Elektrik Mühendisliği · Sayı 461 · Temmuz 2017
KÜRESEL KRİZ ve TÜRKİYE’DE MÜHENDİSLERİ BEKLEYEN GELECEK
Toplum, demokrasi ve emek Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 2017
- Sayfa
- 3
- Okuma süresi
- 9 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Sanayi, teknoloji politikası ve kalkınma, Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam
Anahtar kelimeler
- küresel kriz
- genç işsizliği
- Türkiye ekonomisi
- imalat sanayi
- Ar-Ge
- büyüme
Özet
Yazar, 2008'den itibaren süregelen küresel ekonomik krizin dünya ve Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini büyüme, sanayi üretimi, işsizlik ve Ar-Ge verileriyle inceleyerek, Türkiye'de sanayinin ve imalatın milli gelirdeki payının azalmasının mühendislerin istihdam olanaklarını nasıl daraltacağını tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
Doç. Dr. Özgür Öztürk
Yirmi-otuz yıl önce, yeni mezun bir mühendisin iki yıl iş araması olağandışı bir durum sayılırdı. Bugün ise normal karşılanıyor. Toplum açısından, eğitilmeleri için ciddi miktarda kaynak harcanan genç insanların birkaç sene işsiz kalmaları akıl almaz bir şeydir. Oysa dünyaya egemen olan serbest piyasa dininde bu doğal kabul ediliyor. Genç işsizliğinden söz edenlere “Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir kural yok!” yanıtı veriliyor.
Gençlerine iş yaratamayan, işsizlik sorununu çözemeyen, hatta çözüme dair hiçbir somut önerisi bulunmayan bir ekonomik sistem basitçe başarısız olmuş demektir. Bunu gizlemek için giderek daha garip argümanlara veya düpedüz dezenformasyona başvuruluyor. Halen içinden geçtiğimiz küresel kriz konjonktürü, bu başarısızlığı kalıcılaştırdığı ölçüde, akıldışılığı da derinleştirip yaygınlaştırıyor. Peki, safsataları bir yana bırakıp “Türkiye’de mühendisleri nasıl bir gelecek bekliyor?” diye sorsak, gerçekçi bir yanıt ne olurdu? Bu kısa yazıda işte bu soruya yanıt arayacağım. İlkin küresel krizin çeşitli boyutlarını tartışıp, ardından Türkiye ekonomisine bakacak, son bölümde ise mühendisleri bekleyen geleceğe dair bazı çıkarımlar yapacağım.
Büyük Durgunluktan Büyük Bunalıma
İktisat dilinde, üst üste en az iki çeyrek yıl ortalamanın altında kalan ekonomik büyümeye “durgunluk”, süregiden durgunluk haline veya daralmaya “kriz” (bunalım/ depresyon) denilir. Uzun zamana yayılan ve birçok ülkeyi kapsayan krizler ise büyük bunalımlardır. 1873-96 arası
yıllar ve 1930’lar, bu tarz büyük bunalım örnekleridir. İçinde bulunduğumuz dönem IMF, Dünya Bankası gibi resmi çevrelerde “Büyük Durgunluk” biçiminde nitelenmektedir; ama açıkça yeni bir “Büyük Bunalım” adayıdır.
Depresyon denildiğinde, zihinlerde 1930’ların bunalımı ile onu izleyen faşizm, dünya savaşı gibi olgular canlanır. Büyük bunalımlar gerçekten de dünya çapında politik, kültürel, ideolojik sarsıntılar yaratır; sert kırılmalara yol açarlar. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde ekonomik ve siyasal yapılarda köklü dönüşümler beklenmelidir.
Küresel kriz, 2017 yılı itibariyle on yaşına girmiştir. Bilindiği gibi kriz, önce ABD finans piyasalarında patlak vermiş; 2008 sonunda gelişmiş kapitalist ülkelerin tamamını etkisi altına almıştı. 2009 başından itibaren “reel sektör” denilen sanayi ve ticaret alanlarına yayılmış, 2010 yılında ise (krize karşı alınan tedbirler nedeniyle) bütçe açıklarının artması sonucunda özellikle Avrupa’da birçok ülke batma noktasına gelmişti. Bu dalga, genişletici para politikaları ile kısmen aşıldı; fakat henüz krizin sona erdiği söylenemez. Bunu kişi başına milli gelir (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla-GSYH) verilerinden izlemek mümkündür. 2007 yılı düzeyini 100 alırsak, bu rakamın 2015 sonunda dünya genelinde 108.4, nispeten gelişmiş ülkelerin oluşturduğu OECD ülkelerinde ise ancak 102.4 olduğunu görürüz. (Tablo 1) Gelişmiş dünyada 8 yılda büyüme neredeyse 0’dır.
Buna karşılık, BRIC kısaltmasıyla bilinen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin grubunda ve Türkiye’de, krize rağmen pozitif büyüme rakamları elde edilmiştir. Aslında bu dönemde
Tablo 1: Kişi Başına Gayrisafi Yurtiçi Hasıla Endeksi (2007 = 100)
Dünya
100,6
97,7
OECD ülkeleri
99,4
Avro bölgesi
99,9
ABD
98,8
Almanya
95,8
Birleşik Krallık
98,6
93,6
Fransa
99,6
96,2
İtalya
98,3
92,5
Hollanda
İspanya
Japonya
98,9
Güney Kore
102,1
102,3
Türkiye
Brezilya
104,0
102,9
Çin
109,1
118,8
Hindistan
102,4
109,5
Rusya
105,3
2010 100,7
97,3 96,9 96,8 99,9 94,7 97,6 93,8 97,8 94,7 97,4 108,5 100,5 109,6 130,8 119,1 101,4
2011 102,6
98,5 98,6 97,6 105,5 95,3 99,2 94,1 99,0 93,4 97,5 111,6 107,6 112,8 142,5 125,3 105,6
2012 103,8
99,0 97,5 99,0 105,8 95,9 98,9 91,2 97,6 90,6 99,2 113,7 107,9 113,9 153,0 130,5 109,1
2013 105,2
99,7 96,9 99,9 106,0 97,1 99,0 88,6 97,1 89,4 101,3 116,5 110,4 116,2 164,0 137,3 110,3
2014 106,8 100,9
97,7 101,5 107,3
99,3 99,2 87,9 98,2 90,9 101,8 119,9 111,8 115,8 175,1 145,4 109,1
2015 108,4 102,4
99,4 103,3 108,2 100,7 100,0
88,6 99,6 93,9 103,2 122,5 114,6 110,4 186,3 155,0 105,8
dünya ekonomisinin tam çöküşünü, gelişmekte olan ülkeler engellemiştir. Sanayi üretimi verileri, ayrışmayı daha açık sergilemektedir. (Tablo 2) Buna göre Almanya haricinde, gelişmiş dünyada sanayi üretimi 2014-2015 itibariyle 2007 seviyesinin altındadır. Gelişmekte olan dünyanın öncü ülkelerinde (bunlara Güney Kore de eklenebilir) ise sanayi üretimi nispeten daha iyi performans sergilemiştir. Yeni sanayileşen ülkelerin her şeye rağmen bu dönemde sanayi üretimlerini artırmaları, genel ekonomik çöküşü frenleyici bir etki yapmıştır. Gelgelelim bu gruptaki ülkeler ekonomilerini ihracata dönük biçimde yapılandırdıkları için, pozitif büyüme oranlarına, aslında merkez ülkelerde izlenen genişletici para politikaları ile kitlelerin tüketim düzeylerinin korunabilmesi sayesinde ulaşılmıştır. Önümüzdeki dönemde gelişmiş dünyada korumacı eğilimler baskın hale geldikçe, krizin Türkiye gibi ülkelere daha olumsuz yansıyacağı öngörülebilir.
Bunalım nedeniyle belirginleşen bir diğer küresel eğilim, işsizlik oranlarındaki artıştır (Tablo 2). Gelişmiş ülkeler grubunda Almanya, Japonya ve Birleşik Krallık, gelişmekte olan ülkeler arasında Hindistan ve Rusya, kriz ortamında işsizlik oranını düşürebilmiş ülkelerdir. Bununla birlikte görünürdeki bu azalmanın nedeni kısmi zamanlı, güvencesiz, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıdır. Ayrıca genç işsizliği açısından bakıldığında Hindistan ve Rusya’da da gerileme gözlenmektedir. Dünya ekonomisinin çöküşünü frenleyen ikinci grup ülkelerde sanayi üretimi artmış olmasına rağmen işsizliğin de yükselmesi hayra alamet değildir. Genel itibariyle istihdam cephesinde görüntü olumsuzdur ve çalışanlar, işsizlik ile güvencesiz çalışma biçimleri arasında tercihe sürüklenmektedir.
Türkiye’nin Büyüme Açmazı
Mühendislik, ekonominin her kesimiyle ilişki içinde olan, hemen her sektörde iş bulma olanağı bulunan bir meslektir. Fakat mühendislerin ağırlıklı istihdam alanı sanayidir. Bu
nedenle mühendisliğin geleceğini tartışabilmek için öncelikle sanayinin uzun dönemli eğilimlerine bakmak gerekir.
Türkiye’de sanayinin milli gelir içindeki payı 1960’ların sonlarında yüzde 20’yi, 1980’lerin sonlarına doğru yüzde 30’u aşmış ve 1990’lar boyunca bu seviyede dalgalanmıştır. Örneğin 1998’de yüzde 35.3’tür. Fakat 2000’li yıllarda eğilim tersine dönmüş ve yeniden yüzde 20’lere gerilemiştir. 2009’da yüzde 25.3, 2015 yılında ise yüzde 26.5 seviyesindedir. Kısacası milli gelir içinde sanayinin payı 1990’larda üçte bir düzeyinden günümüzde dörtte bire düşmüştür.
Genel olarak sanayiye değil dar anlamda imalat sanayine bakarsak yine aynı eğilimi görürüz. Türkiye’de imalat sanayinin milli gelir içindeki payı 1990’larda yüzde 20’lerden günümüzde yüzde 10’lara inmiştir. Bu oran 1990 yılında yüzde 22.7, 2000 yılında yüzde 22.3, 2010 yılında yüzde 17.4 ve 2015 sonunda yüzde 17.6 olmuştur. Kabaca imalat sanayi payının da dörtte veya beşte bir seviyesinden, altıda bire gerilediği söylenebilir. Buna bağlı olarak, imalat sanayi ürünlerinin ihracat içindeki payı da azalmıştır: 2000’li yıllar boyunca yüzde 80’in üzerinde olan bu oran, 2010 ve sonrasında daima yüzde 80’in altında kalmıştır. Bu durum gerek ülke ekonomisi gerekse mühendislerin istihdam olanakları açısından parlak bir geleceğe işaret etmekten uzaktır.
Türkiye’de büyük sanayi, özellikle Avrupa’ya ihracat yapmak üzere yapılanmıştır. Dünya ekonomisi içinde Türkiye, şematik olarak söylenirse, Asya ülkelerinden ve Rusya’dan gelen ara malların ve enerjinin, ülke içinde ucuz işgücü tarafından montajlanarak Batı ülkelerine ihraç edildiği bir ara üretim istasyonu niteliği taşır. Sanayide ithal girdi kullanımı çok fazladır ve bunun sonucunda ihracatın artması ithalatın artmasına, böylece dış ticaret açığının (dolayısıyla cari açığın) daha da büyümesine, buna bağlı olarak da yabancı sermaye girişlerinin önem kazanmasına yol açmaktadır. Türkiye ekonomisi büyüdükçe, dışa bağımlılığı derinleşmektedir.
Tablo 2: Sanayi Üretimi Endeksi (2007=100) ve İşsizlik (ILO tahminleri)
Sanayi Üretimi Endeksi
Dünya OECD ülkeleri Avro bölgesi ABD Almanya Birleşik Krallık Fransa İtalya Hollanda İspanya Japonya Güney Kore Türkiye Brezilya Çin Hindistan Rusya
2007 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100 100
2014 115,4
99,2 91,6 99,2 106,4 91,3 91,7 80,1 92,1 74,5 97,0 129,0 123,7 113,7 189,9 152,3 106,9
2015 119,1
94,4
107,8 93,3 92,5 80,8 92,5 77,5
131,2 127,9 106,5 201,7 164,9 104,3
İşsizlik (%)
5,5
5,6
6,3
7,4
10,1
4,9
8,7
4,3
5,3
4,8
8,1
6,1
6,2
8,2
3,9
3,1
8,9
10,3
3,8
3,5
Genç İşsizliği (15-24 yaş, %)
12,7
13,6
12,4
23,8
11,9
6,5
14,3
13,3
23,7
20,4
38,4
5,9
18,1
7,8
5,4
17,2
18,9
22,6
24,6
8,5
9,6
14,5
15,5
Ülkemizde uzun zamandır yürürlükteki bu “ihracata dönük” ekonomik modelin teknolojik açıdan da kalıcı sonuçları vardır. Bilindiği üzere teknolojide “yap veya satın al” (make or buy) biçiminde ifade edilen temel bir tercih söz konusudur. Çin, Güney Kore, Japonya gibi ülkeler “yap” seçeneğini tercih eden; kendi teknolojilerini üreten; uzun vadede bundan avantajlı çıkan ülkelerdir. Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri ise daha ziyade satın almaya yönelen ve uzun vadede dışa bağımlılığı artan, göreli olarak konumu gerileyen ülkelerdir.
Türkiye’de milli gelirden araştırma ve geliştirme harcamalarına giden pay 2014 yılında ilk kez yüzde 1 seviyesine ulaşmıştır (2000 yılında yüzde 0.5). Buna karşılık dünya ortalaması yüzde 2.1, OECD ortalaması yüzde 2.4’tür. Japonya (yüzde 3.6), Güney Kore (yüzde 4.3) gibi ülkelerde oranlar çok daha yüksektir; Çin’de (yüzde 2) ise biraz daha düşük ama yine Türkiye’den yüksektir. Gelişmiş ülkelerin hem milli gelirleri hem de milli gelirden araştırma-geliştirmeye ayırdıkları pay yüksek olduğundan, uzun vadede aradaki gelişmişlik farkı kapanmak bir yana daha da açılacaktır.
itibariyle epeydir “sürdürülemez” bir nitelik kazandığı ve bu nedenle küresel kriz koşullarında, bir süre sonra yapısal bir dönüşüm baskısı altında kalacağı düşünülebilir. Fakat bu şimdilik ancak bir spekülasyon konusudur. Böyle beklenmedik bir dönüşümün kısa ve orta vadede yaşanmayacağı varsayımından hareket ederek acaba neler söylenebilir?
Buna paralel bir diğer gösterge, bir milyon nüfusa düşen araştırmacı sayısıdır. 2012-2014 yıllarında Türkiye ve Çin’de bu rakam 1100 civarında iken, OECD ülkelerinde 3 bin 800, ABD’de 4 bin, İsveç’te 6 bin 800, Japonya’da 5 bin 400, Güney Kore’de 6 bin 900, Almanya’da 4 bin 400, Fransa’da 4 bin 200, Hollanda’da 4 bin 500 civarındadır. Ülkemizde 2000 yılı sonrasında bu rakamın 3 katına çıkmış olduğu bir gerçektir. Türkiye’de teknolojik araştırmalara geçmişe kıyasla daha büyük önem verildiği kesindir. Gelgelelim bu alanda halen alınması gereken epey mesafe vardır.
İmalat sanayindeki nispi gerileme eğilimi, yeni mühendis kuşakların daha büyük bir kısmının mesleği dışında veya aldığı formasyon dışında istihdam edileceğinin habercisidir. Büyük şirketlerin çıkarlarını temsil eden sermaye örgütlerine göre, Türkiye’de mühendis sayısı fazla, yetişmiş ara eleman sayısı ise azdır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde mühendisler arasındaki iş bulma rekabeti büyük olasılıkla daha da sertleşecek, okul dışında edinilen mesleki veya genel donanım (ikinci-üçüncü yabancı dil, sertifikalar vs.) daha fazla önem kazanacaktır.
Örnekler ve göstergeler çoğaltılabilir. Unutulmaması gereken
Diğer taraftan ülkemizde her alanda (hukukta, tıpta, temel
nokta, toplumsal tercihlerin (örneğin teknoloji tercihinin)
bilimlerde de) gözlenebilen vasıf kaybı, eğitimde niteliğin
kültür veya zihniyet gibi faktörlerden ziyade üretim ilişkileri
düşmesiyle birlikte artmaktadır. “Gereksiz” görülen dersler
yapısına bağlı olduğudur. Geç sanayileşen bir ülke olan
kaldırılıp müfredatlar hafifletilirken, mühendislik fakülte-
Türkiye esasen tekstil, gıda, otomotiv, beyaz eşya gibi
leri de bundan nasibini almaktadır. Bu eğilimin doğal
orta ve düşük teknolojili sektörlerin ihracatına odak-
İmalat
sonucu; Türkiye’de eğitim gören yeni mühendislelanmıştır. Hepsi de standart teknoloji ile üretim yapan bu sektörlerde kâr marjları düşüktür ve
sanayindeki
rin yurtdışında rekabet olanaklarının azalmasıdır.
uluslararası rekabet temelde işgücü maliyetleri üzerinden yürümektedir. 1980 sonrasında dışa açılan Türkiye ekonomisinde ücretlerin
nispi gerileme eğilimi, yeni
Eğitimde kalite kaybı okul dışında kazanılan becerilerin öneminin artmasıyla birleştiğinde, önümüzdeki dönemde mühendisler arasınsürekli gerilemesinin ve çalışanların hak ka- mühendis kuşakların daki katmanlaşmaların kalıcılaşması beklenyıplarına uğramalarının arka planında üretim ilişkileri yapısı yer almaktadır. 12 Eylül’den bu yana işçi hareketinin ve sendikaların sürekli
daha büyük bir kısmının mesleği
melidir. İyi eğitim almış, yurtdışı bağlantıları güçlü elit mühendislerle, ülke içinde düşük ücretlerle uzun saatler boyunca kötü şartsaldırılarla geriletilmesi, eğitimin bilimsellikten ve dünya gerçeklerinden kopuk hale gelmesi, siyasal yaşamda artan baskı ve otoriterlik,
dışında veya aldığı formasyon
larda çalışan mühendisler arasındaki ayrım muhtemelen derinleşecektir. Bir yanda mühendis aristokrasisi, diğer yanda ise “proleter
gericiliğin güçlenmesi vb. eğilimler, hiçbir
dışında istihdam
mühendis” profili belirginleşecektir.
şekilde tesadüf değildir. Tüm bu olanların,
edileceğinin
Fakat bu ayrımın derinleşmesi, her iki kadışarıdan irrasyonel görünse de, kendi içinde bir mantığı vardır. Günümüzde kapitalist üretim
habercisidir.
tegorideki mühendisin de kayba uğramasına engel değildir. İstihdamdaki eğilimler göz önüne
ilişkilerine dokunmadan, bunun altındaki mülkiyet
alındığında; zaten mühendisler açısından önüilişkilerini sorgulamadan bilimsel, akılcı, insani bir
müzdeki dönemde daha düşük ücretler, daha uzun
toplumsal düzen kurma olanağı yoktur.
çalışma saatleri, çalışma koşullarında daha fazla bozulma, daha fazla işsizlik yaşanacak bir döneme gireceğimiz
Mühendisleri Bekleyen Gelecek…
öngörülebilir. Yeni mezun gençlerin artan oranda yurtdışı
Türkiye ekonomisinin, tarihsel eğilimlerini bir çırpıda değiştirerek olağanüstü bir teknolojik sıçrama gerçekleşolanakların peşine düşmesi de bunun farkında olduklarına işaret etmektedir.
tirmesi beklenemez. Büyük bir çöküş olmadığı takdirde,
Kısacası küresel kriz ortamı ve Türkiye ekonomisinin
sanayi yapısının da kendiliğinden değişmesi beklenemez.
uzun dönemli eğilimleri dikkate alındığında, tüm toplum
Dolayısıyla ciddi bir dönüşüm yaşanmadıkça, var olan eğikesimleri gibi mühendisleri de zorlu günler beklemektedir.
limler muhtemelen bir süre daha da şiddetlenerek devam
Fakat bu elbette kader değildir ve örgütlü politik mücadele
edecektir. Türkiye ekonomisinin yapısı ve performansı
ile değişmesi mümkündür.