Elektrik Mühendisliği · Sayı 401 · 1997 / 1
TÜRKİYE'DE NÜKLEER ENERJİ ÜRETİMİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELER
Nükleer enerji Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 1997
- Sayfa
- 6
- Okuma süresi
- 14 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Yenilenebilir enerji, Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme
Anahtar kelimeler
- nükleer santral
- enerji talep tahmini
- Çernobil
- doğal uranyum
- dış borç
- enerji açığı
Özet
Yazar, çeyrek yüzyıl önce nükleer enerji üretimini zorunlu gösteren akademik savın zaman içinde geçerliliğini kaybettiğini; Türkiye'nin hem teknolojik olarak hem de ekonomik ve konjonktürel açıdan nükleer enerji üretimine hazır ve öncelikli olmadığını savunmaktadır. Ulusal uranyum kaynaklarına dayalı bir nükleer program kurma fikrinin de gerçekçi olmadığını teknik verilerle açıklamaktadır.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
türhige de nükleer enerji üretimine ilişkin düşünceler
Prof. Ur. Tolga YARMAN *
*Tiirkive Alnın Knrrji.si kurumu Dumanla Kurulu ı Nükleer Güvenlik komitesi Kski ü\exi
Y aklaşık yirmi yıl kadar evvel, yanında şahsen benim de yer aldığım, "ülkemizde nükleer enerji üretiminin gerekliliği" yönündeki "akademik sav", çeşitli eklemlerinin, zaman içinde değişmesinden dolayı, bugün için "geçerliliğini" hemen hemen yitirmiş bulunmak tadır.
Bu sebeple, ülkemizde nükleer enerji üreti mi, bugün artık "akademik" olarak türetilebile cek bir "zorunluluk" değil; benim şahsen on yıldan fazla bir süredir, çeşitli platformlarda, anlatmaya ve kavramsallaştırmaya çalıştığım şekliyle, "siyasi bir karar ve tercih konusudur". (Bknz. örneğin "Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması", Kitap, T. Yarman, Esin Yayınevi, 1995; "Nükleer Santral Seçim Kararı Artık Siyasal Niteliklidir!", Makale, T. Yarman, Milliyet Gazetesi, 29 Eylül 1984)
Böylesi bir karar ve tercih eyleminde, dolayısıyla bir "siyasi tavır ve bunun da gereği, öyle yahut böyle bir "oylama süreci", gündeme gelmektedir.
Bu da tabiatıyla "demokratik anlayışın baş gereği" olmaktadır.
Buradaki temel bir nokta; bürokratların ve bilim adamlarının, ya da başka ilgililerin, o arada da bilhassa siyasilerin, elbette kendi donanımlarıyla ayrıca yoğrulmuş olacak saygıdeğer siyasi tavıriannı, güya akademik bir fetvaya raptediverme sanısına kapılarak, "bilim sellikle" karıştırıyor olmalarına ilişkin tehlikedir.
Bu, hiç başka birşey değil, örneğin bir siyasal bilimler profesörünün, haliyle kendi akademik birikimleriyle ayrıca belirlenmiş ola cak "kişisel reyini", gönlündeki "siyasi partiye" verirken, "Herkesin, bilimsel olarak bu partiyi seçmesi gerektiğine (F)" dair, haddi aşan, hatta
"saçma", "akademik bir beyanaa" bulunmasına benzer.
Bir defa artık herkesin, bu fevkalade temel noktayı anlaması ve (hangisiyse, o) siyasi tavra, saygıyı içine sindirmesi yerinde olur. Yoksa, "Ne anlar benim zavallı halkım sandıktan, seçim den®" türünden antidemokratik, hatta faşizan yaklaşımların girdabından kendimizi alamaya bilir, en temel konseptlerde en ilkel tartışmalara sıkışıverir, kalırız.
Çeyrek Y üzyıl Önceki "Nükleer Sav", Zamanla Çürümüştür!
Bu kısa yazıda önce Türkiye'de nükleer enerji üretiminin gerekirliğine" dönük olarak çeyrek yüzyıl kadar önce izlenen akademik savın, eklemlerinin, zaman içinde nasıl değiştiğine bakmamız yararlı olacaktır.
Bu sav, o aralar dünya enerji analiz çevrelerinde sıkça başvurulan bir yaklaşım şablonunu, baz almaktaydı.
Buna göre: • Önce, geleceğe dönük olacak bir "enerji talep tahmini yapılırdı. • Bundan sonra "söz konusu olacak enerji gereksinmesinin, elde mevcut, işte sonlu (yani elli yıl, yüzelli yıl, her neyse, belli bir sûre sonra tükenecek) petrol, kömür, doğal gaz gibi klasik enerji kaynaklarıyla ne ölçüde karşılan abileceğinin bir değerlendirmesi" yapılırdı. • Daha sonra, "yenilenebilir" ya da pratikçe "sonsuz" güneş, rüzgar, füzyon gibi "klasik olmayan kaynakların, gelecekteki enerji ihti yacının ne kadarını karşılayabileceğinin birkesti rimf çıkartılmaya çalışılırdı. • Bilançoya bakılınca, ortada hala ve giderek büyüyecek bir "açk"görünürdü.
• "Bunu ise, karşılamaya amade", bir tek, teknolojisi hazır, diğer bir taraftansa o gün için "güvenirliğinden' hiç kuşku duymadığımız,"nükleer enerji' seçeneği görünürdü.
Demek ki yirmi, yirmi beş yıl önce, "açıkladığım yaklaşımı matematikselleştirirsek", şu "ardışık iki formül', geçerliklerini hemen tüm uzmanlara kabul ettiriyordu:
;) Yakın Geleceğe Dönük Enerji Talebi Klasik, ya da (Güneş gibi) Klasik Olmayan Kaynaklarla Sağlanabilecek Enerji Ûretimi=Büyûyegidecek Bir Enerji Üretim Açığı ii) Bu açığı Kapatacak Tek Seçenek=Nükleer Enerji Üre timi
Zaman içinde ortaya çıkan gelişmeler bu "formüllerin kabul edilebilirliğine" gölge düşürdü.
Bunu, birçok başka çalışmam yanı sıra (Esin Yayınevi'nce 1995'te kitaplaştırılmış olan) "Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışmasi' başlıklı çözümlememde, uzun uzadıya açıkladım.
Burada ayrıntıya girmeyeceğim. Şunu belirtmekle yetineyim. Bugün için, şu formüllerdeki hemen tüm eklem ler, değişmiş bulunuyor.
Bir defa "talep tahminleri', Dünya'da da, ülkemizde de, yaklaşık "bire iki" yanılgılı çıktı.
Bu çerçevede, özellikle petrol şoklarından sonra, hiç gündemde olmayan bir kaynak, "enerji tasarrufu ve ver imliliği devreye girdi; yapılan herşey yuvarlak "yan enerji" kul lanarak yapılabildi. Başka bir deyişle, günlük yaşamımızı sürdürmek üzere, "kullanılması yeterli enerji miktarının", gerekmeyecek olduğu halde, yuvarlak "iki katini' kullanmak ta olduğumuz farkedildi.
• Klasik olmayan kaynaklar, özellikle de yenilenebilir enerji kaynakları, bilhassa da güneş enerjisi kendilerine bağlanan umutlan hala tartmaktan uzak olmasalar bile, Dünya'nın hemen olsalar her yerinde, (öncesiyle karşılaştırıldığında, örneğin güney illerimizden de, görüldüğü şekliyle) karınca kararınca, ama azımsanmayacak katkılar sağladılar.
• Bunlara bağlı olarak, bir çeyrek yüzyıl öncesinden yakın geleceğimize dönük, öngörülen "enerji açığf, başlangıçta sanıldığı kadar "hacimli" olmaktan, çıktı.
• Bu arada, biri I979'da ABD Penisilvanya'da, diğeri ise, dünyanın en "vahşi teknoloji kazasf niteliğinde olarak I986'da Sovyetler Birliği Çernobil'de, "hiç akla gelmeyecek trajikomik nedenlerden" kaynaklanan iki "dehşetli nükleer
kaza" yaşandı. • Gerçi nükleer enerji üretimine yoğunca başvuran ülkelerde, bu seçeneğin "ağırlığı" pek gerilemedi; ancak "dünya enerji konjonktürü' (yani yapısal özellikleri), çok değişti; sıralayageldiğimiz öteki sebepler yanı sıra, anılan kazalardan sonra nükleer enerjiye yönelik olarak gelişmiş "güvende" meydana gelen "hasat, dünya enerji konjonk türünün başkalaşmasında ayrıca, bir ölçüde olsun, etken oldu.
• Diğer bir taraftan ve daha böylesi olumsuz bir boyut henüz açılmamışken, "Türkiye enerji konjonktürü', tahmin lerde olmayacak biçimde değişti. Bir defa, ülkemize, taa Sibirya'dan, Avrupa'yı da geçerek, "doğal gaz" geldi. Bu yirmi yıl kadar önce kolaydan, hayal dahi edilemezdi. Bundan başka ve çok daha önce, Irak petrolü, Akdenizimiz'e bağlandı. Sırada Iran petrolü var. Dahası, Azerbeycan petrolü, Türkmenistan doğal gazı ve Kazakistan petrolü de var. Katar doğal gazının da, ülkemiz üzerinden Avrupa'ya ver ilmesi gündemde bulunuyor. Diğer bir yandan, on yıldan fazla zamandır tartışma gündemine getirdiğim anımsaya caktır, Türkiye'nin Bütün Güney Avrupa ülkelerinin gördüğünden iki kez daha fazla, "büyük bir güneş potan siyeli" var. (Dikkat ediliyordur, burada "Nükleer olmasın,' güneş olsun", diyor değilim, konjonktürün nasıl değiştiğine ve değişebile gideceğine değiniyorum.) Güneş enerjisi üre timi "geniş boyutlarda" ticari olmaya henüz yakın görün müyor ama, bu alanda yakın bir gelecekte, belki yirmi yirmi beş yıla kalmadan, gayet ilginç gelişmelerin meydana gelebileceği öngörülebilir; ayrıca pekala böylesi gelişmelerin içinde yer de almamıza dönük açılımlar da geliştirilebilir.
• Bütün bu varit, o arada olası gelişmeler, "enerji açğının" öngörüldüğü kadar "büyük" olmadığının anlaşılması bir yana; böylesi bir açığın, özellikle ülkemizde yalnızca ve yalnızca "nükleer enerji üretimi' yoluyla karşılanabileceği yol undaki "akademik savf, alt üst etti.
Uzatmayayım, "ülkemizde nükleer enerji üretimi", kimi ilgililerin, hala, iyice geçersizleşmiş olan "kelepir formüllerie" savunduklarının aksine, bir "zorunluluk" olmaktan çıkmıştır, aslında çoktandır da çıkmış bulunmaktadır.
Türkiye Nükleer Enerji Üretimine Halen Hiç Hazır Değildir! ikinci olarak değinmek istediğim, fevkalade önemli bir
husus var. Bu hususa, "ülkemizde nükleer enerji üretiminin gerçekleştirilmesinin yerinde olacağına, çeşitli nedenlerle ve samimi olarak inananların", onların bu demokratik tavırlarına derin bir saygı duyuyor olarak, dikkat etmelerini salık vermek isterim.
Bu husus şudur: Nükleer enerji üretimi fevkalade zor ve üst bir teknolo jik hazıriık, birikim ve ehliyet düzeyi gerektiren, bir uğraştır. Türkiye böyle bir düzeyin hiç mi hiç yakınında dahi değildir. Beni çok üzen bir nokta; yıllar ve yıllar ve yıllar boyu Türkiye'de nükleer enerji üretiminin zorunlu olduğu savını indir bindir temcit pilavı gibi ileri sürenlerin; üstelik yine yıllar ve yıllar ve yıllar boyu, bu alandaki en sorumlu mevkileri işgal etmiş bulunmalarına karşın; şu iki satırdan ibaret savlarını telaffuz etmenin ötesinde, ulusal olarak gözetilebilecek hiç bir nükleer vizyon geliştirememiş; böyle bir kavramıysa, bir yüzeyselliğin kör kuyusunda, idrak dahi edememiş olmalarıdır.
Gıyapta, incitici olmak istemediğim için, akademik kisve altında ortaya gelen, "nükleer yavanlıklara" burada örnek vermeyeceğim.
Ama şu kadarını söylemeyi bir sorumluluk telakki ediyo rum:
— Eğer Türkiye'nin "nükleer yolunu" öyleleri çizecekse, vay halimize!...
Kısacası; Türkiye'de, herşey bir yana, tabii saygı duya cağımız bir siyasi tavırla ve samimiyetle nükleer enerji üreti mini düşleyenler, ülkemiz
de en önce (kişisel ve
kurumsal tüm iyi niyetli
çabalara dönük takdir h _.
lerimiz saklı olarak), ulusal
ilk nükleer filizlerimizin w.
vermesinden bu yanj,
aradan geçen otuz yıl
pratikçe
heba
edildiğinden,
şimdi
olmayan ve en az, o da
dolu dolu bir on yıl gerek
tirir ulusal bir nükl<
teknoloji ve nükleer
tim süreci hazırlığı vı
birikimini, talep etmeli
lerdir. Bununsa laboratuvarlarda nötronlarla ya da entegro diferansiyel denklemlerle uğraşmanın çok ama çok ötesinde ve kolaydan katiyen tasvir edilemeyecek girift mi girift bir karmaşalar organizasyonunun inşası olduğunu da, anlamalılardır...
Ülkemizde Nükleer Enerji Üretimi, Bugün İçin, "Öncelik
li'de Değildir!
Bugün için fevkalade önemsediğim diğer bir husus
şudur:
Ülkemizde, nükleer enerji üretiminin bir "gerekirlik'
olarak görülmekten çoktandır çıktığı bir yana; bunun ülke
mizin enerji üretim tablosunda (bugün için) bir "öncelik"
taşıdığı da, en başta demin açıkladığım konjonktürel
(yapısal) nedenlerden, bu arada özellikle hidrolik (su) potan
siyelimizin henüz, yaklaşık yüzde doksanının, bakir duruyor
olmasından dolayı, katiyen iddia edilemeyecektir.
Bu konjonktürel nedenlerin yanı sıra; ülkemizin (yıllık
yaklaşık 30 milyar dolarlık bir bütçeye karşılık) 70 milyar doları
aşmış dış borç yükü; beheri 3 4 milyar dolar eden ve (incir ya
da gazoz satarak edinemeyeceğimize göre) belli ki yine dış
borçla temin edilmek durumunda bulunulacak nükleer
santrallerin ülkemizde kurulmasının önünde, zaten müthiş
bir handikap olarak gözetilmek gerekir.
Buna karşılık; ulusal nükleer kaynaklarımız öne çekilerek;
bunlar bazında ulusal bir nükleer enerji üretimi yapılması
gerektiği ya da
',, •
yapılabileceği iddiası ise,
fevkalade hayalperest
ve yanlış bir iddiadır.
Ulusal
Nükleer
Kaynaklarımız Bazında Bir
Nükleer Enerji Planlaması
Düşünmek Abestir
Çünkü: I. Ulusal nükleer kay naklarımızın bulunduğu bir vakıa ise de; nükleer santralin, o da santrale yerleştirilmeye amade kılınmış nükleer yakıtı;
birkaç milyar doları bulan ilk yatırım masraflarının yanında, yüzde birkaçlık bir yer ancak işgal eder.
2. Türkiye'de mevcut olarak bilinen (yuvarlak 10 bin ton tutarındaki) doğal uranyum gizili, (Keban Barajımız'ın gücün deki) 1000 Megawatlık bir nükleer santrale (otuz yıllık) bir işletme ömrü boyunca, ancak yeter.
3. Ayrıca bu uranyum, hammadde olarak çıkartıldıktan sonra işlenip, nükleer yakıta dönüştürülmek üzere, dışarıya gönderilmek gerekmektedir.
hassa da plütonyum 239 izotopuna) dönüşebilmektedir. Dönüşüm sonucu oluşan ve reaktörde yanmamış olacak plütonyum, yine şu fevkalade külfetli (bu sebeple de işte örneğin ABD'de stratejik olarak terkedilmiş bulunan) yakıt sıyırma işlemiyle ayrıştırılıp, yakıtlaştırılabilir. Burada demek istediğim şu ki; ülkemizdeki doğal uranyum gizili, bunun için deki (%l civarındaki) uranyum 235 itibariyle, eğer (Keban Barajımız gücünde olacak) bir nükleer santrale bir ömür boyu yetiyorsa; buradaki (%99 civarındaki) uranyum 238
4. Buna karşılık Türkiye'de, ayrıca bir "nükleer yalat tesisi' (nazari olarak); "fisil" olan plütonyoma dönüştürülerek, (her
kurulması da hayaldir. Beş santralden azının yakıtını imal ede
biri yine Keban Barajımız gücünde olacak) doksan dokuz
cek bir "nükleeryakıt tesisf, yine dış borçla kurulacak olması (99) nükleer santrale, işletme ömrü boyunca yetebilecek
cabası, "rantabf (ekonomik açıdan olur) dahi, değildir.
olmaktadır(l); ama bu; açıkladığım işlemlerin zorluğu,
5. Demek ki ülkemizdeki uranyum rezervi, ulusal nükleer pratikçe de imkansızlığı dolayısıyla, ne kadar abes ise; ülkem
bir çizginin benimsenmesinde, pratikte, bir ağırlık taşıyor izdeki zengin toryum gizilinin ulusal bir nükleer stratejiye baz
değildir.
olarak gözetilebileceği de işte en az o kadar abestir.
6. Ülkemizin (yaklaşık 400 bin ton tutarında olarak bili
Bütün bunları; teknik ayrıntının, kavrayışı bir ölçüde olsun
nen) gayet zengin bir toryum gizili de vardır. Ne var ki, zorlaştıracak olması pahasına; ustalarının, gerçekte
(yakıtın bir nükleer santralin portesinde işgal ettiği yerin beynelminelci tekrarcılıkla malul ve hiçbir akademik rasy
göreceli olarak hayli geri plandaki önemine ilişkin husus saklı onelle bağdaşmaz fantezi dünyasından tevarüs ettikleri at
olarak) toryum, "fisil" (atom çekirdeğinin parçalanması sonu
gözlüklerini hala çıkartamamış akıl erbabından, öyle ya da
cu nükleer enerji verebilir) değil, "fertil" (nükleer enerji böyle etkilenip, samimi nükleer umutlar geliştirebilecek
sağlayacak madde üretebilir) bir maddedir; yani toryum insanlarımız için, anlattım.
atom çekirdekleri bir nükleer reaktörde enerji üretiminde,
doğrudan kullanılamaz. Bundan önce, bir nükleer santralde,
Bomba Aldatmacası
yıllar alacak bir dönüştürmeyle, fisil olan uranyumun bir izo
Diğer bir nokta olarak; "Ülkemizde nükleer enerji üreti
topunun (uranyum 233) üretilmesine, daha sonra da
minin, Türkiye'nin atom bombasına sahip olmasının ilk bir
teknolojik olarak fevkalade külfetli olan (böyle olduğu için
adımı olduğu" yönünde olarak, özellikle asker çevrelerimizin
de kimi nükleer ülkelerde, örneğin ABD'de çoktandır strate
desteğini harekete geçirme hevesiyle ortaya getirilen iddi
jik olarak terkedilmiş) ve her hal u karda ancak "nükleer bir aya değinmek yerinde olacaktır.
ülkede" yaptırılabilecek "yakıt sıyırma işlemiyle" (reproses), Bunun bir aldatmaca olduğu bir yana, Türkiye'nin böyle
söz konusu izotopun ayrıştırılıp, daha sonra da
si, ayrıca köksüz bir maceraya çekilmek istenmesinin bedeli
yakıtlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Bütün bunlar ülkemizdeki
de, her halde gözden kaçırılmayacaktır.
toryum gizilini de, hiç kuşkusuz, ulusal bir nükleer stratejinin
Burada şunu söylemekle yetinmek isterim ki, Türkiye
bazı alamayacağımızı işaret etmektedir.
NPT yani "Nuclear Non Prol'ıferation Treat/ ya da "Nükleer
7. Esasen, toryuma gelinceye kadar, bununla hiçbir karakter farlılığı sergilemeyen, doğal uranyum içindeki, fisil olan plütonyuma gebe, fertil uranyumdan bahsedilmek
Silahların Yayılmasının önlenmesi Antlaşmasfn çoktandır imzalamış olup, atom bombası macerasından geri dura cağını taahhüt etmiş bulunmaktadır.
yerinde olur. Nitekim doğal uranyum içinde %1'den daha az ve fisil olan uranyum izotopu (uranyum 235) yanı sıra,
Şunu da ekleyeyim ki, atom bombası teknolojisi, anahtar üstünde nükleer santral satın alarak, hiç mi hiç
demek ki %99'dan biraz fazla ve fertil olan uranyum izotopu edinilmez. Nasıl ki otomobil teknolojisi de, anahtar üstünde
(uranyum 238) bulunmaktadır. Bu izotop da tıpkı toryum otomobil satın alarak edinilmez!
gibi, nükleer reaktörde, fisil olan plütonyum izotoplarına (bil
Dengeli Bir Resim Y ansıtabilmek Üzere... Dengeli bir resim yansıtabilmek üzere, dünyada halen (her biri yaklaşık Keban Barajımız'ın büyüklüğünde) 437 nük leer santralin çalışmakta olduğunu, 39 nükleer santralin ise inşa edilmekte bulunduğunu, nükleer enerji üretiminin 33 ülkede gerçekleştirilmekte olduğunu, kimi ülkelerde ise nükleer enerji üretiminin temel elektrik enerjisi üretim aracı olduğunu kaydedelim. Bu çerçevede elektrik enerjisi üretimi içindeki nükleer enerji (yüzde olarak) payı, çeşitli ileri ülkelerde şöyle: Litvanya (%) 86, Fransa 76, Belçika 56, İsveç 47, Bulgaristan 46, Slovakya 44, Macaristan 42, isviçre 40, Slovenya 40, Ukrayna 38, Güney Kore 36, İspanya 34, Japonya 33, Finlandiya 30, Almanya 29, Tayvan 29, İngiltere 25, ABD 23, Çek Cumhuriyeti 20, Kanada 17, Rusya 12. Bu arada şunu da kaydedeyim. Fosil kaynaklar (petrol, kömür, v.b.) eninde sonunda (petrol, herhalde, hissedilir ölçüde bir elli yıl, kömür ise, yüzyıl kadar sonra) bitecektir. Esasen, doğal gaz dahil, fosil kaynak yakan termik santraller, karbondioksit ifrazatından dolayı çevreyi, son toplamda ise atmosferi kirletmekte, dünya iklim dengelerini bozmaktadırlar. Enerji kaynaklarından yana kurak birçok ülke, bu açıdan da, nükleer enerji üretimini yeğlemektedir. Diğer bir yandan, çok kimse ve kurum tarafından (temiz bir enerji kaynağı olduğu için) umut bağlanan (yıldızların, o arada Güneşimiz'in kökenindeki) füzyon (nükleer kaynaşma) enerjisi, teknolojik olurluğunun (bugünkü teknolojiler itibariyle), önceki tahminler hilafına, bir elli yıl daha gerektir diği kaydedilmelidir. Demek ki, dünyanın önünde, evvelce tahmin edildiğinden çok daha ötede olmakla beraber, bir enerji darboğazı görülmektedir. Bu darboğaz ise, dünyada genel olarak nükleer enerji, bu arada her halde güneş enerjisi, keza rüzgar gibi bunun türevi olarak tasnif edilebilecek ener ji kaynakları ile aşılacaktır. Türkiye'de ise bugün için, yukarıda açıkladığımız çerçevedeki konjonktür dönüşüm sebebiyle, bu arada bil hassa su kaynaklarımız henüz büyük bir kısmı itibariyle hala daha bakir olduğu için, bir enerji kaynak yetmezliği, dolayısıyla da yatırımların zamanında yapılması koşuluyla, bir enerji darboğaz sıkıntısı yoktur!
Nükleer enerji üretim kararı nihayette (ve tabiatıyla siyaseten) verilmek gerekecekse, her halde en az bir beş, hatta on yıl daha, böyle bir kararın alınmasına dönük bir aciliyet de yoktur!
Diğer bir yandan, nükleer santral teknolojisinde bir evrimleşme yaşanmakta olduğu, şimdiki teknolojinin yerine, daha güvenli, daha ehven, daha ileri bir nükleer teknolojinin gelmekte olduğu, bunun ise önümüzdeki on yılda iyice şekil leneceği önemle vurgulanmalıdır.
Herhangi bir suretle aceleyle kapılmaksızın, bütün bu gelişmeleri izlememizin gereği ve önemi, ortadadır.
Özetle... • Ülkemizde, nükleer enerji üretimi, epeydir berraklaştığı şekliyle "teknik bir zorunluluk" kesinlikle değil, "siyasi bir ter cih konusudur". Böyle olunca; ne bilim adamları, sözüm ona akademisyenlik adına, ama bal gibi siyaset yapıyor olmalıdırlar; ne de siyasiler, siyasi karar sorumluluklarını savsaklayıp, sözde bilimsel fetvaların arkasına saklanmalıdırlar. • Ülkemiz nükleer enerji üretimine hiç mi hiç hazır değildir; ciddi bir hazırlıksa, o da dolu dolu, en az bir on yıl gerektirir. • Ülkemizde nükleer enerji üretimi, gelişen dünya, özel likle de bölgemiz enerji konjonktürü itibariyle, bu arada bil hassa hidrolik potansiyelimizin henüz yuvarlak yüzde dok sanı bakir durmaktayken, "öncelikli" bir sırada da, hiç göster ilemeyecektir. Türkiye'de bugün için, bir enerji kaynak yet mezliği, dolayısıyla da yatırımların zamanında yapılması koşuluyla, bir enerji darboğaz sıkıntısı yoktur! • Ülkemizdeki uranyum ya da toryum gizillerimizin ulusal bir nükleer stratejiye baz olarak işaret edilmesiyse, hiç inandırıcı değildir. Herşey bir yana, nükleer yakıt, milyarlarca dolar tutarındaki nükleer santralin kuruluş masrafları içinde yüzde birkaçlık bir yer ancak tutar. Ayrıca toryum fısil (doğrudan nükleer enerji üretebilir) değil, fertil (nükleer enerji üretecek maddeyi verebilir) bir maddedir; nükleer enerji üretiminde doğrudan kullanılmaz; fısil olan uranyuma dönüştürülmesi ise, özellikle bizim koşullarımızda, pratikçe imkansızdır. • Esasen; hal i hazırda 70 milyar dolardan fazlaya gelen
dış borç yükümüz; ülkemizde ancak ilave borçlanmayla tesis olunabilecek nükleer enerji üretimini, bugün için, bırakın ulusalcılığı bir yana, her türlü akılcılık çizgisinin dışına savur maktadır.
• Bu açıdan sanırım, nükleer enerji karşıtlarının kaygılarını, bir ölçüde giderebilecek bir denklem gündemdedir. O da, "Kimsenin, hem de Orta Dogu'nun göbeğindeki bir Türkiye'yi, el parasıyla, nükleer gerdeğe sokmak iste meyeceğidir"! Bunu ayrıca, "nükleere karşıt ya da meraklı", herkesin hatırda tutmasında çok ama çok yarar vardır.
• Diğer bir yandan, "Türkiye'nin atom bombası yapmak üzere, nükleer enerji üretimine yönelmesi gerektiği" de tam bir "aldatmacadır". Çünkü Türkiye, "Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasına en önce imza koyan
ülkelerden biridir. Ayrıca, anahtar üstünde nükleer reaktör satın alarak bomba teknolojisine sahip olunabileceği, maraz olduğu bir yana, olsa olsa, çok ilkel bir hayaldir.
• Nükleer enerji üretim kararı nihayette (ve tabiatıyla siyaseten) verilmek ğerekecekse, herhalde en az bir beş, hatta on yıl daha, böyle bir kararın alınmasına donuk bir aciliyet yoktur.
• Bu arada nükleer santral teknolojisinde bir dönüşüm yaşanmakta olduğu, şimdiki teknolojinin yerine, daha güven li, daha ehven, daha ileri bir nükleer teknolojinin gelmekte olduğu, bunun ise önümüzdeki on yılda iyice belirğinleşeceği önemle vurgulanmalıdır. Herhangi bir suret le aceleye kapılmaksızın, gelişmeleri izlememizin gereği ve önemi, ortadadır.