Cumhuriyet Enerji · Sayı 7 · Temmuz 2008
Nükleer enerjide maliyetler
Nükleer enerji Teknik / bilimsel makale
- Yıl
- 2008
- Sayfa
- 2
- Okuma süresi
- 8 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme
Anahtar kelimeler
- Olkiluoto
- Areva NP
- nükleer santral maliyeti
- kredi garantisi
- EPR reaktörü
- Moody's
Özet
Yazar, ABD, İngiltere, Finlandiya ve Fransa örnekleri üzerinden yeni nükleer santral inşaatlarının maliyetlerindeki artışı ve piyasa risklerini inceleyerek nükleer rönesans beklentisinin gerçekçiliğini sorguluyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
ENERJİ 22
Prof. Steve THOMAS
Greewich Üniversitesi-İşletme Okulu
Uluslararası Kamu Hizmetleri Araştırma Birimi
Yeni nükleer santralların inşa edilmesi olgusu, karşı konulamaz gibi görünüyor. Nükleer santral için iki güçlü avantaj sunuluyor: - Sera gazı emisyonları düşecek. - Fosil yakıtların istikrarsızgüvenilmez bir şekilde arzı ile karşı karşıya olma riski azalacaktır. Bu avantajlar ABD, İngiltere, Fransa ve Finlandiya gibi bazı Batı hükümetlerini 20-30 yıldır uykuda olan nükleer sipariş programlarını yeniden canlandırmaya yöneltti. Bu durumda geçen 30 yıldan daha fazla bir zamandır öngörülen nükleer rönesans nihayetinde gerçekleşecek midir?
ABD’de şirketler yüzde 100 güvence istiyor
ABD, Bush’un 2002 yılındaki “Nükleer 2010” programıyla birlikte yeniden siparişi faaliyete geçirmeye başladı. Bu, 6 yeni üniteye kadar destek (sübvansiyon) sağlamanın başlangıçtaki engelleri aşmada yeterli olacağı ve sonrasında sübvansiyon olmaksızın yapılan siparişlerin kendilerini sürdürebilir hale geleceği varsayımına dayanmaktaydı. Mevcut durumda, bir düzineden daha fazla ABD kuruluşu bu konuyla ilgilendiğini ifade etmiştir.
Ne var ki, şirketlerin atmış olduğu adımların büyük bir maliyeti yoktur ve hiçbir şirket yeni bir santral inşası için ciddi bir finansal taahhüde girmemiştir. Başlangıçta yaklaşık 15 milyar dolar olan sübvansiyon paketi federal kredi garantilerini de içeriyordu. Bunlar, (öz kaynak hariç) girilen borcun yüzde 80’ini karşıladı, fakat bu da yeterli olmadı. Şimdi verilen güvence, borçların yüzde 100’üne ve (öz kaynak da dahil) toplam proje maliyetinin yüzde 80’ine kadar arttırılmış durumda. Enerji Bakanlığı’nın hazırladığı son bütçede, 2008/2009 mali yılında nükleer projeleri için kredi garantilerine 18.5 milyar dolar ayrılmış durumdadır. Ancak nükleer endüstrisi, halen proje maliyetinin yüzde 100’üne güvence verilmesi için direnmektedir. Açık ki ABD Hükümeti yeterince sübvansiyon sağlarsa yeni nükleer santrallar inşa edilmiş olacak, fakat eğer yeterli sübvansiyon olmazsa, daha fazla santral yapılması mümkün mü?
Nükleer
enerjide
maliyetler
Şimdiye kadar, nükleer santrallar yanlış giden ne olursa olsun elektrik tüketicisinin maliyeti ödeyeceği temelinde inşa edildi. Bu, nükleer enerji santralı yapımını hem şirket için hem de finansmanı sağlayan bankalar için çok az ticari riskli hale getirdi. Borçlanmanın maliyetini düşürdü. Fakat tüketicilerin bu riski taşıması adil miydi?
İngiltere sübvanse etmiyor
İngiltere programını yeniden aktif hale getirme çabaları 2006’da başladı. Haziran 2008’de sorumlu Bakan şu açıklamayı yaptı:
“Britanya’nın ışıklarının yanık kalmasını garanti etmek için, kullanım dışı bırakılmış mevcut reaktörleri sadece yenilemekten öteye geçen, daha kapsamlı bir yol izlenmesi hayati önemdedir. Yolumuzdaki engelleri kaldırmak için ne gerekiyorsa yapacağız.”
Fakat Hükümet, herhangi bir sübvansiyon sağlamama konusunda kararlıdır ve bu durum ticari üretim şirketlerinin sipariş kararlarını düşürecektir. Yardımcı olmak için
yapılacakların tümü; lisans sürecinin düzgün işleyeceği ve atıkların yok edilmesi politikasının açık olduğuna yönelik garanti verilmesinden ibarettir.
ABD’de olduğu gibi kuruluşlar hevesli görünüyor; sübvansiyon olmaksızın santral inşa edebilmeyi beklediklerini söylediler. Ancak yeni siparişler; aday tasarımlar güvenlik denetimi sürecinden geçtikten ve yer izinleri alınması sonucunda en az beş yıl sonra olacaktır.
Nükleerde atipik örnekler: Fransa ve Finlandiya
Finlandiya (2005) ve Fransa’daki (2007) siparişler, yaklaşık
1990’lardan bu yana Avrupa’da ilktir, bu nedenle, özellikle Avrupa Birliği hukukuna tabi olan üye ülkelerin elektrik üretim sektörlerini rekabetçi piyasalar aracılığıyla işletme zorunda oldukları ve haksız devlet yardımlarının illegal olduğu dikkate alındığında bu ülkeler özel bir izlemeyi gerektirir. Finlandiya, dünyadaki en rekabetçi piyasa olan İskandinav pazarının parçasıdır. Dolayısıyla, nükleer enerji ile rekabetçi piyasaların birlikte var olamayacağı yönündeki genel kanının yanlış olduğu kanıtlanmış gibi görünmektedir. Ancak, Olkiluoto Santralı’nın neredeyse tamamen piyasanın dışında olduğu ve ticari sözleşme koşullarının yinelenebilirliğinin imkansız olduğu açıktır. Bu santralın sahibi, Finlandiya’nın yoğun enerji kullanan şirketlerin ortak olduğu kar amacı gütmeyen bir şirkettir. Oluşan maliyet her ne olursa olsun, santralın çalıştığı sürece elektriği bu şirketlere vereceği sözleşmeyle sabitlenmiştir. Santral bir Fransız-Alman şirketi olan Areva NP tarafından, anahtar teslimi (sabit fiyat) bir sözleşme altında yapılmaktadır. Fransız ve İsveç hükümetleri tarafından ihracat kredi garantisiyle desteklenmiş olan krediler yalnızca yüzde 2.6’lık faiz oranıyla verilmiştir.
Yeni nükleer teknolojilerin en iyisi olarak görülen proje, çok kötü gitti. İki yıllık inşaat sonunda, santral 2 yıl gecikti ve Areva NP’nin karşılaması gereken maliyetler bütçenin yüzde 50’sini aştı. 1960’larda daha önce yapılan sabit fiyat sözleşmelerle uyumlu olan bu deneyim mevcutken, herhangi bir satıcının yeniden bir nükleer sabit fiyat sözleşmesini pay sahiplerine sunmayı nasıl gerekçelendireceğini hayal etmek güçtür.
Yeni santral çalışması Kasım 2007’de başlayan Fransa’da, Mart 2008’e kadar kalite sorunları ortaya çıkmış ve Mayıs 2008’de Fransız denetleyici, inşa çalışmasını durdurma talimatı vermiştir; bir ay süren bu dönemde kalite sorunları çözümlenmeye çalışılmıştır. Ticari bir bakış açısıyla, Fransız elektrik sektörü “sözde” bir piyasa olsa da, pratikte EDF bu sektörün yüzde 90’ını kontrol etmektedir ve bu şirket acil bir rekabetçi baskı altında da değildir. Dolayısıyla hem Finlandiya hem de Fransa’daki koşullar tipik örnek olmaktan uzaktır.
Nükleer enerjide piyasa riskleri
Şimdiye kadar, nükleer santrallar yanlış giden ne olursa olsun elektrik tüketicisinin maliyeti ödeyeceği temelinde inşa edildi. Bu, nükleer enerji santralı yapımını hem şirket için hem de finansmanı sağlayan bankalar için çok az
ticari riskli hale getirdi. Borçlanmanın maliyetini düşürdü. Fakat tüketicilerin bu riski taşıması adil miydi? Mümkünse risk, üzerinde en çok etkiye sahip olanlara düşmeli; maliyet ve inşa zamanını aşma riskleri, güvenilirliğin azlığı ve yüksek işletme maliyetleri santral sahibine düşmelidir. Ayrıca bir piyasa riski vardır ki; toptan satış fiyatı oynak olacaktır ve çoğu kez de nükleerin maliyetlerini karşılamak için düşük kalacaktır. Bu risk, özelleştirilmiş İngiliz nükleer üretim şirketi British Energy’nin, 2002’de mali çöküşüne neden oldu.
Bu nedenle yeni piyasa rekabeti bağlamında; nükleer enerji artık, yüksek maliyetli borçlanmaya yol açma ihtimali olan, riskli bir yatırımdır. Santral siparişi alan kuruluşlar, hisse fiyatlarında ciddi bir düşüş ve kredi notlarında azalma riski almak durumundalar. Moody’s Mayıs 2008’de şu açıklamayı yapmıştır:
“Kredi açısından bakılınca, yeni nükleer üretim seçeneğine yönelen kuruluşlar, görece daha yüksek iş ve işletme riski profili üstlenmek zorunda kalacaklardır. Bu riskler kredi notlarına orta vadeden uzun vadeye uzanan baskı yapabilecektir.”(1)
İnşaat maliyetleri 6 kattan fazla arttı
Nükleer santral yapımlarını, elektrik piyasalarıyla uzlaştırmanın sorunlu olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Fakat bunu gösteren kanıt, ancak geçen bir ya da iki yılda ortaya çıktı; söz konusu süreçte nükleer santral inşa maliyetleri beklenen düzeylerin çok üstüne çıkıyordu.
On yıl önce, şimdi satılık olan yeni tasarımlar için belirleyici nokta; maliyetlerinin nükleer satıcılarının kendilerine güvenerek karşılayabileceklerini söyledikleri hedef fiyat olan 1000 dolar/kilovat olmasıydı. Fakat 2005’te Olkiluoto siparişi yapılmaya başlandığı zaman maliyet 3 bin dolar/kilovata eşit oldu. Nükleer endüstrisinin 1990’larda belirlediği hedeflerin karşılanmaması uzun zamandır endüstriyi
Tayfun Akgül gözlemleyenler için bir sürpriz değildi. Esasında Olkiluoto’nun gerçek maliyeti, eğer daha fazla ters giden bir şey olmazsa hali hazırda büyük ihtimalle 4 bin 500 dolar/kilovat olacaktır.
Ancak, ABD kuruluşları Bush programı kapsamında inşa etmek istedikleri reaktörleri fiyatlandırmaya başladıklarında 6 bin dolar/kilovattan fazla fiyatlar öne sürmeye başladılar ve Moody’s artık 7 bin dolar/kilovat
23 ENERJİ rakamından söz ediyor. Bunun anlamı, Areva NP’nin EPR’si gibi bir tasarımın maliyetinin 12 milyar dolar civarında olacağıdır. Mayıs 2008’de Avrupa’nın en büyük ikinci şirketi olan E.ON, İngiltere’de inşa edilecek bir santral için yaklaşık 6 bin dolar/kilovat bir maliyet tahmininde bulundu.
Sadece 10 yıl içerisinde, tahmin edilen maliyetlerde 6 kattan fazla artışa neyin neden olduğu açık değildir. Bazı olası açıklamalar şunları içermektedir:
- Bakır gibi metaller yıllık yüzde 60’ı aşan artışlar gösterirken, çelik gibi birçok ürünün maliyetinde geçtiğimiz 4 yılda yıllık yüzde 20 civarında artışa yol açan “Çin Etkisi.”
- Şirketlerin, verdikleri fiyat sözlerini tutmalarının beklendiğini bilmeleri nedeniyle daha gerçekçi maliyet tahminleri yapmaları.
- Olkiluoto’dan ders alınması. - Dolardaki değer kaybı. - Santral bileşenlerinin imalatındaki darboğazlar ve beceri/deneyim eksikliği. Eğer bu faktörlerin gidişatı tersine çevrilemez; kredi notlama ajansları ve finansal analistler maliyetlerdeki öngörülerin aşılması ve güvenilirlik zayıflığı sorunlarının geçmişte kaldığına ikna edilemezlerse; nükleer rönesansın, geçen 30 yılda birçok kez gündeme gelen “yeniden diriliş” beklentisi kadar yanılsama olduğu kanıtlanacak. Ⅵ
KAYNAKÇA 1. Moody (2008) ‘New Nuclear Generating Capacity: Potential Credit Implications for U.S. Investor Owned Utilities’. (Yeni Nükleer Üretim Kapasitesi: ABD Yatırımcıya Ait Kuruluşlar İçin Olası Kredi Durumları)
ENERJİ KİTAPLIĞI
Hakkı ÜNLÜ - EMO Kütüphane Birimi
Enerji Hukuku Cilt-2
Petrol Piyasasında
Rekabet ve Regülasyon
Yazar: Prof. Dr. İ.Yılmaz Aslan 1. Baskı: Ocak 2008 Yayımlayan: Ekin BasımYayın Dağıtım
Enerji Hukuku çalışmasının ikinci cildi “Petrol Piyasasında Rekabet ve Regülasyon” alanını inceliyor. Kitabın yazarı Prof. İ.Yılmaz Aslan, petrol ve doğalgazın daha uzun yıllar başlıca birincil enerji kaynakları olarak dünya ülkelerinin gündeminde kalacağını, “yadsınamayacak bir gerçek” olarak ortaya koyarken, bu alanda Türkiye’de de her gün yeni düzenlemeler yapılması nedeniyle ikinci cilt çalışmasını bu alana ayırdıklarını kaydediyor. Çalışmanın giriş bölümünde Türkiye’de ve dünyada petrolün mevcut durumu anlatılırken, ilk bölümde Petrol Kanunu ile Cumhurbaşkanlığı tarafından veto edilen yeni Türk Petrol Kanunu’nun karşılaştırmalı analizine yer verilmiş.
AB mevzuatı ile de karşılaştırma yapılırken, ikinci bölüm Petrol Piyasası Kanunu üzerine odaklanıyor. Rekabet ve serbest piyasa mantığı içerisinde değerlendirmelerin ve eleştirilerin yapıldığı kitap, nasıl bir piyasa oluşturulmaya çalışıldığını anlamaya yardımcı oluyor. Üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerde Petrol Piyasası, Petrol Piyasası Aktörleri, Fiyat oluşumu, Arz güvenliği gibi konularına değinilmiş; petrol piyasası yatay (rakipler arası) ilişkiler, hakim durumun kötüye kullanılması olanakları, birleşme ve devralmaların piyasa üzerindeki etkileri Rekabet Kurulu ve AB Komisyonu uygulamalarına göre inceleniyor. Altıncı bölümde bayilik anlaşmaları, çeşitli mevzuatlar çerçevesinde değerlendiriliyor. Doğalgaz ve LPG alanına yönelik mevzuat ve uygulamaların incelenmesi üçüncü cilde bırakılırken, ilk ciltte yer verilen elektrik alanındaki nükleer ve yenilenebilir enerji ile ilgili mevzuat çalışmaları nedeniyle yeni gelişmelere de ikinci cildin sonunda ek olarak yer verilmiş.
Elektrik Dağıtım Şirketlerinin
Özelleştirilmesi Öncesi ve
Sonrası Yükümülükleri
Yazar:Av.Aykut Başçıl 1. Baskı: Şubat 2008 Yayımlayan: Babıali KültürYayıncılığı
Elektrik dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesi sürecini inceleyen kitapta, tarihsel olarak dağıtım özelleştirme uygulamalarına ilişkin mevzuat ve uygulamalar ile özelleştirmelerin yapılmamasının nedenleri değerlendiriliyor. Kitabın ilk bölümünde, tarihsel olarak elektrik dağıtım özelleştirilmesine ilişkin uygulamalara özet olarak yer verilerek genel bir sunum yapılıyor. Bu kapsamda ÇEAŞ, Kepez, AKTAŞ ve Kayseri özelleştirme örneklerine yer verilirken, işletme hakkı devir yöntemi değerlendiriliyor. Elektrik Piyasası Kanunu’nda dağıtım faaliyetlerinin ele alınışının analizi yapılan kitapta, EMO ve Tes-İş Sendikası tarafından açılan davalar yer alıyor. Özelleştirme öncesi
dağıtım kuruluşlarının imzaladığı sözleşmeler ve yükümlülükleri üçüncü bölümde ayrıntılı olarak değerlendirilirken, dağıtım şirketlerinin mevzuattan doğan yükümlülükleri dördüncü bölümde ele alınıyor. Beşinci bölümde elektrik dağıtım şirketlerinin imzaladığı sözleşmeler hukuki ve teknik yönden incelemeye tabi tutuluyor. Bu kapsamda TETAŞ’la imzalanan enerji alım sözleşmeleri,
EÜAŞ ile imzalanan elektrik alım sözleşmeleri, TEDAŞ’la imzalanan işletme hakkı devir sözleşmeleri masaya yatırılıyor. Son yapılan zamlarla kamuoyunda da tartışılır hale gelen fiyat mekanizmalarına ise altıncı, yedinci ve sekizinci bölümlerde yer veriliyor. Bu bölümlerde fiyat eşitleme mekanizması, dengeleme ve uzlaştırma uygulamaları, geçiş dönemi tarifelerinin fizibilite, gelir, yatırım, kayıp ve kaçak ile diğer yönlerden değerlendirmesini bulabilmek mümkün. Başçıl, son bölümde elektrik dağıtım özelleştirmelerinin ertelenmesinin ardından ortaya çıkan durum ve bazı önerilerine yer veriyor. Ⅵ