Elektrik Mühendisliği · Sayı 246-247 · Haziran-Temmuz 1977
TÜRKİYE'DE TELEVİZYON YAYINLARININ NİTELİĞİ
Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 1977
- Sayfa
- 6
- Okuma süresi
- 19 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Haberleşme, telekomünikasyon ve yayıncılık
İlgili: Mühendislik eğitimi, Toplum, demokrasi ve emek
Anahtar kelimeler
- TRT televizyon yayınları
- dizi filmler
- yabancı yapım oranı
- Yay-Kur
- ideolojik araç
- kitle iletişim
Özet
Yazar, 1975 TRT televizyon yayın verilerine dayanarak Türkiye'deki televizyon yayınlarının egemen sınıfların ideolojik aracı olarak işlevini eleştirel bir bakışla inceliyor; yabancı dizi filmlerin ve Yay-Kur derslerinin niteliğini örneklerle tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
TtlRKİYEDE TELEVİZYON YAYINLARININ
NİTELİĞİ
Öner ölçerel
Günümüzde televizyon, kitle iletişim araçları içinde kit leleri etkileme, yönlendirme açısından birincil ölçüde önem li yer tutan bir üstyapı kuru mudur. Bu kurumun temel nite liği ise egemen (hakim) sınıf larca kullanılan bir ideolojik araç olmasıdır. Türkiye'deki televizyon yayınlarının çözüm lemesi yapılırken de, bu yayın ların, Türkiye'nin bugünkü alt yapısının ekranlara yansıması olduğu ve egemen sınıflarca bir ideolojik araç ve silah olarak kullanıldığı temel görü şünden yola çıkmak, değerlen dirmeleri bu çerçeve içinde yapmak gerekir. Türkiye'nin dı şa bağımlı, geri kalmış bir kapitalist ülke olma özelliği, tüm televizyon programlarında yansımasını bulmaktadır. Düzenin kapitalist olma nite liğinin sonucu olarak, televiz yon, burjuvazinin politik, ekonomik ve özellikle ideolo jik egemenliğinin sürdürülmesi amacına yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır. Burjuvazi, egemenliğini sürdürebilmek için kendi ideolojisini de yeniden öner Ölçerel, Eskişehir İTİ A, TV Enstisüsü.
üretmek zorundadır. Bu zorun luluğun yerine getirilmesi için, kitap, gazete, radyo gi bi kitle iletişim araçları içinde, aynı anda ve görece kısa bir süre içinde daha bü yük bir kitleye seslenebilen televizyon çok daha elverişli bir araçtır. Bir düşünür, bu olguyu "mesaj ve masaj" formü lüyle dile getirmiştir (1). Gerçekten de, ekranların ardın daki eller, kitlelerin beyinle rine yaptıkları masajlarla, kitleleri uyutma, sindirme ça bası içindeler.
Türkiye'nin ekonomik alandaki dışa bağımlılığı doğal olarak televizyon programlarında da görülmektedir. Gelişmiş, dışa bağımlı olmayan ülkelerde, % 5'den az olan yabancı yapım oranı, 1975 verilerine göre Türkiye'de % 35 dolayındadır (Çizelge 1 ) . TRT'den elde edi len veriler ışığında, yerli yapım olarak değerlendirilen hafta sonu programlarında ya bancı yapımların önemli bir yer tuttuğu düşünüldüğünde bu oran daha da yükselmektedir. Yerli yapımların çok büyük bir bölümü ise eğitsel ve kül türel nitelikten yoksundur.
Yayın tli rü
Haberler
Reklamlar
yerli Kültürel yabancı, belgesel
Müzik, eğlence
Diziler
Spor
yerli yabancı yabancı klasik dizi
Sinema
Tiyatro
Hafta sonu
Telespor
Çocuk
Okul programları
Süre saat.dak yüzde
335.02 14,3
126.52
5,4
283.03 12,1
116.07
5,0
220.37
9,4
99.58
16.53
0,7
Ub. 39
9,7
32.58
1,4
91.38
3,9
113.42
4,9
61.57
2,7
150.10
6,4
26,43
1,1
12.46
0,5
99.40
141.09
6,0
74.51
3,2
48.41
2,1
57.10
2,4
yerli
1535.35 65,7
Toplam
yabancı • 800.00 34,3
Çizelge 1. 1975 yılında TRT televizyonunda yayın türlerinin süreleri ve toplam yayın süresine oranları.
Ülkeler arasında televizyon programları alışverişi, sağlam temellere oturtulduğu sürece, karşılıklı bilgi, kültür, sa nat, düşün değişiminin gerçek leştirilmesi açısından yararlı dır. Ne ki, Türkiye için, bu ilişki tek yönlü işlemekte, yalnızca dışarıdan program alı mı yapılmakta, bunun karşılı ğında Türkiye'den dışarı hiçbir program akımı görülmemektedir. Öte yandan programların sağlan dığı ülkeler tümüyle ABD, Fede ral Almanya, İngiltere gibi ka pitalist ülkelerdir.
Aşağıda, süreleri ve işlevleri açısından görece ağırlıklı olan televizyon programlarının temel niteliklerini örnekler vererek incelemeye çalışacağız.
DÎZÎ FİLMLER
Televizyon yayınlarının, kitle leri burjuva dünya görüşüyle koşullandırmak yönünde kulla nılan en önemli öğelerinden bi ri de dış kaynaklı dizi film lerdir. 1975 yılında tüm tele vizyon yayın süresinin yaklaşık X 10'unu kaplayan bu diziler (Çizelge 1 ) , 1976 Ekim'inden sonra daha da artmış ve her gün bir yada iki dizi film televiz yon ekranlarında görünmeye baş lamıştır. Her dizi filmin ken dine özgü bir işlevi, izleyici üzerinde değişik bir etkisi vardır. Böylece, kitleler ide olojik ve psikolojik bir bom bardıman altında tutularak ko şullandır ılmaktadır.
Dizi filmlerdeki çoğu öğeler, kişiler ve olaylar gerçekdışı dır. "Uzay Yolu", "Uzay 1999", "Tatlı Cadı", "Sihirbaz", "Altı Milyon Dolarlık Adam" vb. prog ramlarla izleyici, gerçekdışı bir dünyaya sürüklenmek ve ger çek, güncel, çağdaş sorunlardan soyutlanmak istenmektedir. Böy lece, bu tür yapımlar, kitlele ri gerçek sorunlarıyla uğraş maktan alakoyan, içinde bulun dukları çelişkiyi örten birer araç olarak kullanılmaktadır. Dizi filmlerin hemen hepsinde doğaüstü, gerçekdışı yetenek lere sahip birer kahraman bu lunmakta ve bu kahramanı aylar ca televizyon ekranlarında gö rerek koşullandırılan izleyici giderek kendini onunla özdeş leştirmektfedir.
Toplumun üst katmanlarından ge len doktor, general, fabrika tör gibi seçkin kimseleri, ça lışkanlığı ve üstün zekası ile yakalayıp adalete teslim eden, basit giyimi ve yalın yaşantı sı ile bir Komiser Columbo;
kitlelerin hakim sınıflara kar şı duyduğu yada duyacağı kini frenleyen, bu sınıfların kar şısındaki düşünler için bir tampon işlevi gören; cinayet lerdeki en ince ayrıntıları yakalamakta en ufak bir zorluk çekmeyen, üstün ikna yeteneği ile, savunduğu kişileri ergeç kurtaran bir Avukat Petroçelli suçsuzların hiçbir zaman ceza landırılamayacağı izlenimini veren birer kahraman olarak gö rünmektedir. "Şehir ve Adam"ın kahramanı Tom Alkala da kenti nin her bireyi ve her sorunu ile gerçeküstü bir özveriyle ilgilenerek, yöneticilerin na sıl halk için çalıştığını, na sıl halktan yana olduğunu ka nıtlayan bir belediye başkanı olarak gözler önüne getirilmek tedir. Bu kahramanları ve olay ları Türkiye gerçeğine uygula
mak ne denli olanaksızsa, "Tat lı Cadı", "Genç Doktorlar", "Küçük Ev", "Sevimli Aile" vb. programlardaki mutlu, tüm so runlardan arınmış aile ve iş yaşantılarını, güncel olayları da toplumumuzda görmek o denli olanaksızdır. Amaç, kitlelere kapitalist düzenin ne kadar dü şüncel, sorunlardan uzak bir düzen olduğu izlenimini vermek, onları bu yolda koşullandır maktır.
Özellikle son zamanlarda ekran ları kaplayan bir başka dizi türü de polisiye dizi filmler dir. Bu tür dizilerdeki "kahra manlarımız", "toplum düzenini bozan" herkesi yakalamakta yada öldürmekte ve böylece "adaleti" yerine getirmektedir. Hiçbir suç cezasız kalmamakta, kurulu düzeni bozanların sonunun ne olacağı gözdağı verircesine sunulmaktadır. Bu açıdan, po lisiye diziler, burjuvazinin kendi ideolojik, ekonomik ve politik egemenliğini sürdürme si amacına yardım eden önemli birer öğe durumundadır.
Polisiye dizilerin son Zaman
Selçuk Demire!, Elektrik Mühendisliği Ocak 1975 ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ 246 247
larda ekranlarda bu denli sık yer almasının bir başka nesnel sonucu da, bu programlardaki cinayetlerle, ülkemizde faşiz min tırmanmak için kendisine basamak yaptığı sayısız cina yetler arasında bir ilişki ku rulması düşünüldüğünde ortaya çıkmaktadır. Diğer ülkelerde kurulu düzenin sınırları dışı na çıkanların öldürülmesinin olağan olduğu düşüncesi kitle lere yerleştirilmek istenmek te, bunun bizde de böyle olma sının olağan sayılabileceği so nucuna izleyici ister istemez sürüklenmektedir. Bu amaca yö nelmek öznel olarak düşünülme miş olsa bile nesnel olarak böyledir.
Hergün başka bir saldırı, ci nayet, kavga olayına tanık olan çocukların düşünce oluşumunda, bu tür yayınların ne denli kö r tü etkileri olabileceği ise başlıbaşına bir araştırma ko nusudur.
YAY KUR PROGRAMLARI
Bir Yay Kur postasında, amacı, "kalifiye işçilerin büyük bir bölümünün yurt dışında çalışma sı sonucu ortaya çıkan boşluğu dolduracak ara insan gücünü ye tiştirmek" olarak tanımlanan, oysa, yeterli sayıda yüksek öğ renim kurumu bulunmaması sonu cu ortada kalan yüzbinlerce in sanı çalıştıracak iş alanları nın olmaması nedeniyle, bu kim seleri geçici bir süre için de olsa oyalamak ve çağdışı dü şünlerle donatmak için televiz yon ekranlarına getirilen Yay Kur derslerinin bilimdışılığı ve ciddiyetsizliği de önemle incelenmesi gereken bir konu dur. Konunun önemini anlamak için, 17 Temmuz 1976 Cumartesi günü saat 14.00'de Prof.Sabri özbaydar'ın televizyondan ver diği "Zeka" konulu ruhbilim dersinden yaptığımız aşağıdaki uzun alıntıya bakmak yeterli dir. Alıntı, ders banda kayde dildikten sonra yapılmış ve kullanılan sözcükler ve nokta lamalar aynen ve eksiksiz ola rak yazıya geçirilmiştir.
Konuşmacı Gauss eğrisinden söz ettikten sonra şöyle devam eder:
"... şu halde zekanın tarifin den önce, mahiyetine girmeden
önce gelecek ders herhalde te mas ederiz bir parça böyle bir kolay anlaşılır sonuç verebilir bize. Bu örnekten meselâ inan madan çıkartabiliriz ki ve ön ceden söyleyebiliriz ki faraza 1976 yılında İstanbul'da 179 ± 15 cinayet işlenecektir. 77'de bu rakam biraz artabi lir tahminî olarak eğer normal bir daire içinde seçimler fi lan yapılırsa. Belki Ekim ve ondan öncesinde cinayetlerin bazı cinsinde düşme olacaktır tahminimiz bütün eski verilere göre. Ama rakamda düşme olma yabilir, mahiyetinde düşme ola bilir. Meselâ ekonomik sebeple cinayet yerine, kıskançlık se bebiyle cinayet yerine, bir ihtimal, genel seçimlerin çok yaklaşacağı zaman, belki poli tik sebeplerle işlenen cinayet ler de artabilir. Tabiî, bu ihtimal olarak söylüyoruz. + 15'ten maksat veya aynı za manda 15'ten, yani 179'tarı uzaklaşması ya 15 tane daha fazla olabilir en çok, yahut 15 tane cinayet daha eksik olabilir. Onun böyle olması ihtimali % 90'dır. Keza trafik kazalarından bu sene veya ge lecek sene aşağı yukarı aynı şey. Türkiye'de 3200 kişi öle cektir maalesef. Çünkü şartlar aynı kalmaktadır. Belki de kıs men artacaktır. 3200± 200 der sek daha isabetli olur. Ama ci nayet sayısının meselâ 2000 ol ması İstanbul'da 1977'de veya 76'da milyonda bir ihtimaldir. 4000 olması kaçta bir ihtimal oluyor? 2 milyon mu? 2 milyon da değil milyon kere milyonda birdir. Yani 4000 cinayet iş lendikten sonra aşağı yukarı rahatız demektir. Ondan sonra ki cinayet işlemi milyon kere milyonda bir ihtimale geliyor. Burda demek istediğimiz bu ta biat olayları, toplumsal olay larda, içinde insan olan olay larda da aynı sabitliği, fak törlerin ufak tefek değişmele rini hesaba katmak suretiyle göstermektedir ve biraz evvel söylediğimiz gibi hava raporla rından bile daha isabetli, sa bit bir durum ortaya çıkar. Böyle olunca acaba insanların zekalarını nasıl değerlendirip de böyle gruplar halinde ifade edebiliyoruz? Bu zeka testle rinden evvel de insanlar bir birlerini değerlendirirler. Za ten günlük hayatta da yaparız bunu. Birisinin hakkında çok zeki olduğunu söylediğimiz va
kidir. Yahut hele biraz şey ya pıyorsak onun zıttı kelimeler le, başka sıfatlarla belirtti ğimiz vakidir. Değil mi? Çok eskiden beri bizim toplumumuz da da bu farkına varılmadan yapılmıştır. Hem Türk olarak yapılmıştır. Meselâ meşhur ta rihteki Sokullu saraya alınır ken veya o devirde yetiştikle ri mektebe alınırken bir imta han. Onlara sordukları sorular dan biri, aklımda kaldığına göre, şöyle birşeydi: 2 çocuğa, aynı yaşta onlar o zaman işte aşağı yukarı çocuklar delikan lı olmak üzere yaşta. Oturtu yorlar bir sininin etrafına, pilav koyuyorlar içersine. Ge niş bir sini ve 2 çocuk karşı karşıya birer tane de kaşık vermişler. Ama kaşıkların sapı bir metreden fazla. Ucundan tutmak da şart. Hadi yiyin pi lavı demişler. Zor tabiî, ola cak şey değil çocuğun kolu ora ya kadar uzanacak değil. Bunun üzerine Sokullu halletmiş me seleyi ki bu da işte bugün ze kâ telakkimize uyan bir şey de ğil. Ani kavramayla orda. Ka şığın birini karşıdakine veri yor, birini de kendi alıyor. Hadi diyor sen bana yedir pi lavı, ben sana. ijart bozulmu yor, ucundan tutarak yediriyor. Değil mi? Burada o duruma uyan isabetli bir davranış, nihayet zekalı bir davranış diyebili riz. Aynı şeyi vaktiyle gemi cileri alırken filan da yapar larmış. Ufak tefek bazı soru lardan sonra özellikle rüzgarlı havada yaparlarmış imtahanı ve rüzgara karşı çevirip gemiciyi, nihayet pek okumamış filan çocuk tabii o zaman gemici dediğimizde. Tükür bakalım derlermiş. Eğer ge mici rüzgarı hesaba katarak bir tükürme yaparsa, bu biraz etra fından haberdar, şartları he
...yani 'tOOO cinayet işlendikten sonra aşağı yukarı rahatız de mekti r. .. (ps i koloj i dersinden)
saba katan bir düşüncesi var diye zeki kabul edilmiş oluyor. Bunu hesaba katmayan tabiî rüz gara karşı tükürdüğü zaman pek iyi olmayan bir sonuç çıkıyor ortaya. Demek istediğimiz emp rik olarak da insanlar böyle ayırdetmeler yapıyorlar."
... "Şimdi zekanın soyaçekimle ilişkisi var mı sorusu vardır. En çok ortaya çıkan sorulardan biri bu. Yani acaba insan zeka dediğimiz bu kabiliyetini do ğuştan mı getiriyor, yoksa çev renin etkisiyle mi zeki oluyor veya zeki olamıyor mu sorusu var. Bunlar için muhtelif şe kilde araştırma yapmak mümkün tabii. Birincisi bir kere zekî anne babadan doğmuş çocukları, tanınmış kimselerden adamakıllı zekilerden olmuş kimseleri ta kibedersek aile içinde bunların büyük bir kısmı, en az % 50'si olmak üzere hepsi başarılı iş ler, başarılı tahsil ve zekalı ca davranışlar göstermiş olu yor. Buna mukabil geri zekalı anne babadan doğmuş kimseler, onların takibedilmişlikleri de vardır zaman içinde, olanlardan meselâ 490 kişiden sadece 50 tanesi orta zekayı gösterebil miştir normal dediğimiz. Bütün geri kalanları ortadan aşağı ve bu zekanın yan vasıfları olarak davranışlara akseden vasıfları olarak da mesela suçluluk, in tibak edememek, ömrünü hapiste geçirmek vs. gibi şeyler. Fakat bir görüşe göre, iki ekstrem, iki aşırı görüş var burda. Me selâ Vatsen diyor ki: Bana 10 tane gelişigüzel çocuk verin küçük, 15 20 sene sonra onlar dan size istediğiniz insanları yetiştirmiş olayım. Mesela 2 tane avukat, 2 tane ilim adamı, 2 tane tüccar, 2 tane hırsız, 1 tane serseri yetiştirim size, başlangıçta eşit olduğu halde. Burada kastettiği şey onu ya pabilmekten, yani yapacağından değil, ama teorik olarak ileri sürmekten maksadı, demek ki bu çocuklara verdiğimiz etkiler, uyarımlar ne şekilde olursa on lar o şekilde bir yöne ulaşı caklar. Aksi takdirde, doğuştan getirdikleri vasıflar söz konu su değil manası çıkmaktadır. Onun içindir ki, meselâ teori lerine uyduğu için demirperde memleketlerinde zeka testleri yoktur. Çünkü teorinin prensi biyle çatışmakta, değil mi? Hem mutlak değişiklikten bah sedeceksiniz, hem de onları sonra derecelerine göre ayır
IV [MPMALİ1Nİ
Bugün dünyada televizyon programlarının dengeli bir akımından söz edilemez. Tek yönlü bir akım var, büyük ve zengin ülke lerden fakir ve az gelişmiş ülkelere doğru bir akım. Ekonomik bakımdan uydu durumunda olan ülkeler, genellikle bu akımın alanında kalıyorlar. UNESOO üç yıl önce "Televizyon akımı tek yönlü müdür?" adlı bir yapıt yayımladı . O araştırmada dünyadaki bu düzensizliğin ve dengesizliğin çok canlı örnekle» ri veriliyordu. O zamandan bu yana televizyon akımlarındaki dengesizlik pek değişmedi. Bu gün dünyada bir televizyon emperyalizminden söz edilebilir. Bunu "multinational" veya "transnational" denen "çok ülkeye yaygın ortaklıklar" yarat mıştır. Televizyon programlarının üretimi ve dağıtımı bun ların tekelindedir. Bu ortaklıklar bir yandan muazzam kazançlar sağlarlar, bir yandan da kendi politikalarını, doktrinlerini, kültürlerini bütün ülkelere yaymaya çalışır lar. Bugün dünyadaki televizyon seyircilerinin sayısı bir milyarı aşmıştır, düşünün bu insanlar üzerinde yaratılacak etkileri.
Televizyon programı üretimi alanında en büyük üretici ülke Amerika'dır. Amerika'nın öteki ülkelere sattığı program ların yıllık süresi 150 bin saati aşar. Dışarıya satılan İngiliz televizyon programlarının süresi 30 40 bin saat kadar dır. Sonra 20 bin saatle Fransa ve Japonya, 6 bin saatle de Almanya gelir.
Amerikan televizyonlarında yayınlanan programların yüzde 98'i yerli yapımdır. Bu oran Çin'de yüzde 99, Sovyetler Birliğin de yüzde 95, İngiltere'de yüzde 87, Fransa'da yüzde 81, Almanya'da yüzde 75 kadardır.
Buna karşılık Guatemala, Yeni* Zelanda, Malezya, Singapur, Nijeria, Zambia, Uruguay televizyonları yüzde 60 80 oranında dışardan getirilen programlarla yayın yaparlar, öteki ülke lerin televizyonlarındaki yabancı program oranı, devletlerin bağımsızlık endişelerine göre yüzde 30 60 arasında değişir. Türk televizyonundaki yabancı yapım oranı da yüzde 50 60 dolayındadır.
Amerika'nın sattığı programlanıl yüzde 90'ı eğlence prog ramlarıdır. Haber ve belgesel film satışlarının oranı yüzde 10'dur. Eğlence programlarının yarısı dizi filmlerdir, yarısı da uzun metrajlı filmler... Amerikan dev ortaklıkları dışa rıya satılan televizyon programlarından yılda 100 milyon
mak. Ama fiilen tam öyle olmu yor tabiî. Onların mesela ge lişmiş memleketlerinden birin de 1000 tane özel surette açıl mış okul var. Eee bu 1000 tane çocuğu nasıl seçmişler. Gene muayyen imtahanlarla. 0 imta hanlar nedir? Başarı soruları ve dönüp dolaşıp zeka soruları nı ihtiva eden şeyler olmuş oluyor. Diğer bunun zıttı gö rüş ise gene politik sebepler le ilmi olmaktan uzaklaşan gö rüş. Bunlar da bazı milletle rin, bazı ırkların özellikle
doğuştan gelen sebepler olduğu için çok daha yatkın olduğunu, üstün olduğunu ileriye süren görüşü müdafaa ediyorlar. Hat ta onlardan birine göre eski den meşhur ilim adamı olan me sela Yenşe göre ki bu politi kaya ucu dokunan açıklamaları na girdikten sonra tabiî artık ilim adamlığı kalmamış oluyor, ilimle politika bağdaşmıyacağı için. Hayvanların bile bazı bölgelerde, meselâ Kuzey Avru pa'da çok daha zekî olduğunu, Güney'e indikçe aptallaştıkla
dolar sağlarlar. İngiltere'nin dışarıya sattığı programların üçte ikisi eğlence programıdır... İngiliz firmalarının yabancı ülkelere sattıkları TV programlarından gelirleri 1975'te 40 milyon dolara yaklaşmıştır. Amerikanın yılda 150 bin saatlik program ihracına karşılık Eurovision'un yıllık dağıtımı 1200 saat kadardır.
Yani, görüyorsunuz, dünyada tek yönlü bir TV akımı vardır. Bu da çok ülkeye yaygın dev ortaklıkların tekelindedir. Bu programlar yüzde 90'a yakın bir oranda eğlenceye yöneliyor. Eğitici programların oranı çok çok düşüktür. Eğlence program ları genellikle seyircinin dikkatini başka yönlere çekmeye ya nyor. Tatlı tatlı uyutuyorlar seyirciyi. Yerli yapımlar gelişmiyor. Toplumsal içeriği olan yapımlar ise hiç yer almı yor yayın programlarında. Dışarıdan alınan programlar yerli yapımlardan bazen yüz kez daha ucuza geldiği için yayıncılar bunları seçiyorlar. Bu yüzden programlar zararlı bile oluyor.
Amerikan dev örgütü RCA'nın bir kolu olan NBC televizyon örgütünün hazırlattığı Bonanza'yı 350 milyon kişinin izlediği ni biliyorsunuz. Sosyalist ülkelerin dışındaki bütün ülkelerde yayınlanan sayısız dizi filmler var: Virginia, Pleyton Place, Dr. Kildare, Abbot and Castello, The Ascent of Man, The Ovedin Line, Sekizinci Henri'nin 6 Karısı... Bunlar 60 70 ülkede birden gösteriliyor. Bir kültür egemenliğine yol açıyor bu programlar. Bazen de bir kültürsüzlüğe. Dünya bir bakıma McLuhan'ın belirttiği gibi "küresel bir köy" durumuna geliyor. Dünyayı fcek kültür, tek haber, tek tip insana doğru iten bir eğilim var. Gelenekler, özellikler , kişilikler yok oluyor. Peki ne yapmalı? Ülkeler arasında kültür barajları kurup dışa rıyla ilişkileri keserek kapalı kültür düzenlerine mi yönel meli, yoksa, başka ülkelerin kültürlerini tanıyıp daha anla yışlı, daha hoşgörülü, çok yönlü bir dünyaya mı gitmeli? Bütün sorun bu dengeyi kurabilmekte.
Batı dünyasında uzun yıllar yalnız özgür haber akımlarını sağ lanması üzerinde durulmuşta. Son yıllarda, üçüncü Dünya ülke leri uluslararası alanlarda ağırlıklarını ortaya koymaya baş layınca durum değişti. Genç ülkeler dengesiz akımların eşit sizliklere yol açtığını, eski sömürgeci düzenin bundan yarar landığını ortaya koydular "Uluslararası yeni haberleşme düzeni" diye ortaya yeni bir deyim atıldı. Şimdi biz bu yeni düzenin uygulanmasını isteyen ülkelerin çabalarına ortak oluyoruz. Bu da haber ajanslarında, radyo ve televizyonlarda yeni bir düzeni gerektiriyor.
(Hıfzı Topuz'la Konuşma, Milliyet Sanat Dergisi, 18 Şubat 1977, sayı 219)
rını ileri sürecek kadar ileri gidiyor. Tavuklarla yaptığı tecrübeler var. Ama o tecrübe ler, kendi istediği sonuçlara götürür tarzda şartları veya yorumları olan tecrübelerdir."
Konunun bilimden ne denli uzak bir biçimde ele alındığının yanısıra anlatımın bozukluğu, dil yanlışlıkları tartışma ge rektirmeyecek ölçüde ortadadır. Anadildeki yanlışlıklara, an latım bozukluklarına Türkçe derslerinde de rastlanması, Yay Kur'un niteliğini daha da
açıkça gözler önüne sermekte dir. Bu kez de 25 Haziran 1976 günü saat 22.00'de radyodan verilen bir Türkçe dersinden yapılan aşağıdaki kısa alıntı ya bakalım (2) .
"... Burada iki misalle sadece konuyu kapatabiliriz. Meselâ L sesi sedalı bir sestir. 1 se si sedalı bir sestir. Buna mu kabil Ç sesi sedasızdır. T sesi sedasızdır. T sesi sedasızdır... Demek ki sesler esas itibariyle iki renktedir. Sedalı ses tel lerini seda ses tellerinden
seda alarak duyulma renkleri
ni ses tellerinden temin eden
sesler sedalı sesler, sedala
rını çarpma ve sürtünmeden
alan sedasız sesler. îşte bu
iki büyük grubu ayırma vazife
si ses cihazında ses telleri
ne verilmiştir. Demek ki, ses
telleri sedalı seslerin çıka
rılmasında onların sedasını te
min eden titreşimleri meydana
getiren ses organımızdır ki,
ancak bu sayededir ki insan se
sinin rengi tayin edilir. Ayrı
ca seslerin alçaltılıp yüksel
tilmesi yine bu titreşimlerle
ilgilidir. "..." Ses tellerin
den sonra önemli olan ikinci
mühim nokta karşımıza çıkar.
Bu küçük dildir
Aşağı doğ
ru sarkan bir et parçasıdır ve
adına küçük dil adını veririz."
Türkçe dersi işte böyle bir Türkçe ile Yay Kur öğrencile rine öğretiliyor !
DİĞERLERİ
Televizyonda yayınlanan öteki programlar da, kitleleri burju va dünya görüşüyle koşullandır mak, Türkiye'nin güncel, somut sorunlarından soyutlamak amacı na yönelik olarak hazırlanmış yada bu amaç doğrultusunda dı şarıdan getirtilmiş türdendir.
Yarışma programları, yarışma cıların kültür düzeylerini ölç mekle uzaktan yakından ilişkisi olmayan soruları içeren ve bi rer genel kültür yarışması ol maktan çok, kitleleri kaderci liğe yönlendirmek amacıyla hazırlanmış "piyango" niteli ğindeki programlardır. Aşağıda ki alıntılar, TRT ilgilileri nin, genel kültürden neyi an ladıklarını ve hangi soruları bilenlerin kazanmış sayıldığını göstermesi açısından sanırız ilginç birer örnektir:
Evinizde, salona girdiğiniz de göreceğiniz en az 20 eşya yı sırayla sayınız (Sıra Siz de);
Bayern München'de oynayan Türk futbolcusunun soyadı (06 Soruyor);
Ege bölgesinde kaç il vardır (Sıra Sizde);
Montreal olimpiyatlarına ka tılan bayan tramplencimizin adı (06 Soruyor);
Maskeli ve garip giysilerle
sermaye trt'den nasıl yaytn istiyor?
«TRT yayınlarında özgürlükçü demokratik ilkelerin zararlı cere yanlara karşı gerektiği gibi savunulduğunu iddia etmek güçtür. Haber yayınlarında ve açık oturumlarda aşırı sol görüşler a ğırlığını hâlâ hissettirir durumdadır.
TRT bazen tarihî gerçeklere uymayan yanlış ve yanıltıcı ifade lere de yer vermekten kendisini kurtaranamıştır. TRT1de dil anarşisi devam etmektedir. Resmi yayın yapan bir kuruluşun dinleyici topluluğunun kulağına hoş gelmeyen kelime lerden ve ifadelerden kaçınması ve buna büyük dikkat gösterme si gerekir.
TRT'nin bilgi ve tecrübe birikimi ile yayanlarını daha zevkli ve kaliteli hale getirmesi gerekir ,
Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği, İktisadi Rapor, 1976 (s.428 429)
ründürülmüş, bunun sonucu ola rak, belirli bir sorunun tartı şıldığı değil, bu sorunun bur juva dünya görüşü doğrultusunda nasıl değerlendirildiğini anla tan birer hikâye durumuna geti rilmiştir.
Tüm bu programların kitleleri uyutma işlevini tam olarak ye rine getirmediği düşünülmüş olacak ki, son yıllarda cumar tesi ve pazar günleri de hafta sonu programlarıyla donatılmış tır. İçerikten, kitlelere vere cek bir iletiden yoksun yabancı yapımı bir filmle başlayan, gü nün spor karşılaşmaları, dizi filmler "show" programları, yarışmalarla süren bir pazar günü programı sonunda izleyici nin hiçbir olumlu kazanımı ol mamakta, saatleri boş yere har canmış olmaktadır.
şarkı söyleyen ses sanatçıla rının kim olduğu (06 Soruyor);
İR hangi ülkenin uluslararası plakasıdır (A1dan Z'ye);
Türk Milli Futbol takımının Malta maçında kaç gol attığı (A'dan Z'ye).
Bu örneklere, yanında diş fır çası, ayakkabı çekeceği vb. olanların yarışmacı olmaya hak kazandığı ve yarışmacının ya rışma sunucusu ile bir tür ku mar oynayarak, ya seçtiği kutu daki hediyeyi yada yarışma su nucusunun birbiri ardısıra önerdiği hediyelerden birini yeğlediği "Tele Kutu" yarışma sını; özdeş sayıların bulundu ğu her iki kutuyu bulanın, so nunda kaşar peyniri yada bir kutu beyaz peynir kazandığı "Dolmuş" programındaki yarışma yı ve hayvan taklitlerini en iyi yapanların, Kuzey yada Doğu Anadolu lehçesini en iyi taklit edenlerin finale kaldığı "Gülü nüz Güldürünüz" adlı yarışmayı ekleyebiliriz. Sanki bugünün Türkiye'sinde düşün, san'at, ekin, eğitim alanlarında bilin mesi gereken başka bir şey yok muş gibi, yarışmacılara bu den li ciddiyetten, bilimsellikten uzak sorular yöneltilmekte ve bunun da ötesinde yarışmaları ekranlardan izleyenlerin de ev lerinde kendi aralarında yarı şabilecekleri hemen her prog ramdan önce hatırlatılmaktadır.
Türkiye'nin güncel sorunlarının ele alındığı programlar ve tar tışmalar ya ekranlarda yer al
mamakta yada sorun tümüyle yan lış, saptırılmış boyutlar için de ele alınmaktadır. Bir "Forum" programında sorun, "nesiller arasındaki düşünce farkı" biçi minde konulmuştur. Düşünce far kının, dünya görüşleri arasında değil de, nesiller arasında ol duğu biçiminde gündeme getiril diği bir tartışmada sorun daha başından çarpıtıldığından, tar tışma sonuna değin de çarpık, saptırılmış bir çizgide git mektedir. Konusu sansür olan başka bir "Forum" programında da, sorunu üretim ilişkileri açısından ele alan bir tartış macı, programın yöneticisi ta rafından susturularak, konunun can alıcı noktasının kitlele rin gözleri önüne serilmesi en gellenmiştir. Güncel birer so run olan "konut sorunu", "hava kirliliği sorunu", "deprem so runu" ise yalnızca bazı kişi lerle karşılıklı konuşmalar yapılarak ve bazı sayısal bil giler verilerek geçiştirilmek te, sorunu çözümleyecek somut önerilere, araştırmalara hiçbir biçimde yer verilmemektedir.
Açık oturumlarda da durum bun dan farklı değildir. TKT'nin haber politikasına ilişkin açık oturuma sermaye sınıfı yanlısı gazetelerin temsilcileri, "ya bancı sermaye" konulu açık otu ruma ise yalnızca dört sermaye örgütü temsilcisi çağrılmış tır. Açık oturum adı altında sunulan bu programlar, gerçek te, "sermaye sınıfına açık, de mokratik, ilerici güçlere kapa lı" birer oturum niteliğine bü
SONUÇ
Olumlu, tutarlı, bilimsel bir televizyon yayın politikası ancak emekçilerden yana bir ik tidarın başa geçmesinden sonra olanaklıdır. Bu bakımdan tele vizyon sorunu da diğer kurum lardan soyutlanmış olarak de ğil, iktidar sorunu ile birlik te ele alınmak gerekir.
Bugün televizyon yalnız gerici kadroların değil, aynı zamanda çağdışı, bilimdışı, uyutucu ya yınların da işgali altındadır.
Bugünkü televizyon yayın poli tikasının çözümlemesini yapmak tan daha önemli olan görev, Türkiye toplumunun tarihi ge lişiminin bugünkü konumu göz önüne alınarak, kitleleri bi linçlendirici, eğitici, düşün dürücü, ilerletici işlevleri olan bir yayın politikasının programını hazırlamaktır.
KAYNAKLAR (1) M.Mac Luhan'dan a l ı n t ı y ı ya pan: A t i l l a Dorsay, "TV'de Sinema; Y a r a t ı c ı l ı k t a n yok sun y ö n e t i c i l e r ve sansür nedeniyle en olumsuz dönem deyiz", Milliyet Sanat Der g i s i , Sayı 219, 18 Şubat 1977, s.12 (2) Tahirgil, Ş., Cumhuriyet G a z e t e s i , 14 Temmuz 1976, s.2
2 86