Elektrik Mühendisliği · Sayı 460 · Mart 2017

ERDOĞAN ANAYASASI’NIN DEMOKRASİ SİYASET ve TOPLUMSAL YAŞAM ÜZERİNDEKİ OLASI ETKİLERİ

Oğuz Oyan

Toplum, demokrasi ve emek Görüş ve değerlendirme

Yıl
2017
Sayfa
5
Okuma süresi
18 dk
Görüntülenme
0

Konu

Toplum, demokrasi ve emek

İlgili: Mevzuat ve hukuk

Anahtar kelimeler

  • Anayasa değişikliği
  • referandum
  • 16 Nisan 2017
  • başkanlık sistemi
  • güçler ayrılığı
  • Yüce Divan

Özet

Yazar, 16 Nisan 2017'de halkoyuna sunulacak Anayasa değişikliğinin parlamenter sistemi ve güçler ayrılığını ortadan kaldırarak tek adam yönetimine yol açacağını, Meclis'in denetim yetkilerini büyük ölçüde budayacağını ayrıntılı biçimde eleştirmektedir.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

Prof. Dr. Oğuz Oyan Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanı; emekli öğretim üyesi ve milletvekili

Meşrutiyet anayasalarından beri varlığını sürekli koruyan Bakanlar Kurulu yani Meclis’e karşı sorumlu hükümet yapısı ortadan kaldırılmaktadır.

Öncelikle bu yazının başlığının Anayasa değişiklikleri için yapılacak halkoylamasının sonucunun “Evet” çıkacağını peşinen kabullenmekle bir ilgisinin olmadığını belirtelim. Bu yazıyı, bir bakıma, 16 Nisan 2017’de yapılacak referandumda niçin “Hayır” denilmesi gerektiğinin -eğer hâlâ gerekliyse- ilave bir gerekçesi olarak okumakta yarar vardır.

1- Demokrasi Kantarı

Bir anayasa değişikliği, kimi anti-demokratik öğeler içeriyor olsa bile, eğer bir anayasal hukuk düzeninin içinde kalmayı öngörerek yapılıyorsa bunun tahribatı telafi edilebilir cinsten olacaktır. Ama eğer bir anayasal hukuk düzeninin dayanması gereken güçler ayrılığı ilkesinin özünü ortadan kaldıran ve daha da önemlisi güçleri bir kişinin elinde toplayan bir yapı tasarlıyorsa, ortaya çıkan yeni hukuk düzenini artık bir anayasal hukuk düzeni olarak tanımlamak mümkün olamayacaktır.

Birinci önermeye uygun olan değişiklikler, en radikal biçimiyle, 1961 Anayasası’nda anti-demokratik yönde değişiklikler yapan 1982 Anayasası ile yapılmıştı. Ancak 1982 Anayasası’nın bile tahribatlarını onarmak mümkündü ve nitekim daha sonra 17 kez yapılan değişikliklerle Anayasa’nın 117 maddesiyle (genellikle olumlu yönde) oynanmış ve 1982 Anayasası nispeten daha demokratik bir mecraya sokulabilmişti. Bugün halen yürürlükte olan Anayasa, 1980 Darbesi’nin izlerini taşımakla birlikte ondan önemli ölçüde uzaklaşmıştır.

HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR

İkinci duruma uygun düşen Anayasa değişikliği ise şimdi halkoyuna sunulacak olan Erdoğan Anayasası’dır. Ortada 18 maddelik sınırlı bir anayasa değişikliğinden çok, Anayasa’nın toplam 177 maddesinden 79’uyla şu veya bu şekilde oynayan bir “yeni” anayasa oluşturma girişimi vardır. (Bkz. Ali Rıza Aydın’ın bu sayıdaki makalesi). Sonuca ulaşmış önceki 17 girişimde gerçekleştirilen madde değişikliklerine kıyasla henüz sonuca ulaşmamış bu 18. girişim -eğer gerçekleşirsebir seferde en çok değişiklik yapma rekorunu ele geçirecek gözükmektedir.

Ama ortada nicelikten ötesi vardır ve asıl önemli fark da buradadır. Yeni girişim, 140 yıldır denenen ve geliştirilen parlamenter sistemi yok etmek üzere tasarlanmıştır. Bu anayasa tasarısı, güçler ayrılığı ilkesini tarihe gömmektedir. Yargı ve yasamanın tek bir kişinin yönetim tarzına göre şekillenmesi gibi demokratik işleyişi tümden tahrip eden değişiklikler yanında, yürütmenin bile kendi içindeki hiyerarşisini ve yetki/sorumluluk paylaşımlarını yok etmektedir. Meşrutiyet anayasalarından beri varlığını sürekli koruyan Bakanlar Kurulu, yani Meclis’e karşı sorumlu hükümet yapısı ortadan kaldırılmaktadır. Cumhurbaşkanı; Başbakan’ın ve Bakanlar Kurulu’nun tüm yetki ve güçlerini elinde toplayarak yürütmeyi tek başına temsil edecek bir güce ulaştığı gibi, Meclis’e karşı da sorumlu olmamaktadır. Mevcut sistemde merkezi bir rol oynayan Meclis’in denetim yetkileri yanında yasama yetkileri de budanmaktadır. Önerilen Cumhurbaşkanı figürü, demokratik bir rejim çerçevesi içine hiçbir biçimde oturmamaktadır. (Güçler Birliği’nin farklı bir örneği olan ve güçleri kolektif yetki/ sorumluluk altında Meclis’te toplayan 1921 Anayasası bu bakımdan Erdoğan’ınki ile kıyaslanamaz.) Aslında daha önemlisi, Erdoğan Anayasası, son yıllarda içinden geçilen hukuksuzlaştırma sürecine bir de anayasasızlaştırma sürecini eklemektedir. Eğer bu teklif kabul edilirse içine girilecek düzen bir anayasal hukuk düzeni olmayacaktır.

Anayasal denetim yolları da OHAL kararnameleri örneğinde görüldüğü gibi kapanmış durumda olduğundan, yasamanın anayasaya uygunluğu bile artık sorgulanamaz duruma gelecektir. Yürütmenin icraatlarının denetlenemez duruma getirilmesi de onarılamaz bir demokrasi açığı oluşturacaktır. Bugünkü sistemde anayasaya göre (m.111) ihtiyarî olmakla birlikte teamülen zorunlu duruma gelmiş bulunan göreve başlayan hükümete “güvenoyu” düzeneği, önerilen teklifte ortadan kaldırılmakta ve olmayan hükümetin olmayan prog-

ramının (olsa bile kıymeti olmayan programının) oylanması da (onaylanması veya reddedilmesi de) söz konusu olmamaktadır. Bütçe oylamasından bile önemli olan “program oylaması” olmayınca, hükümeti program taahhütleri üzerinden denetleme/sorgulama olanağı da kalmamaktadır.

Yürütmenin ve bakanların “gensoru” üzerinden denetlenmesi olanağı da kaldırılmaktadır. Kaldırılmasaydı, Başbakan’ın yetkilerini devralan Cumhurbaşkanı için gensoru düzenlemesi getirilmek durumundaydı. Yeni rejimin tek adamının denetim-üstü ve denetim-dışı kalma arzuları buna engeldi. Kaldı ki Cumhurbaşkanı ile Meclis’in birlikte yenilenme düzeneğinin öngörülmesi nedeniyle, Meclis’in kendisini feshetmeye götürebilecek bir gensoru düzeneğini kullanmaya eli pek gitmezdi.

Meclis Denetiminin Sonu: Yüce Divan Yolu Kapanıyor

Yeni Anayasa teklifinde Cumhurbaşkanı’nın gerektiğinde Yüce Divan’a gönderilebilmesini düzenleyen hükümler esas olarak işlevsizdir, göstermeliktir. Bugünkü iktidar sahipleri, aklımızla alay edercesine, Cumhurbaşkanı’nın mevcut Anayasa’ya göre icraatından daha kapsamlı şekilde sorumlu tutulduğunu ve daha kolay yargılanabileceğini iddia etmektedirler. Oysa bugünkü sorumsuz Cumhurbaşkanı ile önerilen sistemdeki (çok yetkili ve sorumlu ama sorumluluğunun sonuçlarına katlanması engellenen) Cumhurbaşkanı’nı kıyaslamak baştan yanlıştır. Önerilen Cumhurbaşkanı statüsü ile asıl kıyaslanması gereken statü mevcut sistemdeki Başbakan olmalıdır, çünkü tek adam rejiminin Cumhurbaşkanı icranın tüm kademelerinin sorumluluğunu üstüne almaktadır.

Ama biz gene de ilk önce mevcut ve önerilen Cumhurbaşkanı statüsü açısından bakalım. Mevcut Anayasa’da Cumhurbaşkanı’nın vatana ihanetle suçlanması, TBMM üye tam sayısının en az üçte birinin yani 184 milletvekilinin imzasıyla mümkünken, şimdi “yolsuzluk” ve benzeri gibi daha sıradan icrai kusurlar için Cumhurbaşkanı’nın suçlanabilmesi için 600 sandalyeli Meclis’te üye tam sayısının salt çoğunluğunun yani 301 milletvekilinin imzası gerekecektir. Kaldı ki Anayasa teklifinde mevcut Anayasa’da olmayan bir soruşturma komisyonu (yani bir ikinci aşama) ihdas edilmekte, bu komisyonun da Meclis üye tam sayısının beşte üçünün (360 milletvekilinin) oyuyla kurulabileceği öngörülmektedir. Bundan sonraki Yüce Divan’a sevk aşaması ise mevcut durumdan daha düşük yeter sayı istemektedir (dörtte üç yerine üçte iki, yani 550’de 413 yerine 600’de 400 milletvekili). İşte iktidar mahfilleri bu üçüncü aşamadaki yeter sayıyı öne sürerek Cumhurbaşkanı’nın yeni Anayasa’da daha düşük sayı ve oranla Yüce Divan’a gönderilebildiğini iddia etmektedirler. Ama (i) ilk aşamanın zorlaştırılmasını, ikinci aşamanın yoktan var edilmesini perdeledikleri gibi, (ii) mevcut Anayasa’daki sorumsuz Cumhurbaşkanı’ndan tüm yürütmeden dolayısıyla onun tüm icraatından sorumlu bir Cumhurbaşkanı’na geçildiğini gizlemektedirler.

Bir başka dayanaksız iddia da, mevcut düzende Cumhurbaşkanı’nın sadece vatana ihanetle suçlanma durumunun düzenlenmiş olduğu, oysa yeni Anayasa’da bunun çok daha geniş icrai sorumlulukları kapsadığı; yani hesap sorma alanının genişlediği, daha demokratik bir denetim yapısına geçildiğidir. Bu iddiadaki ilk çarpıtma, mevcut Anayasa’nın 105. Maddesi’nde düzenlenen “Cumhurbaşkanı’nın sorumluluk ve sorumsuzluk hali”nin bilerek yanlış okunması ve

“sorumsuzluk” yönünde yorumlanmasıdır. Bu maddede, “Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer kanunlarda (...) tek başına yapabileceği belirtilen işlemlerden” sorumlu olduğu hükmü vardır. Cumhurbaşkanı’nın sadece vatana ihanetten yargılanabileceğine dair bir hüküm ise bulunmamaktadır. Yalnızca vatana ihanet suçundan dolayı Cumhurbaşkanı’nın Meclis’te hangi oy oranlarıyla suçlanabileceğine ilişkin bir usul fıkrası vardır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı bugün de tek başına yapabileceği işlemlerden ve adi suçlardan (özellikle suçüstü yapılması halinde daha doğrudan) suçlanabilir durumdadır. İddiadaki ikinci çarpıtma ise, mevcut ve önerilen cumhurbaşkanları statüleri sanki benzermiş gibi bir kıyaslama aldatmacasına başvurulmasıdır.

Şimdi önerilen anayasal sistemde Başbakan’ın yetkilerini devralan Cumhurbaşkanı’nın onun cezai sorumluluklarını da devralıp devralmadığına bakalım. Bugünkü Anayasa’nın 100. Maddesi’nde Başbakan veya bakanlar hakkında Meclis Soruşturması açılması konusu düzenlenmektedir. 100. Madde’ye göre, Başbakan hakkında Meclis üye tam sayısının en az onda birinin (yani sadece 55 milletvekilinin) vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilirken, yeni teklife göre bu amaçla önerge verilebilmesinin yeter sayısı 301’e yükselmektedir! Mevcut durumda, Başbakan hakkında soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, partilerin güçleri oranında temsil edilecekleri komisyon oturuma katılanların salt çoğunluğuyla kurulabilirken (eğer karar yeter sayısı istenirse Meclis üye tam sayısının 1/4’ü yani 138 milletvekili yeterli olurken), önerilen düzenlemede Cumhurbaşkanı için kurulacak soruşturma komisyonu için 3/5 oranı yani 360 milletvekili aranmaktadır! Nihayet, şimdiki halde Başbakan’ın Yüce Divan’a sevki Meclis üye tam sayısının salt çoğunluğunun (yani 1/2 artı 1 yani 276 milletvekilinin) kararıyla alınabilirken, önerilen düzenlemede Başbakan yetkilerini devralan Cumhurbaşkanı için 2/3 oranı yani 400 milletvekili gerekli olmaktadır!

Pek üzerinde durulmamış bir konu da şudur: Mevcut Anayasa 113/3’de, “Başbakan’ın Yüce Divan’a sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır” hükmü vardır. Oysa önerilen

Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın ve Bakanlar Kurulu’nun tüm yetki ve güçlerini elinde toplayarak yürütmeyi tek başına temsil edecek bir güce ulaştığı gibi,

Meclis’e karşı da sorumlu olmamaktadır. Mevcut sistemde merkezi bir rol oynayan Meclis’in denetim yetkileri yanında yasama yetkileri de budanmaktadır.

anayasa teklifinde, Yüce Divan süreci tamamlanana kadar Cumhurbaşkanı istifa etmiş sayılmıyor; 3+3 yani 6 ay sürebilecek bir yargılama süreci sonunda “Yüce Divan’da seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı’nın görevi sona erer” hükmü getiriliyor. Peki, Cumhurbaşkanı’nın görevi sona erince ne oluyor? Yasama organının yani 600 milletvekilinin de görevi sona ermiş oluyor. Peki, bu durumda bu milletvekilleri Cumhurbaşkanı’nı Yüce Divan’a göndermek isterler mi?

tedir. Dolayısıyla tek adam rejimiyle cendere daha fazla sıkılmalıdır. Diğer korku, Haziran 2015 korkusudur. Daha doğrusu Mart 2009’daki yerel seçimlerde ekonomik kriz sırasında oyların 8 küsur puan düşmesinin Haziran 2015’te tekrarlanmış olması ve bunun iktidar çoğunluğunu yitirme sonucunu vermesidir. Bu sonuçtan kurtulmayı, ancak muhalefetin dağıtılması, oyalanması, HDP’nin suçlanması ve PKK ile silahlı çatışmanın yeniden başlatılması üzerinden aşabilmiştir.

Bu arada mevcut durumda Başbakana Yüce Divan’a sevk

RTE’nin bir başka korkusu, kendisi aleyhine yeni bir darbe

bakımından bakanlardan daha fazla koruma sağlanmamıştır.

girişimi olasılığının sürüyor olabileceğidir. Üstelik bunun,

Oysa önerilen Anayasa’da, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile

ilk iki sorunla birleşerek ortaya çıkabileceğidir. AKP/RTE,

bakanlar için de Cumhurbaşkanı için öngörülen yüksek

siyasete daha büyük ağırlıkla hükmederek bu “arızaların”

oranlı koruma sağlanmıştır; yani Yüce Divan’a gönderilebir daha yaşanmaması için elinden geleni yapmak istebilmeleri aynı ölçülerde zorlaştırılmıştır. Bunun arkasında,

mektedir.

dAçeEo1ıt7löKrksm-ndaaP2üoeb5M/sğşEilitAamerügnrdcrieabloüBilsiğsılikmaiabssynstouüreüartlşnauurkedrmnştacautmfeuirrıny’nruaıedmnkdmnetaaaBdinisçdsaaıatıhndşrinfeaıb.arasYa.ymyakaaapşauszlanaahomş’harımtlüıaandkanpaldmaakenirüsırılntsvnıinleefoeaargrynitöa,asbytdaaeakrvamentelalirkddaÖAnennearyialesDanoslüayrıescıiysdlıadirıyirvka.etşdAiyadaemnyahnoaraüainlıunAçsöysonmntlünaaeeraykmedadaçşsöddl,aaineemdthürdeedeşakâmidtslhüıiekofirfdileküibendrltuğamadosihnipleindaudlsiuinekirmdkn.ööoikÇnruorl.enuüütDmomndİkkoslerailülağkaabsimyibşidrıyuisieakezıgğşylaiügaliksalmendylçekoiialirrünkş-;i

Üstelik Cumhurbaşkanı yardımcıları ve

teklifinde, 6 ay

içerecek bir Anayasa değişikliğini günbakanların büyük bölümü milletvekili olarak seçilmiş olmayacakları için, içinden çıkmadıkları Meclis’e karşı daha az sorumluluk duyacaklardır.

sürebilecek bir yargılama süreci sonunda “Yüce

Divan’da seçilmeye engel

deminde tutacaktır. 2023 hedefi bunun içindir. Kuşkusuz Erdoğan ve temsil ettiği hareket, daha açık bir İslami rejim inşasının demokrasi içinde

Zaten Cumhurbaşkanı yardımcılarının ve bakanların Meclis tarafından denetlenme araçları da ya tasfiye edilmekte ya da önemli ölçüde

bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı’nın görevi sona erer” hükmü getiriliyor.

nihayete erdirilemeyecek boyutta bir meydan okuma olduğunun farkındadır.

aşındırılmaktadır.

Peki, Cumhurbaşkanı’nın

2- Siyasetin Kilitlenmesi

Bazı Sonuçlar

Bazı sonuçlar çıkarmak istersek, önerilen anayasa değişiklikleri çok ciddi bir yargılanma korkusunu

görevi sona erince ne oluyor? Yasama organının yani 600 milletvekilinin de görevi sona ermiş oluyor. Peki, bu

Güçler ayrılığının güçler birliğine dönüştürüldüğü, hatta bunu dahi sonuna kadar zorlayan bir tek adam rejiminin oluşturulduğu, bu tek adamın da adeta dokunulamaz/ hesap

yansıtmaktadır. Önerilen Anayasa, bir

durumda bu milletvekilleri

sorulamaz bir zırha büründürüldüğü

yandan aşırı kaslı bir Cumhurbaşkanı tipi yaratmakta, öte yandan bu tek adam rejiminin hesap vermesinin önünü tıka-

Cumhurbaşkanı’nı Yüce Divan’a göndermek

bir yapıyı artık bir “hibrit” demokrasi kategorisine koymak bile olanaksızlaşacaktır. Anayasa’da henüz ilişilmeyen

maktadır. Yürütmenin tek adresi olan Cumisterler mi?

düzenlemelerden olmakla birlikte temel

hurbaşkanı, Meclis ile de yasama yetkilerini

hak ve özgürlüklerin, özellikle ifade ve medya

paylaşır duruma gelmekte, hatta Parti Başkanı

özgürlüğünün (hatta milletvekilleri için kürsü

olarak Meclis’teki iktidar partisi çoğunluğuna hadokunulmazlığının) pratik olarak yok sayıldığı, rekimiyeti esas olduğundan tüm yasamaya doğrudan/dolaylı

ferandumda “Hayır” seçeneğini tercih etmenin bile baskı

hükmeder duruma gelmektedir. Yüksek yargı üyelerinin

altına alındığı, hatta terörist örgütlerle yan yana durmak

çoğunu doğrudan, kalanını da dolaylı olarak belirler duruma

olarak kataloglandığı bir rejimi herhangi bir demokratik

geldiği için de yakın zamana kadar kısmen olsun bağımsız

rejim tanımı içinde saymak artık mümkün olamayacaktır.

sayılabilecek bir yargı mekanizması tamamen tasfiye edilmektedir. (Yeni Anayasa teklifinde yargının bir de “tarafsız” olmasının önerilmiş olması, kabahatini örtmek isteyenlerin bir ironisinden ibarettir.)

Oluşturulan yeni bir siyasi sistemdir, sözde yeni bir anayasa rejimidir, ama aslında kuramda tanımlanan başkanlık rejimiyle de bir ilgisi bulunmamaktadır. Buna, üçüncü dünya ülkelerinde örnekleri çokça görülen bir “Başkancı rejim”

İkinci korku, çifte Haziran korkusudur. Birinci Haziran

denilmesi çok daha doğru olacaktır. Tunaya’nın*, sert

korkusu, 2013 Gezi Direnişi’nde olduğu gibi halk tepkuvvetler ayırımına dayanan Başkanlık rejimiyle zıtlık oluşkilerinin beklenmedik anlarda patlak vermesi ve kontrol

turduğu için “Başkancı Rejim” olarak adlandırdığı bu yapı,

edilememesidir. Bunun için her türlü polisiye/idarî/adlî

aşırı güçlendirilmiş yürütmenin/Başkan’ın Parlamento’yu

önlem alınmış gözükmesine rağmen korku devam etmekve yargıyı baskı altında tutabilen üstünlüklerle donatılması

* Tarık Zafer Tunaya (1980), Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, Fakülteler Matbaası, İstanbul, s. 395-96.

durumunu tanımlamaktadır. Bunun, 19. Yüzyıl’ın erken demokrasi pratiklerinde diktatörlüğe sapma ve örneğin Bonapartizm’de olduğu gibi ülkeyi Cumhurbaşkanı’nın kararnameleriyle ve plebisitleriyle yönetme biçimleriyle de yakın bir ilişkisi kurulabilir; ama günümüzde “başkancı rejim” daha çok bir üçüncü dünya ülkesinin başkanlık/ diktatörlük rejimini anlatmaktadır.

Böyle bir rejim, dıştan ayar vermelere de daha açık olacaktır. Türkiye örneğinde, kendi diktasını pekiştirmek isteyen ama çeşitli ekonomik/siyasi nedenlerle ABD/AB mahfillerinden kopamayacak durumda da olan bir tek adam iktidarı, dış ödünler vermeye de daha açık olacaktır.

İşte, eğer bu yola girilirse, siyaset yapma biçimlerinin yeni parametreleri de bu rejimin özelliklerine göre tanımlanacaktır. Yeni yapıda ikibuçuk partili bir yapı oluşacaktır. Büyük olasılıkla ilk aşamada milliyetçi sağ kısmen AKP içinde eriyecek, kalanı ise barajı aşamayacaktır. Kürt sivil hareketi ise, eğer seçim barajının altına doğru kaydığını hissederse, bağımsız adaylarla Parlamento’da grup kurma düzeyinin oldukça üzerine çıkan bir temsiliyeti elde edebilecektir.

Bu Parlamento’nun artık ne işe yarayacağı ayrı bir konudur. Ama en azından, iktidarın topluma dayattığı kısıtları zorlamanın en göz önündeki platformlarından biri olarak kalmaya devam edecektir. Kuşkusuz Erdoğan’ın Türkiye’de siyaseti sadece kendi üzerinden tanımlanabilen dar bir alana kilitlemeye orta-uzun erimde gücü yetmeyecektir. Buna -şimdi de örtük biçimde olduğu gibi- kendi partisi/hareketi içinden dahi dirençler oluşabilecektir.

Kontrolsüz Güç Demokrasiyi Öldürür

Siyasette kontrolsüz güç demokrasiyi tamamen öldürür. Bu güce sahip olan ya kendisine, ya daha çok topluma zarar verir, ya da daha büyük olasılıkla ikisine birden. Öngörülen rejimde, iktidar ile muhalefet güçleri arasında eşit ayaklı siyaset yapma olanakları tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Rejim, dinci-sağ iktidar bloğunun sonsuz ve sınırsız hükümranlığı üzerine inşa edilmek istenmektedir. Kitlelerin muhafazakarlığına dayanarak, siyasal İslamcı akımların iktidarı sürekli olarak elinde tutması amaçlanmakta (bu arada AKP gider başka bir siyasi İslamcı parti gelebilir), iktidarın siyasi değişimle el değiştirmesine kapalı bir sistem oluşturulmak istenmektedir.

Henüz Seçim Yasası değişiklikleri ortaya çıkmamıştır. Dar/ daraltılmış bölge usulüyle dördüncü partinin, iktidarın onayı ve koruması dışında Meclis’e girmesi engellenecektir. Kürt sivil siyasetinin bölgesel ağırlığı nedeniyle dar bölgeyle Meclis’e girişi engellenemez, ama yüzde 10 barajı korunursa zaman zaman engellenebilir. Bunun önümüzdeki seçimde istenip istenmeyeceği, bugün HDP’de temsil edilen hareketin bağımsız adaylarla seçime girip girmeyeceği ayrı bir konudur; ama mümkünse iktidarın onayına bağlı bir Meclis temsiliyetinin arzu edileceği açıktır.

Nitekim mevcut Anayasa’nın Madde 67’sinin son fıkrasında düzenlenen “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz” hükmünün önerilen Anayasa’da kaldırılacak olması, iktidar partisinin son dakika oynamalarıyla seçim kurallarında kendi lehine düzenlemeler yapabileceği anlamındadır. Siyaseti kuralsız bir “sokak dövüşü”ne dönüştürebilecek bir siyasi ahlak yoksunluğunun vücut

bulmasını engelleyebilmek dahi, tek başına, bu yeni rejime “dur” denilmesi için yeterli bir nedendir.

3- Yeni Anayasa ve Toplumsal Yaşam Yeni Anayasa teklifinin hem içeriği hem de sunuluş biçimi, Meclis ve referandum süreçleri sırasında bile toplumu bölmeye yetmiştir. Toplumu zorlayarak bloklaşmalara itmek, bir bölümünü ötekileştirerek düşmanlaştırmak, tek adam rejimine karşı konumlananları toplum algısında tedhiş örgütleri safına yerleştirmeye çabalamak gibi en bayağı, en gayri-etik siyaset biçimleri bu süreçte denenmiştir. Otoriter rejimin daha da koyulaştırılmasına karşı duran toplum kesimlerine ve bunların öne çıkmış şahsiyetlerine karşı, toplumun en bağnaz ve dinbaz kesimleri arasından milis güçler devşirilmeye kalkışılması, hatta Erdoğan’ın dünürü gibi yakın hısımlar üzerinden devletin gücü de arkaya alınarak benzer örgütlenmelere gidiliyor olması, hem Erdoğan rejiminin sıkışmışlığını hem de her şeyi göze alabilecek pervasızlığını sergilemek bakımından çok öğretici olmuştur. Referandumdan tek adam rejimine “Evet” çıkması olasılığı şimdilik büyük sermaye kesimlerini, iktidar yandaşı işçi/memur sendikalarından daha fazla tedirgin ediyor gözükmektedir. Çünkü fiiliyattan hukukiliğe yükselecek bir diktatörlük rejimi, bugüne kadar birçok kanaldan (Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, üst bürokrasi üzerinden) çok seçenekli olarak sürdürülebilen iktidar temaslarının ve rant alanlarına ulaşma pratiklerinin artık geri dönülmez bir biçimde tek kanala bağlanması demek olacaktır. Bu da sermaye-içi kayırılma-dışlanma süreçlerini daha çok besleyecektir. İslamcı olmayan sermaye kesimleri söz konusu bu sürecin denetimden bütünüyle dışlanma kaygılarını taşımaktadır. Sermayenin bir bölümünün ama üst düzey yöneticilerinin daha büyük bir bölümünün laik bir Cumhuriyeti ve buna uyan kendi yaşam tarzlarını korumak yönündeki bilinçli tercihleri de buna eklenmektedir. TÜSİAD’ın tepkilerini bu ikili bağlamda okumak daha doğru olur. Gerçi son tahlilde sermayenin bütün kesimleri, ekonomik çıkarlarının her zaman başat olmasının gereği olarak, işbaşındaki iktidar türüyle uyum süreçlerini şu ya da bu biçimde tamamlamaya girişeceklerdir. Ama böyle bir uyum bile, iktidarın öngörülemez müdahalelerine/tepkilerine karşı savunma/kendini güvenceye alma pozisyonları geliştirilerek, ülke dışına nakit ve yatırım sermayesi çıkarmaya yönelerek

gerçekleşecektir. Bunun, Türkiye’ye gelebilecek ve bazıları yerli ortaklıklarla iş yapabilecek doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını da olumsuz etkilemesi beklenir. Emekçi kesimlerin örgütlerinin büyük bölümü, “Evet” çıkma olasılığında kendi haklarına daha doğrudan ve sert saldırıların gündeme gelebileceğinin, özellikle iktidarın mali sıkışmışlığının da bir tezahürü olarak örneğin kıdem tazminatı fonunun alelacele yürürlüğe sokulmak isteneceğinin kuşkusuz farkındadırlar. Ancak farkında olmak başka şeydir, karşı çıkmak başka bir şey. İktidar yanlısı duruşları sayesinde sendika yöneticiliğini sürdürebilenlerin, ayakları prangalıyken bir “Hayır” kampanyasına girişemeyecekleri açıktır. O halde, bu tür sendika yöneticilerinin varlığına rağmen emekçi kesimlerin aydınlatılması gibi önemli bir görev hem iktidardan görece bağımsız sendikal kesime hem de siyaset alanına düşmektedir. Bu arada, iktidarın referandumdan hangi sonuç çıkarsa çıksın, referandum sonrasında TMMOB ve onun çatısı altında faaliyet gösteren odalara yeni saldırılara girişme fırsatı kollayacağını öngörmek gerekir. Ama Erdoğan’a istediği tam dikta yetkilerini vermemenin, bu iktidarın dağılma sürecini hızlandırmak gibi bir sonucu olabileceğini de gözden uzak tutmamak gerekir.

Fiiliyattan hukukiliğe yükselecek bir diktatörlük rejimi, bugüne kadar birçok kanaldan (Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, üst bürokrasi üzerinden) çok seçenekli olarak sürdürülebilen iktidar temaslarının ve rant alanlarına ulaşma pratiklerinin artık geri dönülmez bir biçimde tek kanala bağlanması demek olacaktır. Bu da sermaye-içi kayırılma-dışlanma süreçlerini daha çok besleyecektir. İslamcı olmayan sermaye kesimleri söz konusu bu sürecin denetimden bütünüyle dışlanma kaygılarını taşımaktadır.

Referandum sonucu ne olursa olsun, oluşturulan kutuplaştırmalardan geriye kalacak tortuların uzunca bir süre toplum davranışlarını etkileyeceği, toplum belleğini uzun süre meşgul edeceğini öngörmek gerekir. Toplumda epeydir din/mezhep, anti-laik eğitim, etnik kimlik üzerinden derinleştirilen ayrışmalara şimdi yenileri eklenmektedir.

Birbirinden bu denli ayrıştırılan toplum katmanlarının nasıl bir ortak ulusal kimlik yapısı içinde bir arada tutulabileceği, ulus-devletin nasıl ayakta kalabileceği gibi temel sorunlar da birikmektedir. Toplum, kendi içinden zayıflatılmaktadır. Ortak ideallere tutunmak bir yana, aynı kentte, aynı mahallede, aynı sokakta, aynı apartmanda yan yana ikamet etmek, ortak değerleri paylaşmak da giderek zorlaşmakta, hatta yer yer olanaksızlaşmaktadır. Bu denli keskin bir yarılma, bugüne kadar Türkiye’de yaşanmış değildir; buna DP dönemi dâhildir, çünkü o dönemdeki bölünme daha çok “particilik” temelindeydi.

Gerçi iktidar kanadı, topluma yüklendiği ölçüde sonuç da alamamaktadır. Tüm çarpıtmalara, düşmanlaştırma teşebbüslerine ve ağır polisiye/idarî/adlî baskılara karşın toplumun yarıdan fazlasının hâlâ “Hayır” refleksini vermesi bunun işaretidir. Referandum anketlerine göre, bugünkü AKP-MHP koalisyonunun AKP’nin tek başına Kasım 2015’te ulaştığı oy oranına bile yaklaşamaması, iktidarın hırçınlaşma ve saldırganlık dozunu arttırmaktadır. Bunun dahi tersine teptiği anlaşılmaktadır.

Fakat bu olumlu gelişmeye rağmen, toplumda kaygı düzeyi yükselmektedir. Çeşitli seçim ve siyaset hilelerini hiçbir siyasi etik tanımadan uygulayabilen bir iktidar türünün, bu referandumda da boş durmayarak “kabul” sonucunu çıkarabileceği, eğer bunu başaramazsa da yeni anayasa ısrarını sürdüreceği düşüncesi bazılarında yılgınlığa dönüşebilmektedir. Bu kaygılar eğitim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Bunların bir bölümünün ülkeyi terk etme eğilimi içine girmeleri, daha küçük bir bölümünün bunu şimdiden uygulamaya sokmuş bulunması, hepimizi kaygılandırması gereken bir durumdur. Bir ülkenin en değerli varlığı yetişmiş insan gücüdür. Bunu savaş sonrasının çökmüş Alman ve Japon ekonomilerinin kalkınma mucizesi göstermiştir. Nazi zulmünden kaçan akademisyenlerin Türkiye’nin üniversitelerinde güçlü bir atılım yapılmasını mümkün kılmış olduğunu da unutmayalım.

Şimdiki iktidar ise, kendi üniversitelerimizin yüzlerce değerli öğretim üyesini ifade özgürlüğü gibi temel bir anayasal hakkı kullandıkları için tasfiye etmekte, dışarıda da mesleklerini yapamayacak bir “sivil ölüm”e mahkum etmektedir. Yeni Anayasa’nın bu baskıcı ortamı daha da soluk alınmaz bir duruma sokması olasılığı yılgınlığa yol açmamalı ve üniversiteler kendiliğinden terk edilmemelidir. Kaygıların panzehri, mücadeleye daha kararlı ve daha örgütlü bir biçimde dâhil olmaktan geçmektedir.

Sonuç olarak, iktidarın saldırganlığının onun aczine paralel bir seyir izlediğini ve mücadeleden kaçarak bu iktidardan kurtulma şansının olmadığını doğru anlamak ve anlatmak gerekmektedir. Akılda tutulması şart olan bir Türkiye gerçekliği de, toplumun parlamenter sistem üzerinden siyaseti az-çok belirleme haklarına set vurulmasına, dolayısıyla kalıcı bir baskı rejiminin oluşmasına rıza göstermeyeceğidir. Bütün mesele, toplumun bu tepkilerinin ve hassasiyetlerinin örgütlenebilmesidir.