Elektrik Mühendisliği · Sayı 401 · 1997 / 1

EMO'DAN

Ali Yiğit

Nükleer enerji Görüş ve değerlendirme

Yıl
1997
Sayfa
2
Okuma süresi
5 dk
Görüntülenme
0

Konu

Nükleer enerji

İlgili: Toplum, demokrasi ve emek, Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

Anahtar kelimeler

  • Çernobil
  • TEAŞ
  • özelleştirme
  • Ombudsmanlık
  • Refahyol
  • nükleer santral lobisi

Özet

EMO Yönetim Kurulu Yazmanı Ali Yiğit, TEAŞ'ın nükleer santral yatırım girişimini eleştirerek Çernobil kazası ve nükleer enerjinin risklerini, maliyetlerini ve dışa bağımlılık yaratacağını tartışıyor; ayrıca enerji özelleştirmeleri, kamu ücretleri ve dönemin siyasi-toplumsal gündemine ilişkin görüşlerini paylaşıyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

Değerli Üyelerimiz,

Bu sayıda özel bir konuya değiniyoruz: Nükleer Santrallar ve Nükleer Enerji. Nükleer Santraller uzun ca bir süredir gündemimizde. 18 Aralık 1996 tarih ve 22851 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan TEAŞ'ın "küçük bir ilanıyla" (Resmi Gazete'de "muhtelif malzeme satın alınacaktır" şeklinde yer aldı) gündeme yerleşmiş oldu. Susurluk, tarikatlar, çeteler tartışmaları arasında unutturulmaya çalışılsa bile ülkemiz açısından önemi nedeniyle konunun tartışılmasının önemi ortadır. Nükleer santrallar üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı. 1940'larda nükleer teknolojinin elektrik üretiminde kullanılmaya başlamasıyla nük leer santrallar insanlığın kurtarıcısı olarak sunuldu. Bu teknoloji hızla yaygınlaştı ve genel elektrik enerjisi içerisinde %18'lik bir paya ulaştı.

1986 Çernobil faciasıyla birlikte dünyada başka bir süreç başladı. Bu süreç, insanlığı kurtaracağına inanılan nükleer santrallardan kurtulma süreciydi. Çernobil faciasına kadar kamuoyuna nükleer santral ların son derece güvenli olduğu, hatta kaza olasılığının son derece düşük sıfıra yakın olduğu imajı yayılmıştı. Oysa gerçeğin öyle olmadığı, geçmişte kamuoyundan saklanmış bir dizi nükleer santral kazası olduğu da sonradan öğrenilmiştir. Çernobil kazasıyla; bir nükleer kazanın sadece kaza bölgesini değil oldukça geniş bir alanı etkilediği görülmüştür. Kazadan dokuz yıl sonra santralın teknik müdürü Volodymir I. Usatenko'nun hazırladığı rapor kazanın sonuçlarının bilinenden daha vahim olduğunu göstermektedir. Örneğin, kirlenen tarım alanı 1.866.000 hektar, kazaya bağlı ölümler toplamı 32.571, çalışma yeteneğini kaybedenlerin toplamı 5.237,187 kişi akut radyasyon hastalığına, 15.000 kişi de değişik hastalıklara yakalanmıştır. Kazanın etkileri ise tıbbi olarak 30 kuşakta sürecektir.

Tabiki bir nükleer santrala karşı olmak; kaza olduğunda olacaklarla sınırlı değildir. Nükleer santralların en önemli riski atıkların saklanmasıdır. Bu atıklar yerin yüzlerce metre altına çelik bidonlar içinde saklan malarına karşın yeterince güvenlik sağlanamamaktadır.

Nükleer Santrallar konusunda gelinen nokta nükleer santralların belli bir takvim çerçevesinde tas fiyesine doğrudur. Sadece sınırlı sayıda ülkede nükleer santralların yapımı sürmektedir. Dünya hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelmektedir. Bu konudaki araştırma geliştirme çalışmalarına hız verilmiştir. 2010 yılında genel elektrik enerjisi içerisindeki payı %15'e inecektir.

Bu durumda doğal olarak yaklaşık 20 yıldır ülkemize nükleer santral pazarlamaya çalışan nükleer santral lobileri işsiz kalmaktan dolayı lobi faaliyetlerini artırmışlardır. Ülkemizdeki enerji istatistikleri geleceğe yönelik projeksiyonların hiç biri nükleer santralları zorunlu kılacak noktada olmadığını göster mektedir. (Bu konuda ayrıntılı raporlar EMO Dergisi'nin 398. sayısında, TMMOB Dergisi'nin Kasım'96 da yayınlanan Enerji Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır.)

İnsanlar ve çevre açısından riskleri yanısıra nükleer santrallar sadece kuruluş maliyeti olarak eşiti hidroelektrik santrallara göre 5 kat, eşiti termik santrallara göre 3 kat daha pahalıdır. Nükleer santralların kuruluş maliyeti yanısıra işletme maliyetleri son derece pahalıdır. Ülkemizin bir teknik şartnameyi bile hazırlayabilecek teknik birikimi yokken bir nükleer santralı işletebileceği iddiası komiktir. Dolayısıyla teknik olarak bir dışa bağımlılık söz konusudur.

Ülkemizde nükleer santrallarda kullanılabilir nitelikte radyoaktif elementler yoktur. Yani santralın yakıtı da yurtdışından karşılanacaktır. Yani yine bir dışa bağımlılık söz konusudur.

Odamız bu konuda tüm kitle örgütleri, çevre kuruluşları, yöre belediyelerinin içinde bulunduğu nük leer enerjiyi bütün boyutlarıyla ele alan şura için çalışmalarını sürdürmektedir. İlk toplantı şubat ayı içerisinde gerçekleştirilecektir.

Sektörümüzle ilgili bir diğer gündem ise termik santralların, barajların ve Elektrik Dağıtım şirketlerinin işletme haklarının devredileceğine ilişkin ihale ilanlarıdır. Odamız bu konuda hem hukuksal zeminde mücadeleyi hem teknik raporlar hazırlayarak kamuoyunu bilgilendirme çalışmalarını sürdürmektedir. Bu konuda taraflarının tümünün içinde yer aldığı; EMO, Maden MO, Makina MÖ, Tes lş, T.Maden lş, Enerji Yapı Yol Sen, Maden Sen ve KİGEM katılımıyla bir ENERJİ ve MADEN PLATFORMU oluşturulmuştur.

Refah Partisi muhalefette iken hızlı bir özelleştirme karşıtlığı yaparken iktidara gelir gelmez satılabilir

ne varsa hepsini satma şeklinde bir politikayı sürdürmektedir. Bu konuda önemli bir örnek daha önce üç kez Anayasa Mahkemesi'nden dönmüş olan T'nin satışıdır.

Refahyol'un kamu kaynaklarını ganimet dağıtır gibi satarak yarattığını iddia ettiği kaynak paketleriyle süslediği 1997 yılı bütçesi TBMM tarafından kabul edilerek uygulamaya konuldu.

"Ücretler enflasyona göre belirlenecek", "ücretlerde eşel mobil sistemi getirilecek", "ücretler dolara endkslenecek" gibi balonların ardından "dolar 1997 yılı içinde ortalama 135.000 TL olacak" yalanı ile destek lenen kamu ücret seviyesi sonunda ortalama %30 artışla onaylandı.

Üç yıl öncesine göre kamuda alım gücü %70 azalmıştır. Dolar bazında üç yıl önce ortalama 1.000 dolar civarında olan ücretler bugün 350 dolara inmiştir. Başbakan Necmettin Erbakan'ın "ne yapalım olanaklarımız bu kadar" açıklaması da kendi içinde bile tutarsızdır. Bu açıklamanın ardından askerlere zam oranının % 72'ye, polislere %52'ye çıkarıldığı açıklanmıştır. İster istemez, "bu ülkede asker veya polis olmak bir ayrılacalık mı?" sorusu akla geliyor.

Bakınız Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel Köprü Dergisi'nin Güz'96 sayısında neler söylüyor; "Demokrasi ordunun yeriyle tayin edilir. Eğer bir ülkede silahlı kuvvetler sivil idarenin emrindeyse, o ülkede demokrasinin birinci şartı yerine gelmiştir. Demokrasi dendiği zaman irade üstünlüğü tartışılmay acaktır. Üstün irade milletin iradesidir." Yorumu sizlere bırakıyorum.

Ülkemizde kamu çalışanları arasında öteden beri varolan farklılıklar aynı işyerinde aynı görevi yapan aynı unvana ve kıdeme sahip kişiler farklı ücretler alır noktasına gelmiştir. Kamuda çalışma biçimleri işçi, sendikalı işçi, sözleşmeli, 657 sayılı yasaya tabi memur, geçici işçi vb. şeklinde ayrılmıştır. Öncelikle bun lara son verilmeli tüm çalışanları kapsayacak grevli toplu sözleşmeli sendikal haklar verilmelidir. Çalışanlar arasındaki ayrımcılık ortadan kaldırılmalıdır.

Ülkede verimliliği, üretimi artırıcı önlemler alınmalı ve kamu çalışanlarının ve kamu kurumlarının ülkenin içinde bulunduğu kötü durumun sorumlusu gibi gösterilmesinden vazgeçilmelidir.

Susurluk kazasıyla ortalığa saçılanlar, toplumun demokrat kesimleri, kitle örgütleri tarafından yıllarca

dile getirildiği halde bir türlü üzerine gidilmeyen kirli ilişkilerin sadece bir kısmıdır. Ülkemizde gündem

çoğumuzu hayrete düşürecek ya da bugüne kadar inandığımız değerleri kökten değiştirecek kadar hızlı değişiyor.

Haberlerde bir lokma ekmek için insanların birbirlerini nasıl ezdikleri ve neleri göze aldıklarını duya

caksınız. O anda yemek yiyorsanız belki lokmalarınız boğazınıza dizilecek demokrasi, insan haklan

çerçevesinde çözülecek bir sorunun zor kullanılarak kangrene dönüştüğünü ve yörenin nasıl bir yoksul

luk noktasına doğru hızla gittiğini düşüneceksiniz.

Yine haberlerde, DGM'nin öğrenci harçlarını protesto eden öğrencilere verdiği 3 ile 18 yıl arasındaki hapis cezalarını veya Manisa'da çocuk yaştaki öğrencilere işkence altında alınmış ifadelere dayanarak yine 3 ile 12 yıl arasındaki hapis cezalarını duyacaksınız. Aynı haberlerde çete oluşturmak, cinayet işlemek, uyuşturucu ticareti yapmaktan tutuklanan sanıklar hakkında I ile 3 yıl arasında değişen "ağır hapis" istemiyle açılan davayı duyacaksınız.

Ülkemiz her yönüyle bir kirlenmişliğin içerisinde, neresine el atsanız başka bir pislikle karşılaşıyor sunuz.

"Günümüzde bir çok ülkede insan haklan ve temel özgürlükleri koruma ve geliştirme yönünde en temel araçlardan biri olarak görülen bir kurumdur; Ombudsman'lık Kurumu.

Bu kurumun, idarenin hukuka uygun davranmasını sağlamak, insan hakları ihlallerini önlemek, merkezi ve yerel yönetim birimlerinde görülen her türlü eksiklik, yolsuzluk ve aksanlığı gidermek yönünde yararlı hizmetlerde bulunacağına inanıyoruz." (Şevket GÖKAYA Hakim/Adalet Bakanlığı 10 Aralık 1993 Milliyet Gazetesi köşe yazısı)

Italya'daki Gladio tartışmaları sırasında gündeme getirilen ve yolsuzlukların, pisliklerin, cinayetlerin üstüne gitmede geliştirilen yöntemin adıdır Ombudsmanlık.

Kimbilir belki ülkemizinde bir Ombudsman'a ihtiyacı var.

Demokrasi istiyoruz, hepimiz için ve hemen şimdi!

Sevgi ve saygılarımla

H. Ali YİĞİT

EMO Yönetim Kurulu Yazmanı