Elektrik Mühendisliği · Sayı 475 · Ocak 2025

KAMU GİRİŞİMCİLİĞİ VE KAMUSALLIK ÇALIŞTAYLARI ÜZERİNE

Ali Yiğit

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme Görüş ve değerlendirme

Yıl
2025
Sayfa
5
Okuma süresi
17 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

İlgili: Mevzuat ve hukuk, Toplum, demokrasi ve emek

Anahtar kelimeler

  • özelleştirme
  • KİT
  • kamu hizmeti
  • imtiyaz sözleşmesi
  • Özelleştirme Karşıtı Platformu
  • Aktaş Elektrik

Özet

EMO eski Yönetim Kurulu Başkanı Ali Yiğit, özelleştirme kavramının KİT'leşme süreciyle birlikte tarihsel gelişimini, Türkiye'deki elektrik özelleştirmelerinin hukuki ve ekonomik sonuçlarını değerlendirerek kamu hizmeti anlayışının nasıl aşındırıldığını tartışıyor. Yazıda özelleştirmenin gelir dağılımı adaletsizliğini artırdığı ve kamusal hizmetlerin ticarethaneye dönüştüğü savunuluyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

KAMU GİRİŞİMCİLİĞİ VE KAMUSALLIK ÇALIŞTAYLARI

ÜZERİNE

Ali Yiğit EMO 36 ve 37. Dönemler Yönetim Kurulu Başkanı [email protected]

Özelleştirmenin ne anlama geldiğini anlayabilmek için özelleştirme kavramını KİT’leşme kavramı ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. KİT’lerin oluşturulması 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan krizleri aşma konusunda kapitalizmin bulduğu yoldur.

1930’lardan itibaren ekonomik krizi aşma aracı olarak geliştirilen KİT’ler, özellikle 2. Dünya Savaşı Sonrası dönemde Sovyetler Birliği ve tüm sosyalist ülkelerdeki kazanımlara karşı Avrupa’nın bir barikat oluşturmak için geliştirdiği Refah Devleti - Sosyal Devlet ıuygulamaları etrafından şekillenmeye başlayan ve başta eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, enerji, iletişim vb alanların kamu tarafından örgütlenmesinin aracı olarak değerlendirilmelidir.

1930’lardan 70’lere kadar da hemen hemen bütün dünyada ölçeği tartışılabilir büyüklükte ve sayıda KİT’lerin oluştuğu ve ekonominin ağırlıklı olarak bunun üzerinden döndüğü bir sistem söz konusuydu.

1970’lere kadar bu uygulama Kapitalist Sistem için kısmen sorunsuz şekilde gitti. Ancak 70’lerden sonra art arda yaşanan petrol krizleriyle birlikte sistem sarsılmaya başladı. Buna en tipik açıklamayı da şöyle söyleyebiliriz: Sistem tıkanmış ve yeni bir alan bulunması gerekiyor. Bundan yaklaşık bir asırdan fazla bir süre önce Rosa Luksemburg’un bir söylemi var, yani “Kapitalizm, ancak yeni yağma alanları bulduğu sürece varlığını sürdürebilir” diye. Yeni yağma alanı da KİT’lerdi ve bunlar tartışılmaya açıldı.

Bu tartışmanın da öncülüğünü ABD’de Reagan, İngiltere’de de Thatcher’ın oluşturduğu iktidarlar sürdürdüler. Nedeni her ne kadar sisteme nefes aldırmak ve yeni bir alan açmak olsa da şöyle tartışılıyordu.

Özellikle sağ liberallerin savunduğu bir düşünce, “Devlet vatandaşından vergi topluyor, bu vergileri vatandaşa hizmet olarak sunmak yerine, KİT’lerin açıklarını kapatmakta kullanıyor. Biz bu KİT’lerden kurtulursak, toplanan vergilerle vatandaşa hizmet verilir ve toplumda refah yükselir.”

Buna karşın sol liberallerin söylemleri ise biraz daha farklı, ama aynıydı. Bunlar da şu şekilde bir söylemi öne çıkarmışlardı: “Devlet, bu kadar ekonomik büyüklüğü elinde tutarak ceberutlaştı, işkenceci oldu. Bu devleti ekonomik gücünden arındırırsak devlet demokratikleşir, demokratik devlet de kalkınmanın önünü açar, toplumda refah yükselir.”

Bu iki tez, 80’lerin ortalarından 90’lara kadar Türkiye’de de akademik düzeyde tartışıldı. Çok öyle bizim kenarımıza, köşemize uğrar mı gibi bir kaygıyı taşımaksızın,

bunu birileri fantezi olsun diye tartışıyor sanmıştık. Ancak 80’lerin ortalarında Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte yeni bir süreç başladı Türkiye’de. Dünyadaki sürece de parale olarak özelleştirme kavramı ortaya atıldı, yani bu biraz önce özetlediğim kavramın vücut bulduğu bir uygulama gündeme geldi.

1983 seçimlerinde köprü hisselerinin satışını gündeme getirmişti Turgut Özal. Halkçı Parti Genel Başkanı Calp’ın da meşhur “Sattırmayacağız” çıkışıyla birlikte biz bu kavramı ilk defa duyduk.

Seçimlerden sonra ilk uygulaması da elektrik alanında oldu. İstanbul’un Anadolu Yakası özel bir kuruluşa (Aktaş Elektrik) devredilerek ilk özelleştirme uygulaması da gerçekleştirildi. Aktaş Elektrik örneği sanal ortamda köprü hisseleri satışından sonra ilk varlık satışıdır.

Bu uygulamayı basit bir mülkiyet devri olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu konu doğrudan kamu hizmeti kavramıyla beraber değerlendirilmesi gereken bir konuydu ve kamu hizmeti kavramının ne olup olmadığı üstüne tartışmalar başlatıldı. O döneme hatırlayacaksınız, özelleştirme karşıtı cephenin öncüsü olan EMO ve Odamızın da olduğu kitle örgütleri, siyasi partiler, sendikaların tümü, “Bu alanların kamusal hizmet alanları olduğu, bunların özelleştirilemeceği” gerçeği üzerinden Özelleştirme Karşıtı Platformu (ÖKP) oluşturmuşlardır. ÖKP’nin oluşturulduğu dönemde karşı çıkışın yasal dayanakları da vardı; çünkü kamu hizmetlerinin kamu eliyle sürdürülmesi gibi bir zorunluluk söz konusuydu. Bunlar özel kuruluşlara devredilirse de imtiyaz sözleşmeleriyle devredilebileceği, ancak devirle bile kamu hizmetinin niteliğinin değişemeyeceği gerçeği vardı. Türkiye’de önce yasal anlamda, daha sonra da anayasal anlamda bir dizi değişiklikler yapılarak imtiyaz sözleşmesi anlayışı devre dışı bırakıldı.

Aynı dönemlerde Anayasa Mahkemesi, açılan bir davada verdiği ilginç bir karar vardır ve bugün bile hâlâ hukuksal anlamda geçerliliğini taşıyan bir karardır. Bu önemli yaklaşım Anayasa Mahkemesine özelleştirme uygulamalarıyla ilgili açılan bir davadan sonra vermiş olduğu gerekçeli kararın ekindedir. Kararda konu şu şekilde ifade edilmektedir: “En geniş tanıma göre kamu hizmeti, devlet ya da diğer kamu tüzelkişileri tarafından ya da bunların gözetim ve denetimleri altında genel ve ortak gereksinimleri karşılamak, kamu yararını ya da çıkarını sağlamak için yapılan ve topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli etkinliklerdir.” Yani burada öne çıkan kavram, devletin bu hizmetleri düzenli ve sürekli bir şeklide yapması yaklaşımıdır.

Özelleştirme tartışmalarında öne çıkan bir başka temel tartışma da bir kamu hizmetinde fiyatlamanın nasıl olacağıdır. Hatırlanacağı gibi, o dönemlerde kamu hizmetlerinde kâr güdüsünün önde olamayacağı ve hizmetin sürekliliğinin sağlayabilmesi açısından makul bir fiyatlama tartışmaları yapılmaktaydı. Ancak bütün bunların hiçbirisi yokmuş, Türkiye’deki hukuksal altyapı böyle değilmişçesine yapılan özelleştirmeler, imtiyaz sözleşmesi değil de özel hukuk sözleşmesiyle gerçekleştirildi. Aslında ülkemizdeki mevcut mevcut hukuk sisteminde bile hukuksuz olan bir şekilde özelleştirmeler yapıldı. Bir kamu hizmetini özel bir kuruluştan da satın alıyor olsanız -yani devretseniz bile- bu bir imtiyaz devri anlamına gelmektedir. Çünkü kamu hizmetini yapmak devletin asli görevi, bunu özel bir kuruluşa vermişse de bu bir imtiyaz hakkı devridir. Yani imtiyaz sözleşmeleri de doğal olarak Danıştay denetimine tabi olmak durumundaydı. Devirlerde Danıştay Denetimi önemli bir denetim mekanizmasıydı. Ancak yasal düzenlemelerle bunların imtiyaz sözleşmesi olamayacağı, bunların özel hukuk sözleşmeleri olduğu şeklindeydi ve özel hukuk sözleşmesi olarak tüm bu alanlar özel kuruluşlara devredildi.

Hatırlanacağı gibi geçmişte Osmanlı’dan devralınan kapütülasyonlar (imtiyazlar) nedeniyle yaşanılan olumsuzlukları gidermek için Cumhuriyet kurulduğunda İmtiyaz devir hakkı TBMM’ye verilmiştir. 1961 Anayasaı ile Danıştay’ın kurulmasıyla İmtiyaz Sözleşmeleri konusu Danıştay Denetime verilerek Anayasal güvence sağlanmıştır. Ne yazık ki 1999 yılında yapılan Anaya değişiklikleriyle Danıştay yetkisi “Görüş Bildirmeye” indirgenmiştir. Böylece imtiyaz devirleri konusundaki denetim yetkisi kaldırılmıştır.

Yine kamuoyunun ikna edilmesi açısından kullanılan argümanlardan bir diğeri de “Özelleştirmeyle beraber rekabet geleceği ve rekabetin de ucuzluk getireceği, devlet olarak gerekli hizmetleri veremiyoruz, arıza oluyor gidemiyoruz, şu oluyor, beceremiyoruz, yatırım yapamıyoruz vb ifadeler söz konusuydu. Özelleştirme ile gelecek özel kuruluşlar, arızalara da hızlı müdahale edecek, yeni yatırımlar da yapacak, hizmetin niteliği yükselecek.” yalanıydı.

Dünya genelinde de kabul gören bir şey konu ise elektrik, su, kablolu telefon, doğalgaz gibi, kanalizasyon da buna dâhil olabilir, ağ biçiminde örgütlenmiş olan yapıların -dünyadaki teknolojik düzey buna olanak vermemektedir- bir bölgede birden fazla ağın yapılması olanaklı değildir. Yani bunlar doğal tekel konumunda. Dolayısıyla doğal tekellerde de rekabet olabilir mi; olamaz. Bunun olacağı üstüne de çok konuşuldu. Ancak en tipik örneği, bugün Türkiye’de tüm elektrik alanı özelleştirildi. Örneğin bir elektrik abonesi elektriği ya o bölgedeki yetkili

elektrik dağıtım şirketinden alacak o bölgedeki yetkili elektrik dağıtım şirketinden alacak. Çünkü abonenin evine tek bir şebeke geliyor. Dolayısıyla burada rekabet olabilme şansı yoktur.

Dediler ki, “Hizmetlerin niteliği yükselecek.” Nitelik yükseldi mi; hayır. “Fiyatlar ucuzlayacak.” Fiyatlar ucuzladı mı; hayır. Eskisine göre elektrik fiyatları yaklaşık dört kat artmış durumda. Bu diğer mal ve hizmetler açısından da sıralanabilir, yani benzer özellikler göstermektedir.

Dolayısıyla kamuoyu öylesine bir şekilde kandırıldı ki, buna da en çok bürokratlar, -bütün tartışmalarda hep karşımızda onlar olurlardı- canhıraş savunurlardı ve şimdi hepsi de işsiz kalmış durumdalar.

Gelinen noktada ülkemizde özelleştirmeyi savunan kimse kalmamış olmasına karşın özelleştirme her alanda yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir.

Özelleştirmelerle birlikte, sadece bir mülkiyet devri ya da mal ve hizmetlerin fiyatlarının artmış olmasının ötesinde, dünya genelinde de baktığımızda, 80’lerin ortalarından bugüne kadar Kuzey ülkeleriyle Güney yoksul ülkeleri arasındaki gelir dağılımı o döneme göre Kuzey ülkeleri lehine iki kat daha artmış durumda. Ülkeler bazında baktığımızda da en zenginle en yoksul arasındaki gelir dengesi yine tersine bir şekilde yoksullar aleyhine artmış durumdadır. Yani bu süreç aslında bir sermaye aktarımına, bir gelir aktarım ve yoksulların biraz daha yoksul olduğu bir sürece evrilmiş durumdadır. Zaten bu amaçla yapılıyordu; çünkü sistem tıkanmış, yeni bir alan açmak gerekiyor ve bu alanda da KİT’lerin kârlarının, sermayelerinin özel kuruluşlara aktarılması hedefleniyordu ve gerçekleştirildi.

Ülkemizdeki verilere baktığımızda daha vahim bir tablo görmekteyiz. 80’lerin ortalarından bugüne kadar en zengin yüzde 10’la en fakir yüzde 10 arasındaki fark 10 katına çıkmış. Bu ne anlam ifade ediyor? Artık düşük gelir grubu ve yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılama konusunda, yani bu hizmetlere erişme ve ihtiyaçları oranında faydalanma konusunda bir problem ortaya çıkmış ve yoksullar artık bunları satın alamaz noktasına gelmiştir.

Bizim kuşağın aldığı hizmetler, eğitimler -yeterliliği ve kalitesi tartışılabilir- tamamen sosyal devletin ürünüdür. O dönemleri yaşayanlar bilirler. Bize şunu öğretirlerdi: “Vergi vereceksin, bu vergi sana yol, su, elektrik olarak geri dönecek.” Bu bir biçimde sosyal devlet uygulamalarıyla aslında bir gerçekliği de vardı bizim dönemimizde, ama bugün yok. Bugün yoksullar da nerede çalışıyorsa, asgari ücretliden ya da tüm çalışanlardan vergi alınıyor. Ancak bu vergiler alındığında, bu vergiler nerelerde kullanılıyor; herhangi bir şekilde doğrudan vatandaşın

hizmetlerinin, yani kamusal hizmetlerin sürdürülmesinde kullanılmıyor.

Neye dönüşmüş durumda? Elektriğe bakalım; ne kadar paran varsa, o kadar elektrik alırsın. Haberleşme için aynı, sağlık için aynı, yani ne kadar paran varsa o kadar sağlık alırsın.

Tartışmalar aşamasında şöyle bir şey vardı: Devletin bu kamu işletmelerini de arpalık gibi kullandığı, kötü işlettiği de bir gerçekliktir. Yani özelleştirmeyi kolaylaştıran etmenlerin başında da gelen, kamuoyunu ikna etme konusunda, vatandaşın hizmet alırken bu işi usulüne uygun ve düzgün alamadığını da kabul etmek gerekiyordu. Dolayısıyla bizim bu özelleştirme süreçleriyle eski konumları üstüne bir öykünmeden ziyade, başka türlü bir şeyi hayata geçirme noktasında bir çaba içerisine girmemiz gerekiyor.

Kamusallık Kavramını tartışmaya açan anlayışta ‘Başka Türlü Bir Hayatın Yaratılması İsteğiydi’ Kamu işletmeleri ya da kamu hizmeti sunan işletmelerin bugün gelmiş olduğu nokta, artık birer ticarethaneye dönüşmüş durumda; vatandaş-devlet ilişkisi yok, tüccar-müşteri ilişkisine dönüşmüş durumda. Eskisi de özellikle bir gerici örgütlenmenin, daha daraltmak istersek, bir siyasal ideolojinin, derin devletin örgütlenme alanlarına dönüşmüş durumdaydı kamu işletmeleri, bunu da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla biz bunu mu istiyoruz; hayır. Bugünkü durumu mu istiyoruz; hayır. Dolayısıyla biz başka bir ülke başka bir dünya istiyoruz.

1997’den başlayıp 2015’e kadar gerçekleştirdiğimiz etkinliklerin temel çıkış noktası, başka bir kamusallığın mümkün olduğuydu. Yani özelleştirmelere karşı çıkarken eski işletme mantığını, eski hizmet verme mantığını ya da eski düzene öykünmenin olmadığını, başka bir şey kurmaya çalıştığımızı vurgulamak açısından bu etkinlikler gerçekleştirildi. Aslında 1997’de başlayan süreçten günümüze gelene kadar yapılan tüm etkinliklere de baktığımızda, gerçekten önemli bir birikim sağlandığını söyleyebiliriz. O zaman şöyle bir soru sorabilirsiniz: “Peki, niye bütün bunlar değişmiyor?” Değişimi gerçekleştirecek olan, siyasi hareketler ve siyasi partilerdir, yani kitle örgütlerinin, sendikaların, meslek kuruluşlarının görevi, sadece bu fikri birikimi yaratabilmek ve bu birikimi alıp birilerinin kullanımına sunmaktır.

Türkiye’deki konjonktür, bu değişimin gerçekleşmesi konusunda bize önemli olanaklar sunmadı. Ancak görünen o ki, bugün Türkiye’deki toplumun büyük bir kısmının gelinen noktadan rahatsız olduğu, mal ve hizmetlere erişme konusunda ciddi bir sıkıntı yaşadığı ya da usulüne uygun olarak bu hizmetleri alamadığı da bir başka gerçekliktir. Tabii ki bunu değiştirmek gerekiyor. biz de yılmadan, usanmadan iğneyle kuyu kazarmışçasına

bunu biriktirmeye devam etmek durumundayız; çünkü bu yaşanılan kendi hayatımızdır ve biz böyle yaşamak istemiyoruz. Bunun başka bir yolunun olduğu, belli bir ülkede üretilen değerlerin veya dünya genelinde üretilen değerlerin daha eşit ve daha adil paylaşılabileceği ve insanların daha özgür yaşayabileceği bir ülke ve dünyanın mümkün olduğu gerçeği üstünden hareket etmek durumundayız.

İlk yapılan etkinlik, 6-7 Ekim 1997’de ‘Dünyada ve Türkiye’de Kamu Girişimciliğinin Geçmişi, Bugünü ve Geleceği Sempozyumuydu.’ Bu sempozyum 2 gün sürdü ve 8 oturum gerçekleşti. Bu etkinlik gerek kapsam gerekse içerik olarak bugüne kadar -hani o aradakileri de aktaracağım, ama- en derli toplu olanıdır. Gerek bildirilerin sayısının fazlalığı, gerekse katılımının yüksekliği açısından etkinliğin yapıldığı Lütfi Kırdar dolup taşmıştır. İlk oturumda temel kavramlar tartışılmış ve bu hususta da Cem Eroğul “Devleti Doğru Algılama”,

Metin Çulhaoğlu “Kapitalist Özel Mülkiyeti Karşısında Kamu Mülkiyetinin Temelleri”, Sungur Savran “Devlet Mülkiyeti, Toplumsal Mülkiyete Giden Yol”, Tanay Sıtkı Uyar “Karar Verme Süreçleriyle Kamu Girişimciliğinin Önemi”, Yakup Kepenek de “Ekonomik Gelişmede Devletin Yeni Yeri” bildirisini sunmuştu. 2. Oturum ise uluslararası bağlamdı ve burada da Aslan Başer Kafaoğlu “Sosyalist Düzenin Küresel Kazanımları”, Ergin Yıldızoğlu “SSCB’de Kamu İşletmeciliği Deneyi, Demokratik Kamu Mülkiyeti Açısından Bazı Dersler”, Bodo Zeuner “Almanya’da Sendika Politikalarının Konusu Olarak Kamu Kuruluşu ve Hizmetlerin Özelleştirilmesi”, Sinan Sönmez “Küreselleşme Söylem ve Politikalarında Özelleştirmeye Verilen İşlev”, Ahmet İyat “Yeni Bir Kalkınma Paradigması Olarak Özelleştirme, Arap Ülkelerinden Alınan İlk Dersler”. Yıldız Serter “Doğu Asya Ülkelerinde Ekonomik Düzen ve Küreselleşme: Türkiye Örneği”yle devam etti. Burada uygulamalara yönelik eleştiriler ve kamu girişimciliğinin önemi vurgulandı.

4. Oturumda sağlık, sosyal güvenlik konusu tartışıldı. 5. Oturum, eğitim oturumuydu, burada eğitimle ilgili yapılanlar ve bunlara yönelik olan bitenlerin dökümü yapıldı. 6. Oturum, sektörlere yönelik oturumdu; burada da Ali Yiğit tarafından elektrik, Funda Başaran tarafından komünikasyon, tarımda sektörel bazda incelemeler yapıldı. Yine 7. Oturum sektör oturumuydu, yine sektörlerle devam edildi. 8. Oturum da “Nasıl Bir Gelecek?” Oturumuydu; burada da “Kapitalizmin Yeniden Yapılanma Döneminde Kamunun Yeri ve Geleceği” Tülin Öngen, “Kamu Girişimciliği Açısından Kentler ve Kent Yönetimi” Yücel Gürsel, “KİT Yönetiminin İktisat Politikaları Açısından Değerlendirilmesi, Özelleştirme Değil, Toplumsallaştırma, Toplumsal Ekonomide İşsizlik ve

Yoksulluktan Kurtulmanın Bir Yolu Olarak Üçüncü Bir Sektörün Yaratılması, Nasıl Bir Kamu Yönetimi?” biçiminde devam etti. Bu etkinlik kapsamında 17 adet de poster bildiri sunuldu.

Bundan sonra 10 yıl süreyle bu etkinlikler bu ölçeğiyle devam etmedi, özelleştirme sempozyumları ya da Özelleştirme Karşıtı Platformun değişik etkinlikleriyle devam ettiyse de 6-8 Aralık 2007’de EMO Ankara Şubesi yeniden bu kamu girişimciliği mantığı çerçevesinde etkinlikler yapmaya başladı. 2007’deki ilk etkinlik ‘Kamu Girişimciliği Çalıştayı’ adı altında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Aziz Köklü Salonunda Mülkiyeliler Birliği ile beraber gerçekleştirildi.

İlk Oturumda “Kapitalizmin Bunalımı ve Kamu Girişimciliği” konusu ele alındı ve Prof. Dr. Bilsay Kuruç, Prof. Dr. İşaya Üşür ve Gazeteci Ergin Yıldızoğlu’nun sunumları oldu. İkinci Oturumda “Özelleştirme Pratikleri” konusunda Ali Yiğit, Doc. Dr. Funda Başaran, Çitçi Sen Başkanı Abdullah Aysu ve Doç. Dr. Filiz Çulha Zapçı’nın sunumları gerçekleştirildi. Üçüncü oturumda ise “Türkiye’de Kamusallığın Yıkılışı” konusu ele alındı ve bu oturmda Kamu Girişimciliğini Geliştirme Merkezi KİGEM Temsilcisi Ayla Yılmaz, Mülkiyeliler Birliği temsilcisi İlter Ertuğrul ve Prof. Dr. Aziz Konukman’ın sunumları oldu. Dördüncü Oturumda “Kamu Girişimciliği ve Özelleştirme: Eleştirel Bakış” konusu işlendi ve oturumda Prof. Dr. İşaya Üşür, Doç. Dr. Ufuk Uras, Dr. Faruk Alpkaya ve kamusallık konusunda uluslar arası bir isim olan Michael Albert’in sunumları oldu. Beşinci Oturum da “Kamusallık: Güncel Tartışmalar” üzerine yapıldı. Bu oturumda Prof. Dr. Galip Yalman, Dr. Ferda Keskin, Yrd. Doç. Dr. Levent Korkut, Doç. Dr. Serpil Sancar ve Prof. Dr. Alev Özkazanç’ın sunumları oldu. Altıncı ve son oturumda “Kamu Girişimciliği Eleştirisi ve Neoliberal Hegemonyaya Karşı Alternatifler “ temalı forum Prof. Dr. Korkut Boratav moderatörlğünde gerçekleştirildi. Boratav, Çalıştayda konuşulan konuların bir özetini ve sonuçlarını derledi ve konukların katkılarıyla etkinlik tamamlandı.

Daha sonraki etkinlik ise, 8-9 Ocak 2010 tarihinde “Kamusallık Yeniden” temasıyla ODTÜ Mezunlar Derneği’nde EMO Ankara Şubesi ve ODTÜ Mezunlar Derneği ile birlikte gerçekleştirildi. Etkinlik Prof. Dr. İşaya Üşür’ün “Kamusal Alanın Yeniden Düşünmek Neden Gereklidir?” sunduğu bildiri ile başladı. ilk oturumda “Kamusallık Düşüncesinin Gelişimi: Tarih ve Teori” konusu işlendi ve bu oturumda Doç. Dr. Filiz Çulha Zapçı, Prof. Dr. Mark Neucleus (Prof. Dr. Mark Neucleus mazereti nedeniyle gelemedi ve bildirisini Araştırma Görevlisi Burak Özçetin sundu) Yrd. Doc. Dr. Fahriye Üstüner’in sunumları gerçekleşti. İkinci Oturum “Yeni

Bir Toplumun İnşaasında Ekonominin Örgütlenmesi” teması işlendi ve bu oturumda Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. İşaya üşür ve Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu’nun sunumları oldu. Üçüncü oturumda “Dünyada Değişik Kamusallık Pratikleri” konusu işlendi ve bu oturumda Metin Yeğin ve Küba Elçiliğinden Jorge Crespo Milan’ın sunumları oldu. Dördüncü Oturumda “Toplumsallığın ve Kamusallığın İnşaasında: Medya ve Yerel Yönetimler” konusu ele alındı. Bu oturumda geleceğini bildiren İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu son anda mazeret bildirmeden katılmadı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir yine etkinliğe katılamadı ancak bildirisini partisinin Ankara İl Başkanı sundu, Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ve Samandağ Belediye Başkanı Mithat Nehir’in sunumları gerçekleştirildi. Beşinci ve son oturumda “Medya” konusu ele alındı ve bu oturumda Murat Yetkin, Doc. Dr. Doğan Tılıç ve Ertuğrul Kürkçü’nün sunumları gerçekleştirildi. Etkinlik konukların katkılarını sunduğu Forum orturumuyla tamamlandı.

Bu alandaki bir başka etkinlik ise 9-10 Aralık 2011 tarihlerinde “Kamusallığın Savunusu ve Toplumsal Muhalefet“ temasıyla EMO Ankara Şubesi tarafından Ankara Üniversitesi Ataum Salonu’nda gerçekleştirildi. Etkinlik açılış oturumunda Prof. Dr. İşaya Üşür’ün “Kamusal Alanı Niçin Düşünmeliyiz?” bildirisiyle başladı. Etkinliğin birinci oturumunda “Devlet, Kamu ve Hak Kavramlarını Yerine Koymak” başlığında Prof. Dr. Mark Neucleous, Doç. Dr. Filiz Çulha Zapçı ve Araştırma Görevlisi Ahmet Bekmen konuşmacı olarak katıldı. İkinci Oturum, “Yeni Kamusal Öznenin İnşası.” Konuluydu. Bu oturumda Prof. Dr. Serpil Sancar ve Foti Benlisoy’un sunumları oldu. “İnternet çağında toplumsal muhalefet” konulu oturumda James Petras, Doç. Dr. Funda Başaran, İrfan Aktan, Ergin Yıldızoğlu’nun sunumları oldu. “Hak ve Özgürlükleri Güvenceye Alan Yeni Bir Anayasa” oturumunda ise Yasemin Özdek, Hüseyin Aslan, Ayşegül Devecioğlu, Hasip Kaplan, Orhan Miroğlu konuşmacı olarak katıldılar. Son oturum yine forumla devam etti.

Bu konudaki son Çalıştay ise 22-24 Mayıs 2015 tarihlerinde ‘Başka Bir Kamusallık Mümkün’ temasıyla EMO Ankara Şubesi ve Mülkiyeliler Birliği tarafından Ankara Üniversitesi Ataum Salonu’nda gerçekleştirildi.

Çalıştay benim hazırladığım Kamu Girişimciliği ve Kamusallık Yeniden Etkinlikleri’nin geniş bir özetinin sunumuyla başladı.

Çalıştayda sırasıyla aşağıdaki oturumlar gerçekleştirildi. Oturum Başkanlığını Prof. Dr. Korkut Boratav’ın yaptığı “Neoliberal Yıllar - Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm Dinamikleri” başlığında Doç. Dr. Serdal Bahçe ve Prof. Dr. Ahmet Haşim Köse: “Türkiye’de Toplumsal Sınıflar, Neoliberal Yıllarda gelir ve Zenginlik Bölüşüm Dinamikleri”, Yrd. Doç. Dr. Ferda Dönmez Atbaşı, “Neoliberal Kapitalizm Çağında Kamunun Tasfiyesi ve

Aşınan Yurttaşlık”, Araştırma Görevlisi Ekin Değirmenci, “Neoliberal Yıllarda Tarımsal Yapılardaki Dönüşüm Dinamikleri” bildirilerini sundular.

Oturum Başkanlığı’nı Prof. Dr. İşaya Üşür’ün yaptığı “Kamusal ve Toplumsal Haklar” konulu oturumda sırasıyla Prof. Dr. Metin Özuğurlu: “Proleter ve Burjuva Devrimleri Sarmalında Toplumsal Hak Mücadeleleri”, Prof. Dr. Atilla Göktürk; “Neoliberal Yıllarda Kamusallığın Temel Dönüşüm Eğilimleri”, Araştırma Görevlisi Dinçer Demirkent: “Bir Politik Hak Olarak Kurucu İktidar”, Araştırma Görevlisi Özge Sanem Özateş: ”Bir Kamusallık Yanılması- Evde Bakım uygulaması”, Prof. Dr. Bilsay Kuruç ise “Kamusal Alan ve Planlama” bildirilerini sundular.

Oturum Başkanlığını Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir’in yaptığı ve “Sınıf Perspektifi ile Kamusal Alana Bakış” konulu oturumda sırasıyla Yrd. Doç. Dr. Serkan Öngel “Gündelik Hayat, Kamusal Alan ve İşçi Sınıfı”, Dr. Gaye Yılmaz “Andre Gorz’a mektup - Merhaba Proleterya”, İlker Akçasoy (Eğitim-Sen Uzman) “Eminönünü’nde Yem Bekleyen Güvercinler- Eğitim Emekçileri”, Doç.Dr. Mustafa Kemal Coşkun “Toplumsal Hareketler ve Proleter Kamusal Alan” bildirileri sundular.

Oturum Başkanlığı’nı Prof. Dr. Aziz Konukman’ın yaptığı “Özelleştirme, Kamulaştırma ve Toplumsallaştırma” konulu oturumda ise sırasıyla Mehmet Torun (TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi)- Doğal Kaynakların Gerçek Sahipliği Üzerine, Mehmet Ali Kıran (EMO Ankara Şubesi)-Elektrik Enerjisi Özelleştirmeleri Süreci ve Karşı Alternatifler, Emre Sevim (ŞPO Ankara Şubesi)- Ortak Tüketim Ürünü Olarak Ankara Ulaşımı, Doç. Dr. Süreyya Karacabey – Piyasa Sahnesinde bir ‘Özgürlük Dekoru’ olarak Sanat, Abdullah Aysu (ÇİFTÇİ-SEN Genel Başkanı) - Gıda egemenliği bildirilerini sundular.

Oturum Başkanlığını Mülkiyeliler Birliği Başkanı Erdal EREN’in yaptığı “Özelleştirme, Kamulaştırma ve Toplumsallaştırma” konulu oturumda sırasıyla Diyar Saraçoğlu (Bilgisayar Mühendisi) – Sermaye ve Toplumsal Özgürlük Geriliminde Enformasyon ve İletişim, Dr. Orkun Saip Durmaz – Türkiye’de kamusallığın Omurgası Olarak Laik Eğitimin Savunusu, Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz – Sağlıkta Değişen Roller, Değişmeyen Eğilimler, Araş. Gör. Ufuk Poyraz – Kentsel Dönüşüm Kapanı -Müştereklerin Yitimi, İrfan Aktan (Gazeteci) – Alternatif Medya Önündeki Engeller ve Olanaklar bildirilerini sundular.

Oturum Başkanlığını TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi Nerman Usta’nın yaptığı Yerellik/Merkezilik Ekseninde Kamusallığın inşası konulu oturumda sırasıyla Doç. Dr. Sonay Bayramoğlu – Yereldeki Kamu Kamudaki Yerel, Arş. Gör. Ceren Gamze Yaşar – Merkez Yerel Geriliminde Kamusallığın Coğrafyası, Dr. Utku Balaban – Küçük Ölçekli Üretim ve Kamusallaşma bildirilerini sundular.

Etkinlik Moderatörlüğünü Prof. Dr. Funda Başaran’ın yaptığı Ortak Yaşamlar ve Direniş konulu forum oturumuyla sonlandı. Forumda Kazova işçileri, Yırca köylüleri, Soma işçileri, Tekel işçileri, Yatağan işçileri, Birleşik Haziran Hareketi, Halkların Demokratik Kongresi, Halkevleri, Taksim Dayanışması, Ankara Dayanışması, Abbasağa Forumu, Başkent Dayanışması, Ankara Direniyor, Ankara Ulaşım Dayanışması, 100. yıl İnisiyatifi, Validebağ savunması, Kuzey ormanları savunması, Derelerin Kardeşliği Platformu, Çapul TV, Bedaş İşçileri, Nükleer Karşıtı Platform, Beyaz Yakalı İşçiler, Soma Madenci Evi, Feminist Aktivist Özlem Çelik ve Başka Bir Kamusallık Mümkün Diyenler katıldılar.

Etkinlik süresince Mülksüzleştirme Ağları Sergisi ve Toplumsal Mücadeler Sergisi de düzenlendi.

1997 yılında ‘Dünyada ve Türkiye’de Kamu Girişimciliğinin Geçmişi, Bugünü ve Geleceği Sempozyumu” ile başlayan süreci EMO Ankara Şubesi dört ayrı çalıştayla sürdürdü ve sürece yönelik önemli bir külliyat oluşturdu. Çalıştayların Bildirileri dört ayrı kitap olarak hazırlandı ancak maddi olanaksızlıklar nedeniyle basılamadı.

2007 Yılından itibaren bu etkinliklerin gerçekleştirilmesinde ön ayak olan dönemlerin EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanları Ramazan Pektaş ve Ebru Akgün Yalçın, Ömürhan Soysal, Oktay Dursun başta olmak üzere dönemin EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyelerine ve özverili çalışmaları nedeniyle EMO Ankara Şubesi çalışanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Çalıştayların gerçekleştirilmesi sürecinde desteğini esirgemeyen sevgili hocamız Prof. Dr. Korkut Boratav’a, bu süreçte en az bizim kadar koşturan sevgili yol arkadaşlarımız Prof. Dr. İşaya Üşür (ne yazık ki 2021 yılında yitirdik) ve Prof. Dr. Aziz Konukman başta olmak üzere tüm akademisyenlere, Çalıştayları birlikte kurguladığımız sevgili yol arkadaşlarım Mutlu Arslan ve Dinçer Demirkent’e, bu etkinliklerde bizimle beraber yürüyen EMO Şube yöneticileri ve EMO İl ve İlçe Temsilcilerine, TMMOB ve Odalarının yöneticilerine, Sendikalara, kitle örgütleri temsilcilerine, araştırmacılara ve gazetecilere ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Yine bizimle bu etkinliklerin gerçekleştirilmesinde işbirliği yapan ODTÜ Mezunlar Derneği ve Mülkiyeliler Birliği’ne de katkı ve destekleri için teşekkür ediyorum.

“Başka türlü bir şey benim istediğim, Ne ağaca benzer ne de buluta” demiş Can Yücel.

Umarım Çalıştaylarda biriktirdiğimiz külliyat, başka türlü bir ülke başka türlü bir dünya kurma mücadelesi verenlere katkı sağlayacaktır.

Başka bir ülke başka bir dünya kurma yolunda yürüyenlere selam olsun!

Sevgi, Dostluk ve Dayanışma Dileklerimle