Cumhuriyet Enerji · Sayı 5 · Mayıs 2008

Türkiye'ye 'Taşeron' görevi

Bahadır Selim Dilek

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme Görüş ve değerlendirme

Yıl
2008
Sayfa
2
Okuma süresi
8 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

İlgili: Sanayi, teknoloji politikası ve kalkınma, Toplum, demokrasi ve emek

Anahtar kelimeler

  • TPAO
  • Irak petrolü
  • Nabucco
  • petrol yasası
  • Bağdat-Ankara ilişkileri
  • Kerkük-Yumurtalık boru hattı

Özet

Yazı, ABD'nin Irak'taki petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde belirlediği düzenin Türkiye'yi güneydeki petrol ihalelerinin dışında bırakarak kuzeydeki doğalgaz taşımacılığında taşeron rolüne mahkûm ettiğini, TPAO'nun büyük petrol şirketlerine bağımlı konumunu ve bu sürecin siyasi arka planını inceliyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

ENERJİ 14

Petrol pastasından Türkiye’ye pay yok

Türkiye’ye

‘TAŞERON’ görevi

Bahadır Selim DİLEK

ANKARA - ABD’nin Irak’ı işgalinin beşinci yılında, Washington yönetiminin Irak’ın enerji kaynakları konusunda Türkiye’ye biçtiği rol yavaş yavaş netleşmeye başladı. Irak’ta son yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye, Irak’ın milyarlarca dolarlık petrol pastasından pay alamayacak gibi görünüyor. Irak Petrol Bakanlığı’nın, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı (TPAO), Irak’ın güneyinde petrol çıkaracak şirketler listesine almaması, Türkiye’nin Irak’taki petrol denklemi dışında kalacağı yönünde güçlü sinyaller verirken, bütün dikkatler de bundan sonraki süreçte atılacak adımlara çevrildi. İhale listesine giren 35 şirkete bakıldığı zaman TPAO’nun, bunlar içinde ilk 20’ye girecek özelliklere sahip olduğu tespitini de yapmak gerekiyor. Aslında bu süreç iki önemli soruyu da beraberinde getiriyordu: Küresel enerji rekabetinin asıl oyuncuları Türkiye’ye hangi rolü biçiyor? Türkiye’nin bu sürecin sonundaki kazancı ne olacak? Irak Petrol Bakanlığı’nın 120 şirket arasından belirlediği 35 firmanın arasında TPAO’yu almamasının ardından başlayan tartışmalar da bu ilk sorunun olası yanıtları üzerinde yoğunlaştı. Türkiye’nin petrol denklemi dışında tutulmasının Irak açısından “bölgenin siyasal ve toplumsal koşullarına uygun” nedenleri vardı. Iraklı yetkililerin bakış açısıyla, TPAO öncelikle bir devlet şirketiydi ve Bağdat’taki etkin ve yetkin kişiler Irak’ta iş yapacak devlet şirketlerine çok sıcak bakmıyordu. Ülke içindeki rüşvet çarkının hızla dönüyor olması, rüşvetin herhangi bir akılcı yaklaşımla açıklanamayacak kadar yaygın durumda bulunması, devlet şirketlerinin arka planda kalmasına neden oluyordu.

Mayıs ayının ortası itibarıyla Irak Parlamentosu’ndan onay almamış olan ulusal petrol yasası için Amerikalı petrol şirketlerinin milletvekillerine ciddi miktarda rüşvet vermek istediği bilgisi kulislere yansımıştı. Bahreyn’in sol eğilimli gazetesi Ahbar Alhalic’e göre, adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir milletvekili, Amerikan şirketlerinin tartışmalı petrol yasasının onayı için Iraklı vekillere kişi başına 5 milyon dolar rüşvet önerdiğini ileri sürmüştü.

Petrol yasası…

Sözün özü petrol konusuyla ilgili olan milyarlarca dolarlık gücü elinde bulunduran devlet şirketlerinin Irak’ın rüşvet çarkı içindeki manevra alanı çok fazla olmuyordu. Bu da sistemi işleyişini engelliyordu. Iraklılar için petrol şirketlerinin rüşvet alma kapasitesi ve rüşvet verme becerisi iki önemli ölçüttü. Ortadoğu’daki ülkelerle iş yapmakta olan ve Ortadoğu’yu bilen büyük çok uluslu petrol şirketlerinin ise bu konuda herhangi bir sıkıntısının olmadığı da zaten biliniyordu. Bu bağlamda bir başka önemli nokta da ihaleye giren şirketlerin yapısıyla ilgiydi. Iraklılar, şirketlerin çok ortaklı konsorsiyumlar biçiminde faaliyet göstermesini, söz konusu şirketlerin ortaklık yapıları içinde de esneklikler olmasını istiyorlardı. Çünkü bu esneklikler, Iraklılar için paravan şirketler aracılığı ile konsorsiyumlarda temsil edilme ve direk olarak pastadan pay almaları olasılığını arttırıyordu.

Irak’ta petrol ve rüşvet konusundaki en önemli iddia da bu yılbaşında ortaya atılmıştı. Söz konusu örnek, rüşvet çarkının ve miktarının hangi düzeyde olduğunun anlaşılması açısından büyük önem taşıyor.

Mayıs ayının ortası itibarıyla Irak Parlamentosu’ndan onay almamış olan ulusal petrol yasası için Amerikalı petrol şirketlerinin milletvekillerine ciddi miktarda rüşvet vermek istediği bilgisi kulislere yansımıştı. Bahreyn’in sol eğilimli gazetesi Ahbar Alhalic’e

göre, adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir milletvekili, Amerikan şirketlerin tartışmalı petrol yasasının onayı için Iraklı vekillere kişi başına 5 milyon dolar rüşvet önerdiğini ileri sürmüştü.

Yasanın geçmesi için 275 üyeli Irak Parlamentosu’ndan 138 milletvekilinin onayına gereksinim olduğu ve hepsine de 5 milyon dolar rüşvet verildiği düşünüldüğünde bile ortaya 690 milyon dolarlık bir fatura çıkıyor. On milyarlarca doların birkaç yıl içinde kasalarına gireceğini hesap eden çok uluslu şirketler için yarım milyar dolardan biraz fazla olan bu meblağ, “gözden çıkarılabilir” olarak değerlendiriliyor.

Petrol tasarısının 43 maddesinin sadece birinde petrol gelirinin nüfus oranına göre paylaştırılacağı söylenirken, diğer maddeler bunu tırpanlıyor. Zira bunlar, Irak’ın petrol gelirini büyük ölçüde yabancı petrol şirketlerinin vesayetine bırakıyor. Irak petrolünü 35 yıl gibi görülmemiş uzunlukta sözleşmelerle yabancı şirketlere bağlayıp yüz milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açıyor. Yasayla Irak, petrol üretim sınırını belirleyemeyeceğinden OPEC üyeliğinden çıkacak. Kurulacak Federal Petrol ve Doğalgaz Konseyi’nde (FPDK) Exxon Mobil, Shell, BP gibi uluslararası petrol devlerinin temsilcileri oturacak. Yani ne tip sözleşmelerin yapılacağına yabancılar hükmedecek, görülmemiş bir denetim, mülkiyet ve kâr

sağlayacak. Irak Ulusal Petrol Şirketi (IUPŞ) kalacak. Ancak IUPŞ, bilinen 80 petrol sahasından sadece 17’sinin münhasır kontrolüne sahip olacak ki, bu da bilinenlerin üçte ikilik oranıyla daha keşfedilmemişlerin tümünün yabancı denetimine girmesi anlamına geliyor.

Yani, çok uluslu şirketler açısından pasta bu kadar büyük ve tatlı görünüyor. Bu nedenlerle de Irak Petrol Bakanlığı’nın yaptığı ihaleye katılan firmalar arasında ABD, Japonya, Güney Kore ve Avrupalı şirketler yer aldı. Iraklılar için ise durum çok da parlak değil.

Varlık içinde yokluk

Bir çöküş yaşayan Irak’ın yeniden ayakta durabilmesini sağlayacak tek kaynak petrol geliri. Petrol yasasının onay alırsa, bu kaynak ortadan kalkacak. Yani Irak halkı varlık içinde yoluk çekecek. Bu da Irak’taki dinsel ve etnik çatışmalara önemli bir zemin hazırlayacak.

Türkiye’nin durumuna gelince… Gelişmeler alt alta konulduğunda Türkiye’ye biçilmiş olan rolün bir ayağı da kendiliğinden ortaya çıkıyordu. TPAO, büyük petrol şirketlerinin Irak’ta ikinci veya üçüncü taşeronu olarak görev yapacaktı. Tabii, eğer çok uluslu şirketlerin çıkarlarını koruyan onların koşullarına uygun ikili anlaşmalar yapılabilirse... Yani bir anlamda TPAO büyük petrol şirketlerinin hizmet destek birimi olmaya aday oluyordu.

TPAO Genel Müdürü Mehmet Uysal’ın, Irak’ta büyük petrol sahalarına yönelik açılacak ihalede yer alacak şirketlerin bazılarıyla uzun süredir temas halinde olduklarını söylemesi de aslında Türkiye’ye yönelik bu yaklaşımı doğrulayan nitelikteydi.

Uysal, Irak’ın açıkladığı listede bulunan bazı şirketlerle birlikte çalışabileceklerinin altını çizmiş, “Baştan beri, Irak tarafından açıklanan o 35 şirketin içinde görüştüğümüz ve işbirliği planladığımız birkaç şirket var. Eğer ortak çalışmak için görüştüğümüz

şirketlerden biri Irak’ta petrol arama ihalesine kazanırsa o şirketlerle birlikte Irak’ta iş yapabiliriz. TPAO ihaleye girmez, operatör olmaz ama o operatörün çalışacağı şirketler içinde yer alabilir” demişti.

Yani, petrol pastasının aslan payı çok uluslu şirketlere gidecek, Türkiye’nin devlet şirketi de kendisine uygun görülen miktara “evet” diyecekti.

TPAO’nun dışarıda bırakılmasının bir başka nedeni de siyasal açıdan Ankara-Bağdat arasındaki yaşanmakta olan sıkıntıydı. Türkiye’nin, Kuzey Irak’taki PKK üslerine geçen mart ayında düzenlediği operasyon merkezi Irak yönetiminin tepkisini çekmişti. Kürtlerin de hükümette kilit konumda bulunmaları ve Petrol Bakanlığı’nı elinde tutan Şiiler ile yakın ilişki içinde olmaları, TPAO’nun neden dışlandığını açıklamaya yetiyordu.

Hem merkezi Irak yönetimi hem de Kürtler, petrol üzerinden Türkiye’ye mesaj vermişti. Ancak, bu mesajın ABD’nin bilgisi ve izni dışında verildiğini düşünmek de hatalı olur. Çünkü Bağdat’ta siyasal açıdan iplerin Washington yönetiminde olduğu biliniyor. Gerek Irak’ın Anayasası gerekse petrol yasası Washington yönetiminin yakın desteği ile hazırlanmıştı. Yasal düzenlemenin yanı sıra siyasal açıdan ortaya konan stratejilerin de Washington yönetimi tarafından belirlendiği gün gibi ortadaydı. Dolayısıyla, TPAO’nun Irak’taki petrol çıkarma sürecinden dışlanmasının perde arkasında aslında Washington yönetimi bulunuyordu. Üstelik Türkiye’nin Irak’taki siyasal denklem içinde hemen hiç gücü de bulunmuyordu. İran’ın Şiiler, Washington yönetiminin de Kürtler üzerindeki etkisi dikkate alındığında, Ankara’nın Bağdat’taki siyasal

gelişmelere yön verme gücü neredeyse yok gibiydi. Türkiye 2003 yılından sonraki süreçte, Irak’ta ancak son birkaç aydan bu yana siyasal ve diplomatik açıdan varlık gösterebiliyordu.

Üretme; taşı…

Peki, küresel sermaye baronları petrol ve doğalgaz konusunda Ankara’ya nasıl bir misyon öngörülmüştü? Bu sorunun yanıtı çok açık:

Enerji stratejilerini belirleyen bürokratlar ve siyasetçiler, açık bir şekilde Türkiye’nin üretici ve işleyici olmasından çok transit ülke olması özelliğinin pekişmesinden yanalar. Bu durum aslında sadece bugüne özgü bir yaklaşım da değil. ABD’nin Hazar petrollerini Bakü-Tiflis-Ceyhan

aracılığı ile uluslararası piyasalara çıkarılması projesine güçlü destek vermesiyle birlikte gündemde olan bu yaklaşım, şimdi Irak’ta da kendisini göstermiş durumda. Bu bağlamda günübirlik politikalardan ve yaklaşımlardan söz etmek olası değil. Uzun erimli projeksiyonlar gündemde.

Ancak, Irak petrolünün taşınmasının yanı sıra, söz konusu yaklaşımdan bir farkı bulunuyor. O da, Türkiye’den güneydeki petrolü değil ama kuzeydeki doğalgazı işlemesi isteniyor. Çünkü Washington yönetimi, Irak doğalgazının Rus doğalgazına alternatif oluşturacağı ve Türkiye üzerinden geçmesi planlanan Nabucco hattında eklemlenerek Avrupa’ya uzatılması planlarını yapıyor. Yani ABD, Avrupa’daki

15 ENERJİ müttefiklerinin Rus doğalgazına olan bağımlılığını ortadan kaldırmanın hesabını yaparken, Türkiye’nin transit ülke olma özelliğini öne çıkarıyor.

Ancak, doğalgazın işlenmesi konusunda Türkiye’nin yalnız başına hareket etme şansı yok. Çünkü doğalgazın çıkarılması ve boru hatları ile taşınması konusunda ilk adım geçen sene petrol devi Shell’den geldi. İngiliz Times gazetesi, Shell’in TPAO ile görüşmeler yaptığını duyurmuştu. Geçen bir yıl içinde de Shell’in Irak’ın kuzeyinde TPAO ile birlikte doğalgaz arayacağı kesinleşti. Bölgesel Kürt yönetimi ile merkezi Bağdat yönetiminden onay alındı.

Burada bir ayraçla Shell’in, 1972 yılında Irak’ta petrol sanayiinin millileştirilmesinden sonra ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı, anlaşmanın uygulamaya konmasından sonra da İngiltere ve Hollanda ortaklığındaki Shell’in, 35 yıl sonra Irak’a geri dönen ilk uluslararası petrol şirketi olacağı tespitini yapmak gerekiyor.

Sözün özü, TPAO Irak’ın güneyinde petrol üreticisi değil, Irak’ın kuzeyinde Shell ile ortaklaşa doğalgaz üreticisi ve taşıyıcısı olacak. Tabii, planlandığı gibi KerkükYumurtalık Petrol Boru Hattı’na alternatif bir doğalgaz hattı yapılabilirse…

Peki, Türkiye’nin kazancı ne olacak? Elbette, TPAO’nun kasasına Irak’ın güneyinde petrol çıkaran, işleten ve satan petrol devlerinin kazandığı ölçüde para girmeyecek. Doğalgazdan kazanılan parayı Shell ile paylaşırken, boru hattının kullanımından ve Türkiye üzerinden yurtdışına gönderilmesinden gelir elde edilecek. Ancak, bunun Batılı şirketlerin elde edeceği kârın yanında “devede kulak” kalacağını söylemek hatalı olmaz.

Sonuçta Türkiye, 1991 yılındaki Körfez Savaşı’ndan buyana önemli ölçüde ekonomik zarara uğradığı Irak’a ilişkin beklentilerini yine başka bir bahara ertelemek zorunda kaldı. Irak’ın petrol pastasından aslan payını da küresel sermaye baronları aldı. Ⅵ

Enerji stratejilerini belirleyen bürokratlar ve siyasetçiler, açık bir şekilde Türkiye’nin üretici ve işleyici olmasından çok transit ülke olması özelliğinin pekişmesinden yanalar. Bu durum aslında sadece bugüne özgü bir yaklaşım da değil. ABD’nin Hazar petrollerini Bakü-Tiflis-Ceyhan aracılığı ile uluslararası piyasalara çıkarılması projesine güçlü destek vermesiyle birlikte gündemde olan bu yaklaşım, şimdi Irak’ta da kendisini göstermiş durumda.