır. Ve bu ülkelerde radyo TV yayınları alabildiğine büyük bir görev ve sorumluluk yüklen miştir. Geri bıraktırılmış ülke lerde radyo ve TV yayınlarına niçin büyük görevler düşmekte dir? Olayı daha somuta indire bilmek için sorunu, ülkemiz açı sından incelemekte yarar vardır sanırız.
Önce, ülkemizde okuma yazma ora nı düşüktür. 1970 nüfus sayımına göre ülkemizde toplam nüfusun % 37'si okuma yazma bilmemekte dir. Ayrıca okur yazar oranının % 63 olarak belirlenmesi gerçek te yanıltıcıdır. Çünkü yapılan istatistiklerde yalnızca okur yazar olmak ölçüt olarak alın maktadır. Oysa eğitim dediğimiz olay, bilinci de içerir ve bu anlamda okur yazar oranı muhak kak ki Türkiye'de çok' daha dü şüktür. Kaldı ki bütün bunların dışında, okuma alışkanlığı da azdır ülkemizde. Bunun çeşitli sosyo ekonomik ve kültürel ne denlerine inmeks iz in olayı ger çeklikle saptayacak bazı rakam lara bakalım.
ADAM BAŞINA GAZETE KAĞIDI TÜKETİMİ (1964)
ABD Japonya Almanya Fransa Arjantin İtalya İsrail Yunanistan Yugoslavya Meksika SSCB Bulgaristan İspanya Kore Romanya Gana Mısır Türkiye Formoza Tayland Tunus Hindistan Pakistan Suriye
37,9 12,5
11,7 11,3
8 7,4 6,2 3,6 3 2,9 2,7 2,6 2,5 1,9 1,8 1,5 1,4
1,1 1 0,7 0,3 0,3 0,2 0,1
Kaynak: M.Aytur, Kalkınma Yarışı ve Türkiye, s. 107
Kitle haberleşme araçları içinde radyo TV ile birlikte önemli bir yere sahip olan gazete yayınları ile toplumun gelişimi ve kültü rü arasındaki ilişkiden kolay ca söz edebiliriz. Bu noktadan hareketle ulusların gazete oku ma alışkanlığını ölçmek ve kar şılaştırmak bir gösterge olabi lir. Çeşitli ülkelerin yıllık gazete kağıdı tüketimini gös teren aşağıdaki tabloda Türki ye'nin durumu hiç de iç açıcı değildir.
Değerlendirmelerimizi, daha ya kın zamana gelerek de sürdüre biliriz. .Önder Şenyapılı'nın "Cumhuriyetin 50. yılında Türk Basını" adlı araştırmasında, 1973 de Türkiye'de 400'ün üze rinde günlük gazete basıldığı ve günlük basım sayısının 2 800 000 dolayında olduğu a çıklanmıştır. Gelişmiş ülkeler de toplam basım sayısı ise şöy ledir:
SSCB ABD Japonya İngiltere Almanya Fransa
81 milyon 62 " 53 " 28 " 20 " 12 "
Yine SSCB, ABD, İngiltere, Al manya, Fransa, İsveç, Japonya, Norveç, Yeni Zelanda, İsviçre ve Danimarka'da her 100 kişiye 25 53 arasında gazete düşmek tedir. Oysa bu sayı Türkiye için yalnızca 8'dir. Gazete yayınları ile ilgili bu rakam lar, Türkiye'de genel olarak okuma alışkanlığının az olduğu gerçeğini doğrulamaktadır. Çünkü gazete okuma alışkanlığı bir ölçüde kitap okuma alışkan lığına da öncülük edebilmekte dir.
Soruna böylece baktığımızda, okuma yazma oranının düşük, o kuma alışkanlığının çok az ol duğu ülkemizde kulağa, kulak ve göze seslenen kitle haber leşme araçlarının işlev, görev ve sorumluluğu herhangi bir ge lişmiş ülke radyo ve TV sorum luluğunu çok aşmaktadır diye biliyoruz.
İkinci olarak, bilinmektedir ki, radyo ve hele televizyon dünyanın sayılı pahalı endüst rilerindendir; ister özel gi rişime ait olsun, ister kamu kuruluşu olarak düzenlensin büyük yatırımlara ihtiyaç gös teren teknik ve ekonomik bi rimlerdir. Televizyon reklam
için saniyesini 400 500 lira ya kiralayabiliyorsa, buradan kaba da olsa bir maliyet kav ramına ulaşılabilir. GSMH'sı (gayri safi milli hasıla) dü şük, kişi başına düşen milli geliri çok az olan Türkiye gi bi gelişmemiş ülkelerde halkın çok düşük gelirlerinden topla nan vergilerle, böylesine pa halı bir hizmet gerçekleştiri lirken; halka en iyi, en güzel, en doğru, en yararlı, en uygun yayını ulaştırmak kaçınılmaz bir görev, mutlak bir yükümlü lüktür. Ekranda ve mikrofonda boşa geçirilen her saniye; ya rarsız ve hele halk gerçeğine, ülke çıkarlarına aykırı kulla nılan her dakikanın sorumlulu ğu her an duyulmak zorundadır.
Radyo ve TV, halkın haber al masında, eğitiminde, kamu oyu nun oluşumunda çok etkin araç lar olduğundan, statüleri pek çok ülkede ve ülkemizde en üst yasalarca belirlenip dü zenlenmiş, kötüye kullanılma ması için gerekli güvenceler sağlanmış ya da sağlanmaya ça lışılmıştır. 1961 Anayasası, halk oyunu oluşturan ve açık layan kuruluşların yanlış iş leyişine engel olmayı, böyle ce hak ve hürriyetlere ağır darbeler vurmayı önlemek ama cıyla devlet radyosunun halkı yanlış yöne sevketmemesi için engelleyici hükümler getirmiş tir. Türkiye'de radyo ve tele vizyonun devlet radyo ve tele vizyonu olması, hukuki durumu nun en üst yasalarca belirlen mesi kendiliğinden olmamıştır. Bu, belirİi bir ihtiyacın so nucudur. 1960 devriminden ön ce radyo aracılığı ile kamu oyunun ne derece yanlış ve kö tü yönde oluşabileceği deney lerle görülmüştü. Ayrıca belir li temel ekonomik faaliyetler de devletçiliği ve devlet ön cülüğünü kabul eden anlayış; halkın temel çıkarlarından ya na bir yayın gerçekleştirme gö revini yükümlenen radyo tele vizyonu da, devlet denetimi al tında tutmayı görev bilmiştir. Çeşitli çıkar gruplarının söz cüsü olabilecek özel radyocu luk elbette gelişmemiş ülkeler açısından onarılamıyacak sakın calarla dolu olur. Bu nedenle dir ki, TRT devlet radyosu ol masının yanılıra, 9.6.1937 ta rih ve 3222 sayılı Telsiz Ya sasının ilgili hükümleri gere ği radyodifüzyon ve televizyon niteliğinde olan tesislerin
kurulması ve işletilmesi konu sunda da tekel hakkına sahip tir. Kısaca, devlet kitle ha berleşmesinda, halk eğitimin de ve kamuoyunun oluşumunda radyo ve televizyonun itici ve yönlendirici olmasını sağlama yönünde yasalarca belirlenen bir görev yüklenmiştir. Kanı mızca, devlet radyoculuğunun benimsenmesi olayının temelin de, radyo TV yayınlarına halk çıkarları, ülke gerçekleri doğrultusunda yön vermek ve düzenlemek kaygısı yatmaktadır.
SON BÎR YIL ÎÇÎNDE RADYO TV'NÎN YAYIN POLİTİKASI
Buraya kadar radyo televizyo nun önemi ve yerini genel bir yaklaşım içinde incelemeye ça lıştık. Acaba bu genel yakla şım çerçevesinde son bir yılın radyo TV yayınları nasıl değer lendirilebilir?
12 Mart baskı döneminden sonra TRT'de yönetim kadrosunda ya pılan değişiklikler doğal ola rak yayın politikasına da yan sımıştır. Başlangıçta yönetim kademelerince radyo ve TV ara sında kesin bir öncelik ayrımı yapılmış ve TV ön plana alın mıştır. Başlangıçtaki böylesi ne temel ve kesin bir tercih ise haklı olarak pek çok eleş tiriye uğramıştır. Gerçi.et kinlik açısından ele alındı ğında TV radyo ile kıyaslana mıyacak bir kitle haberleşme aracıdır. Ancak ülkemizde da ha pek çok köye elektrik ulaş mamışken radyonun görevini a deta bitmiş gibi görmek büyük yanılgıdır. Aksine radyoya, kırsal alandaki durgun halkı kültürel bakımdan harekete geçirmek, onları eğitmek, si yasal katılımlarını sağlamak yönünde büyük görevler düşmek tedir. Bu dönemde, gerekli ön koşullar hazırlanmaksızın TV' nin yayın saatleri ve yayın alanı genişletilmiştir. Yayın alanının genişletilmesi, daha geniş kitlelerin bu çağdaş a raçtan yararlanabilmesini sağ lamak açısından elbette alkış lanacak bir olaydır. Ne var ki, yayın saatlerinin nicel olarak artması yayının niteliğini ge rek teknik, gerekse öz açısın dan bozmuştur. Televizyonun pa halı bir araç olduğu gerçeğin den hareketle herşeyden önce yayının niteliği ve içeriği ü zerinde önemle durmak, iyi gü zel doğru programı, çok sayıda ama niteliksiz programa tercih
etmek gerekirdi. Tabii amaç, TV ve radyonun yayın saatleri ni, taşra politikacısı anlayışı içinde "şu kadar yol, bu kadar çeşme yaptırdım" dercesine art tırmak değilse !..
Ayrıca televizyona öncelik ta nıma tercihini haklı göstere bilmek için olsa gerek, yetki lilerce televizyonun 20 21 mil yon kişilik bir izleyici kitle sine seslendiği belirtilmekte dir. Bu rakam TV vericileri nin yayın alanı kapasitesi he saplanarak, bu alandaki nüfu sun toplamı kadar kişinin TV izlediği varsayımı ile elde edilmiştir .sanırız. Oysa bu konuda daha gerçekçi rakamla ra ülkemizdeki TV alıcı sayı sıyla ulaşılabilirdi. 1974 Ekim ayı sonu itibariyle ülke mizde 443 000 civarında ruh satlı televizyon vardır. Bir televizyonu ortalama olarak en çok 10 kişinin izlediğini düşünsek, izleyici sayısı 4,5 milyon civarında olur (üstelik ortalama 10 kişi televizyon i çin yUksek bir rakamdır. Çün kü TV daha çok kentlerin orta ve yüksek sınıfının sahip ol duğu bir araçtır. Bu aileler ise "çekirdek aile" t ip inde dir ve genellikle 3 6 kişiden oluşur). Ruhsatsız televizyon sayısının da ruhsatlılar kadar olduğunu kabul edersek iyimser bir görüşle sürekli televizyon izleyenlerin en çok 8 9 milyon dolayında olduğunu söyleyebi liriz ki bu daha gerçekçi bir rakamdır. Bu durum OECD'nin OECD ülkeleri ile ilgili eko nomik raporunda da açıkça gö rülmektedir. Üstelik OECD ra kamı bizim ulaştığımız raka mın çok altındadır.
OECD ÜLKELERİNDE 1000 KİŞİYE DÜŞEN TV SAYISI
ABD
Almanya İngiltere Fransa İsviçre Japonya İtalya İspanya Portekiz Yunanistan Türkiye
Sayı
299 298 227 222 222 191 132
40 10
Kaynak: Gün aydırı Gazetesi, 22 Aralık 1974
Yakın gelecekte TV alıcıları nın sayısının bugünkü hızla artmasını da bekleyemeyiz. Bu gün, TV alıcısı hâlâ pahalı bir araçtır ve fiyatı düşmedi ği takdirde potansiyel alıcı sı çok olamıyacaktır, çünkü TV yayın alanı artık Türkiye' nin gelişmemiş bölgelerine kaymaktadır. Bu bölgeler ge lir dağılımı ve gelir düzeyi açısından ülkemizin en kötü durumundaki bölgeleri olup, yüksek alıcı fiyatlarını kar şılayabilecek gelir düzeyinde ki aileler, ülke batısının ge lişmiş bölgelerine oranla daha az olacaktır.
Bu bulgulardan hareketle, TV' nin önemli olmadığını söylemek istemiyoruz. Aksine TV radyoya göre daha az kişxye seslense bile etkinliği sayesinde daha önemli görevi vardır. Fakat bugün ülkemizde eğitim ve kül tür açısından kent nüfusuna göre çok daha geride olan kır nüfusumuzun büyük çoğunluğu i çin ön planda olan radyo'dur. Onların bu ihtiyacı açısından da radyoya en az TV kadar, yer yer TV'den de çok görev düşer ve önem vermek gerekir.
TRT'nin son bir yıllık yayın politikası içinde ikinci altı aydan başlayarak radyo yayın larında da atılımlar yapılma ya ve radyonun da güncel olma ya başladığı görüldü.
Türkiye Radyolarıyla kuruldu ğundan bugüne rekabet eden, başka bir deyişle Türkiye Rad yolarının yayınlarını sabote eden bir "polis" ve "meteoro loji" radyosu olgusu vardır. Dolmuş plakçılığı dediğimiz toplumsal bir olay, TRT'nin geçmişteki yanlış yayın poli tikası sonucu en çarpık biçi miyle gelişmiş ve geniş halk kitlelerinde yoz bir zevkİh egemen olmasına yol açmıştır. Bu kültürü polis ve meteorolo ji radyoları temsil etmekte ve beslemektedir. Türkiye Radyola rı 1964 1971 arasında yayınla rında yaptıkları çeşitli deği şiklik ve yeniliklerle, bu rad yoların dinleyicisini kendine çekmeye çalışmış, fakat bunda pek başarılı olamamıştır. 1974' ün bu konudaki TRT anlayışı ise gerçekten çok düşündürücü ve iç karartıcıdır. Çünkü çok kolaycı bir yol seçilmiş, gerek TV ve gerekse radyolarda müzik yayın
larında her türlü estetik kay gıdan uzak, mevcut müzik dene tim kurullarının kararları hi çe sayılarak aynen polis rad yosu müzik yayın politikası benimsenmiştir. Gerekçe çok basittir ve dediğimiz gibi ko laycıdır. "Halk böyle istediği için böyle olmuştur". Ayrıca böylesi bir düşünce biçimi ve değer yargısı giderek söz prog ramlarına da yansımıştır. Ade ta magazin dergilerinin dedi kodu sayfası niteliğindeki söz programları, dinleyicisi ile iyi diyalog kurduğu gerekçe siyle en başarılılar listesi ne alınmıştır. Böyle bir poli tikanın benimsenmesindeki ge rekçe çok yönden eleştirilir. Bir kez, TRT'nin amacı halkı olduğu yerde bırakmak değil, halkı daha ileriye götürmek, geliştirmektir. Burada TRT, itici ve yönlendirici olmak durumundadır, zorundadır. Çün kü bilinmektedir ki, Türkiye' nin yapısal özelliklerinden do layı halkımızın büyük çoğunlu ğu eğitimsiz bırakılmıştır. TRT'nin amacı, bu geniş bilinç lendirilmemiş kitleyi iyiye gö türmek, bu kitleye iyiyi ve doğruyu kanalize etmektir. Kal dı ki, polis, meteoroloji ve hatta üs radyolarının çarpık yönde etkilediği dinleyici kit lesine TRT radyolarının düğme sini çevirtmek başka yollarla da sağlanabilirdi. Yazımız m başında, radyo TV'nin yasa ge reği TRT tekelinde olduğunu söylemiştik. İlerici ve dev rimci bir atılım, zararlı ve
yasaya aykırı olan bu radyola rın yasalara dayanarak kapatıl ması görevini yüklenmeli ve bu konuda bir kamuoyu yaratmalıy dı sanırız.
İkinci bir önemli yayın politi kası değişikliği ise, Günaydın, Kadln Saati gibi önemli bazı kuşak programların Türkiye Rad yolarından ortak olarak yayın lanmaya başlatılmasıdır. Tür kiye sosyo ekonomik, kültürel ve hatta iklim yapısı bakımın dan, doğusu ile batısı; güneyi ile kuzeyi arasında çok büyük farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle 1. Beş Yıllık Kal kınma Plan'döneminden başlaya rak, her plan döneminde böl gesel radyoculuğun gelişmesi gereği ve koşulları savunul muş, bu yönde çalışmalar yapıl mıştır. Bölge radyoculuğu il kesi herşeyden önce bir plan ilkesidir. Türkiye Radyoların da merkezi bir yayınla bütün Türkiye için yemek tarifi da hi yapılamıyacağı açıkken; Gü naydın gibi, Kadın Saati gibi bölgesel koşullara dönük olma sı gereken programların ne de rece başarılı ve etkin olduğu tartışmalıdır. Gerçi bu eleş tiriye TRT yetkilileri, "eski dönemde bölge radyoculuğu var mıydı? Merkezden yapılan yayı nın bantları belirli bir süre sonra bölgelere gönderilmek teydi", karşılığını vermekte dirler. Bu söylenen gerçektir. Ancak bu yanlış uygulama, zama nında en çok eleştirilen ve o
lanaklar elvermediği için baş ka türlüsü yapılamıyan bir uy gulama biçimiydi. Ve sürekli bu biçimin değiştirilmesi is tenir, bu konuda raporlar ve rilir ve bölgelerce bölge ger çeğine uygun olarak hazırlana cak program türleri önerilir di, özlem, iyi ve sağlıklı bir bölge radyoculuğuydu. Kal dı ki, bir yanlışın başka bir yanlışı yok edeceği de söyle nemez. Geçmişteki hatalı bir uygulama, başka bir yolla hem de daha pahalı olan bir yolla bugün tekrarlanıyorsa aynı de recede eleştiriye açıktır. Yi ne ilerici ve devrimci, Türki ye gerçeklerine dönük bir ya yın politikasının temel hede fi bölge radyoculuğunu, en iyi teknik ve personel olanakları nı gerçekleştirerek yürütme olmalıydı inancındayız.
Son olarak 1 Ocak 1975'den i tibaren başlayan TRT 1 TRT 2 olgusuna değinelim. Gelişmiş ba tı ülkelerinin radyoculuğunda çeşitli kanallarla farklı kül tür yapısında, farklı gruplara yayın yapıldığı bilinmektedir. Ve bu ülkelerin koşulları açı sından bu olay doğaldır, ola ğandır. Şimdi böy.le bir uygu lama batıdaki örnekleri ölçü alınarak Türkiye'ye de geti rilmiştir. Çağdaş radyoculuk anlayışı içinde böyle bir ge lişime temelden karşı çıkıla maz. Ne var ki, hiçbir geli şim de makro planda ülkenin ve mikro planda o kuruluşun koşullarından soyutlanarak düşünülemez, değerlendirile mez. Bir toplumda temel ter cihler belirlenmiş, kültür devrimi tamamlanmış ise, kişi lerin, gereksinmelerine göre farklı radyo istasyonları ara yacağı doğaldır. Ama henüz toplum bu aşamada değilse bu yönde sağlıklı tercihlerin o lacağını söyleyebilmek olanak sızdır. TRT 2'nin amacı sapta nırken, "bu programın dar bir seçkin azınlığa değil, her a landa bilgisini, görgüsünü ve kültürünü genişletmek isteyen topluluklara sesleneceği" ön görülmüştür. Bu yayının belir gin özelliği ise, söz program larının oransal olarak müzik programlarına göre yüksek ol masıdır. Yıllar yılı polis ve meteoroloji radyolarının din leyici gruplarını kendi yayın istasyonlarına çekemiyen TRT sonunda TRT 1 programının ya yınını, bu radyoların yayın düzenine yaklaştırmıştır. Aca
ba TRT 1 programını dinleyen geniş halk kitlesinin, % 60'a yakın söz programı yayınlanan TRT 2 programına kayması, bu yayını izlemesi nasıl mümkün olabilecektir? Amaç herkes is tediği programı dinlemesini sağlamak ise, korkarız ki, TRT 2'de yayınlanan programlar, a maçlananın aksine dar bir azın lığa, yalnızca konuyla ilgile nen azınlığa seslenecektir.
Meselenin mikro planda, kuru luş açısından değerlendirmesi ne gelince. Bu tür büyük atı lımlar teknik ve personel o lanaklarının geniş ölçüde art masıyla söz konusu olabilir. Çünkü TRT 2 hergün 16 saatlik bir yayın fazlasını getirmiş tir. Hem de yayının içeriği büyük araştırma, inceleme, derleme ve çalışmaya gereksin me gösterecek niteliktedir. 6 ay kadar önce TRT Genel Mü dürü TV'da yapılan bir toplan tıda yayın elemanlarının çok az olduğunu, mevcut muhabir, programcı, spiker ve teknis yenle yayının ancak ve çok güç koşullarla yürütüldüğünü be lirtmişti. Altı ay içinde tek nik olanakların arttırıldığını varsayabiliriz. Ne var ki, Rad yo TV yayıncılığı gibi gerçek bir uzmanlık dalı olan yayın mesleği dallarında altı ay i Çİnde eleman açığını kapatmak, yeni elemanlar yetiştirmek ol dukça güçtür. Mevcut yayın e lemanları ile yürütülen günlük politika ise bir yandan yayın cının tükenmesi, diğer yandan kaçınılmaz olarak uzun fakat değersiz dakikalarla dinleyi cinin boş yere işgal edilmesi dir.
SONUÇ
Bu dönem içinde TRT'nin, yayın larında bir yayın birliğine, yayın ilkelerinde tutarlı bir anlayışa kavuştuğunu söylemek gerçekten olanaksızdır. Geniş yayın saatleri içinde iyi prog ramların ülke çıkarlarına ve halkın gerçeğine uygun prog ramların hiç yayınlanmadığını söylemek vefasızlık olur. Hele pekçok kişinin dediği gibi, 12 Mart baskı dönemi yayın düze ninden sonra bugünkü yayın dü zenine bunca laf etmenin, çok sığ bir görüşle haksızlık oldu ğu bile söylenebilir. Ne var ki, burada büyük bir yanılgı yı belirtmemek daha da büyük haksızlıktır. TRT 1964'de ku rulmuş özerk bir kuruluştu.
Özerkliğin gereklerini kendi içinde yaşayarak ve uygulaya rak bulmaya çalıştı ve 1964 1971 döneminde bugüne oranla daha sağlıklı ve tutarlı bir yayın politikası tutturdu. Gerçi bu dönemin de hataları oldu. Fakat bugünkü yönetim ve politika yapılan bu hatala rı da göz önüne alarak çok da ha kısa dönemde çok daha iyi ye gidebilmeliydi. Fakat gü nümüzün politikası yaptığı çe şitli girişimlerde neredeyse geçmişi yok saydı. Ve de bü yük yanılgı, sürekli 12 Mart dönemi yayınlarından sonra, bugünkü yayın düzenine nasıl söz edilebilir diye dile geti rildi.. Bugünkü yayınlar hep 12 Mart dönemi yayınları ile kıyaslandı. Oysa 12 Mart ken di koşulları içinde bir ola ğanüstü dönemdir ve kıyasla malar için sağlıklı bir ölçü olarak alınamaz. Sanırız gerek TRT'deki yöneticiler, gerekse kamuoyunu oluşturmakla görev li basın ve TRT ile ilgilenen her kuruluş ve kişi bellekle rini biraz zorlayarak TRT ya yın politikasını 12 Mart bas kı döneminden önceki dönemle kıyas1amali ve o günün elve rişsiz koşulları ile bugünün çok daha geniş koşullarında yapılanları terazi kefelerine koymalıdır. Sözünü ettiğimiz kıyaslama elbette teknik açı dan değildir. Bu kıyaslama ya yının içeriği ile, özü ile, çoğulcu demokrasilerin gereği olan yayın politikası ile il gili olmalıdır.
özlenen odur ki, günlük yayın politikası ve kaygısından uzak laşarak uzun dönemde gerçekle şecek ilkeci bir yayın poli tikasının sağlan temellerini kurma yolunda planlı çalışma lar yapılsın. Gerçi uzun dönem için planlanan ilkeci yayın politikasının ürünleri hemen görülmeyebilir. Hatta bu ürün leri, tohumu atanların kendi si bile görmeyebilir. Ama uzun dönemde gerçekleşecek ilkeci yayın politikası, bozulmaz, sarsılmaz, güçlü temellere da yandırılırsa,'gelecekteki ü rün çok daha verimli, olgun, güzel, doğru ve sürekli ola caktır. Sonucun böylesine kök lü olması ise olayı gerçekleş tirenler kadar başlatanların da olaydan kıvanç ve övünç duymasını sağlayacaktır. Gele ceğin aydınlık Türkiyesi için böylesine ilkeye dönük çalış malara ihtiyaç olduğu açıktır.