Elektrik Mühendisliği · Sayı 332-333 · Haziran-Temmuz 1986
TEKNİL DİL PANELİ
- Yıl
- 1986
- Sayfa
- 6
- Okuma süresi
- 22 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam
İlgili: Bilim, teknoloji ve meslek tarihi
Anahtar kelimeler
- teknik dil
- Türkçe terimler
- yabancı sözcükler
- mühendislik yazımı
- dil bilinci
- printer-yazıcı
Özet
Teknik Dil Paneli'nde Doç. Dr. Yurdakul Ceyhun, elektrik mühendislerinin teknik raporlarındaki dil sorununu, yabancı kökenli terimlerin Türkçeleştirilmesindeki güçlükleri ve mühendislerin kendi dillerine özen göstermesi gerektiğini örneklerle tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
TEKNİK DİL PANELİ
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Söz sırası Sayın .Yurda kul Ceyhun'un. Buyurun efendim.
Doç. Dr. Yurdakul CEYHUN
Teşekkür ederim Sayın Başkan. Başkan bizleri tanıtır ken, hepimizin uzman olduğunu söylemişti. Hakikaten benden önceki üç konuşmacı da uzman. Ama ben uzman değilim. Dolayısıyla olaya çok daha ilkel bir açıdan yak laşacağım. Konumuz teknik dil sorunuydu. Şimdi orta da bir teknik dil sorunu var mı yok mu? Olaya salt bir elektrik mühendisi olarak bakmak istiyorum. Çünkü dilci değilim, yalnızca bir elektrik mühendisiyim.
Şimdi öncelikle teknik dilden ne anlıyoruz? Bu soruyu yanıtlamak istiyorum. Bana kalırsa teknik dil küçük bir topluluğun içinde karşılaşılan birtakım soyut ya da somut kavramlar ve bu kavramlara karşılık olarak bulu nan sözcükler. Bu terimler önce bir azınlığın, kimileyin çok küçük bir topluluğun arasında oluşuyor. Toplum daki değişimler sonucu giderek bu terimler halka ve gün lük yaşama iniyor. İşte biraz yanlış olmakla birlikte bu dile, Teknik Dil diyoruz, ya da Teknik Dilden ben bunu anlıyorum.
Sonuç olarak yeni bir Osmanlıca yer etmişiz bana kalırsa. İngilizce ağırlıklı pek çok sözcük dilimizde yazıldığı gibi bulunuyor, dolayısıyla bir teknik yazıyı, öncelikle Elek trik Mühendisliği Dergisi'ni okuduğumuzda kullanılan terimlerin yüzde sekseninin yabancı kökenli olduğunu görüyoruz. Bu da bizleri rahatsız ediyor olmalı ki, bir Teknik Dil açık oturumu yapıyoruz.
Bir işyerimizde diyelim bir aygıt geliştirildi. İlgili mühen disimiz bir rapor yazıyor. Bu raporda denklemler doğru, çizimler doğru sözgelimi bu bir salınım devresi olsun. Gayet güzel çalışıyor. Bu denklemlerin aralarına birta kım tümceler, sözcükler serpiştirilmiş. İtici bir anlatım. Hiçbir şekilde okuyan insanı bağlayıcı, çekici bir anla tım yok. Dolayısıyla terimlerinde ötesinde bizim yazdığı mız yazılarda hatta ders kitaplarımızda bir iticilik, rahat sız edici bir durum var. Bana kalırsa teknik dil sorunu budur. Az önce Aydın KOKSAL açıkladı;Türkçe bilim dili midir, değil midir? Elbette bundan 100 yıl önce 200 yıl önce Türkçe bilim dili olamazdı. Toplumumuz Türk çe konuşursa düşünceler gelişecektir. Düşünceyle birlikte
dil de gelişecektir. Dolayısıyla o dil teknik dil, bilim dili görünümü kazanacaktır. Ancak Türkiye'de bu şekilde pek olmuyor. Çünkü teknik bizden çok ileri, çok ilerle miş. Sürekli tekniğin, bilimin dış alımını yapan bir toplu muz ve bu dış alımı yaparken de biraz sorumsuzca dav ranmışız. Bunun da sorumlusu bizleriz.
Şimdi birkaç örnek verip somut bir örnek üzerinde git mek istiyorum. Yeni bir terim çıkartırken genel dilde işte bunu bir zamanlar Türk Dil Kurumu da yaptı. Ham za bey söylediler, Atatürk de yapmış. Bir Osmanlıca söz cüğe karşılık bir Türkçe sözcük buluyoruz. Bunu ortaya atıyoruz, diyoruz ki bu halkın süzgecinden geçsin, halk beğenirse beğenir, beğenmezse o zaman başkasını öneri riz, örnek vermek gerekirse bir zamanlar tutalga diye bir sözcük atılmış, halk bunu tutanak yapmış, alternatif kar şılığı seçenek diye bir öneride bulunulmuş ve seçeneği hepimiz kullanıyoruz. Ancak bunlar, yani alternatif bir seçeneğin belki seçenek güzel bir örnek değil ama bir tutalga bunlar halkın bildiği şeyler, kullandığımız kav ramlar. Teknikte daha başka sorunlarla karşılaşıyoruz. Ve burda görüyoruz ki, halkın süzgeci tam istediğiniz gibi çalışmıyor. Daha açıklayayım;form doldurmak diye bir kavram, bizim toplumumuzda pek form doldurmaz dık. Form doldurmak ne oluyor halkın süzgecinden geç tiğinde, forum doldurmak oluyor, sırasında da formül doldurmak gibi komik bir durumla karşılaşıyoruz. Ya da "equalızer" denilen aygıt var. Bu bir zamanlar Fransızca nın etkisinden "egalizör" diye geçmiş, derken toplumun teknik düzeyi mi diyeyim, yoksa bizim kullandığımız araçların, teknik araçların sayısı mı arttı ne oldu, derken gazetelerde görüyoruz, işte müzik setleri yapılıyor. Bun lar da ne var, bunlarda equalızer yok, egalizör de yok, ekolayzer var, yani halkın süzgecinden bu ekolayzer diye geçmiş herhalde, halkımız ne düşünmüştür, belki ekoy layla ilgili, daha bir yansıtmalı filan bir duruma getiren bir aygıt diye düşünmüştür. Yani teknik terimleri biz attığımızda halkın süzgeci beklediğimiz gibi çalışmamak ta. Şimdi geçenlerde çok satan gazetelerimizden bir tanesinde bir haber okudum. Bu haber aynen şu şekilde; diyor ki, işte falanca şirketin yaptığı bir aygıt, buna bir eklenti takılacak, bu eklenti size bir makbuz verecek, bu makbuz da vergi iadesinde kullanılacak, işte bu eklenti nin adı printer diyor gazeteci haberde. Şimdi bakın bu basit örnekle biraz daha demogoji yapalım isterseniz. Halkımızın çevrimine yeni bir kavram soktuk, printer diyerek. Kimbilir yakın bir zamanda bu aygıt hakikaten piyasaya çıkacak ve hepimiz printerden makbuz alaca ğız, ondan sonra götüreceğiz bu printerden aldığımız makbuzla vergimizin iadesini alacağız vs. Ee sonra ne olacak, daha sonra birisi kalkacak diyecek ki ne yapı yorsunuz, bu printer, işte bildiğimiz yazıcı işlem. Bunu biz bilgisayarda da kullanıyoruz. Nereden çıktı bu printer
denecek. O zaman çok demogojik bir kısır döngüye giri lecek. Belki bir bölümümüz kalkacak, diyecek ki yok, hayır bu yazıcı olamaz, kesinlikte printerdir. Niye? Çün kü yazıcı, vergi iadesiyle ilgili bir makbuz vermez sadece, bilgisayar çıktısı verir. Bak bunun daha başka marifetleri var. Onun için o yazıcı olmalı, bu printer olmalı, dolayı sıyla teknik dilimiz yine karışacak. Buna benzer durum lar çok vardır. Yani sıralamanın hiçbir anlamı yok. Ne bileyim operatör, operasyon yapmaz; ameliyat yapar, polis baskın düzenler, arama yapar, operasyon yapar, askeri birlikler sırasına göre harekat yapar, operasyon yapar, amele vardır, işçi vardır değil mi? Pekçok böyle eş anlamlı terim kargaşalarımız, sözcük kargaşalarımız Türkçemizde vardır. Şimdi bu kısa girişten sonra şunu söylemek istiyorum. Toparlayayım; Teknik Dildeki terimler ilk başta halk tarafından yaratılmıyor. Dolmu şun yaratıldığı, gecekondunun yaratıldığı gibi, halkın süzgecinden de geçemiyor tam anlamıyla bu teknik te rimler. Bizlerin, birkaç kişinin kafasında oluşuyor. Ya da dış alım yapıyorsak, dergiden bir şey okuyoruz, bir ma kale okuyoruz. Bu da yeni bir kavram, yeni bir terim. Şimdi biz bunu ya olduğu gibi alıyoruz, işte o zaman teknik dil sorunumuz çıkıyor, burada tartışıyoruz, ya da başka bir şey yapmamız gerekli. Yani bu kavramlar çıkarken suyun başını tutanlar kimlerse bir kişi, iki kişi o anda duruma el koyup, onların Türkçelerini bulmaları gerekli. Bu kadar basit. Dolayısıyla ortada ben Türkçenin yeteneksizliği ya da Türkçenin teknik dil ya da bilim dili olup, olamaması gibi bir sorunu açıkçası görmüyorum. Bir sorun varsa o da bizleriz. İşte demin örnek verildi. Tıpta, doktorlarımız bilimin büyüsüne kapılıyorlar denil di. Ben Bülent Beyin laflarını biraz daha genişleteyim. Bizler de sırasında kendi mesleğimizin büyüsüne kapılı yoruz. Şimdi ben biraz özeleştiri yapmak istiyorum. Niye bizden kaynaklanıyor? Bizim suçumuz ne? Nerede yanlış yapıyoruz? Bir kere bir elektrik mühendisini ala lım, tipik bir mühendis alalım, kendimizi alalım ele. TOD lum olarak biz en azından genelde çok okuyan bir top lum değiliz. Çoğumuz, yazdığı raporun güzelliğine özen göstermez, göstersek dahi o zaman da şöyle bir problem le karşılaşırız. Bu raporda şu anlatılmıştır, yapılan ölç meler sonucunda şu görülmüştür, işte bu sorunu çözmek için şu kullanılmıştır, gibi tümceler yazmaya başlarız. Başka bir deyişle, daha açık bir deyişle bizim tümceleri mizin hepsi mıştır, mıştır, mıştır, mıştır gibi itici şiirsel bir anlatımla sonuçlanır. Ya da başka bir zaman kullan mışsa di, di, di, di diye gider. Şimdi tümcelerimize özen göstersek bile bir elektrik mühendisi olarak bu sonuçla karşılaştığımızda, kaçımız tamam canım işte özne, f i i l , tümleç işte bunlar böyle oluyor, onun için bütün tüm celer de böyle biter der. Kaçımız da biraz özen gösteri rim, bu tümceleri biraz devrik kur sam, şöyle yapsam, böyle yapsam bu sıkıcı, itici anlatımı biraz ortadan kaldı
rabilir miyim diye düşünür. Şimdi az önce dedim. Genel de çok okuyan bir toplum değiliz. Elektrik mühendisleri ise daha da az okuyan bir t oplulukt ur. A ma zaman za man da okuruz. Diyelim ki çok güzel bir kitap okuduk. Hiç teknikle ilgisi yok. Ve burada çok güzel teknik olma yan bir konu, çok tatlı bir biçimde anlatılıyor. Gerçek ten biz de büyülendik bu anlatımdan ve ertesi gün de işyerine bir rapor yazacağız. Acaba o bize güzel gelen anlatımı, bu teknik olan bir konuya uygulamaya çalışır mıyız? Şimdi bunları yapmaya başlarsak ne olur? Bun ları yapmaya başlarsak; işte bizde ana dili bilinci olur, oluşmaya başlar. Az önce Hamza Bey söyledi, işte şu yanlış, bu doğru, tabii kendisi uzman, pek diyecek bir şeyim y ok. Terimleri bir tarafa bırakalım, önce güzel yazmaya başlarsak mühendis olarak, yani biz teknik ada mız, yazından anlamayız, gerçekten özen göstermeye başlarsak, bizde de ana dil bilinci oluşmaya başlayacak. Bu bilinç oluşmaya başlayacak. Bu bilinç oluşmaya baş ladıktan sonra artık bizim kurduğumuz tümcelerde bir printer sözcüğünü kullanamayız. Çünkü o bizi itecektir. İşte o zaman artık çark dönmeye başlamış demektir. Ve bizler bu printer sözcüğünü duyunca ya buna bir Türkçe karşılık bulacağız, belki ondan önce çevremize soraca ğız. Bu printere ne deniyor? Böyle bir şey var mı? İ lk defa mı çıktı diyerek. Ve bunun karşılığını bulacağız. Şimdi bu karşılığını bulacağız derken bu kez ikinci bir noktaya gelmek istiyorum. Y ine özeleştiri yapıyorum. Y a orda printere yazıcı yerine " yazkı" ya da "yazmalık" dersek ne olur? Şimdi bunu da diyebiliriz değil mi? Y az kı da diyebiliriz, yazmalık da diyebiliriz. Bence bunu ya parsak uydurmacılık yapmış oluruz. Çünkü yazkı diye bir ek " k i " eki " yaz" köküne gelmez herhalde. Hamza Bey çok iyi bilirler bunu. O uydurma bir şey olur. Y az malık ise bi lmiy or um, yazmalık ne demektir. A m a pek yazıcı kavramını çağrıştıran, olsa olsa bilemiyorum yani kalem kağıt gibi bir kavram için belki kullanılabilir. Do layısıyla her ikisi de yanlıştır. O zaman ne yapacağız? Bizde bu dil bilinci oluşmaya başladıktan sonra, elektrik mühendisi olarak, bizim gerçekten dilimizi öğrenme çabasına girmemiz gerekli. Hem varsa da dediğim gibi bu teknik terimler arasında birkaç kişinin içerisinde oluş maya başlıyor. Dolayısıyla biz başka yerden medet uma mayız. Demin şöyle bir alet keşfettim. İşte ben şimdi buna ne diyeceğim, diyerek biz ne o dil kurumuna gide biliriz, ne de buradaki üniversiteye gidebiliriz. Onu o la boratuvarda ya da o masada bunu bulan adamların ken dilerinin buna bir isim, bir ad koymaları gerek. Dolayı sıyla dil bilinci oluşturmak, güzel yazmak da yetmiyor. Bizim dilimizin tüm kurallarını da öğrenmemiz gereki yor. Şimdi Teknik Dil Açıkoturumu yapıyoruz. Ve buna katılıyoruz. Az da olsa, demek ki böyle bir gereksinme miz var. Bu sorunlarımızı biz böyle açıkoturumlarda çö zemeyiz. Bunların çözümü dediğim gibi okumak, yaz
mak. Sorunu gördükten sonra sorunun kaynağını içimiz de aramak ve buna çözüm bulmaktır. Y ine kendimiz bulacağız. Çünkü sırasında gerekiyor. Bilgisayar dillerini değişik Fortran kitaplarından oturup kendimiz okuyo ruz, bir öğretmen aramıyoruz. Aynı şekilde bakabiliriz bu soruna da. Dil bizim sorunumuzdur. Hakikaten tek nik dilimizi pek geliştiremedik. Kim geliştiremedi? Türk çe değil, biz geliştiremedik. O zaman biraz özen göste relim. Şöyle bir şey soracağım. Ben o devirlerde yaşa madım. Y aşım topu topu 45 ama, 1800 yıllarında emi nim Osmanlı döneminde herkesin evinde bir Kamus u Türki gibi birtakım lügati kebirler vardı ve Osmanlı ule ması işte oturup bunlara bakıyordu. Bilmediği kelime lere bakıyordu. Cumhuriyet Döneminde her nedense Türk aydınında pek açıklayamadığım bir değişim var. Sözlük kullanmıyoruz. Türkçe dil mi , diyoruz tamam bu bizim ana dilimiz, biz bunu biliyoruz, tüm sözcüklerini biliyoruz, özeleştiri yapıyorum deminden beri. Kaçımı zın evinde sözlük var, kaçımız sözlüğü işyerimizde tutar ve sürekli bakar gerektiğinde. Ben hiçbir sekreterin masasında bir Türkçe sözlük bir yazım kılavuzu görme dim bugüne değin. Ama Amerika'da, Almanya'da nereye giderseniz gidin bütün sekreterlerde, en azından bir söz lük vardır. Bizde yok. Biz nedense herşeyi çok iyi biliyo ruz. Sözümü çok fazla uzatmayacağım. Dediğim gibi t eknik konuşmadım. Ben bu işin uzmanı değilim. Sade ce kendimden yola çıkarak özeleştirimi yaptım. Topar layayım; teknik dil sorunu var. Ama bu sorunun kaynağı biziz, Türkçe değil. Dolayısıyla çözümü de bizde, çözü mü bir dil kurumunda ya da başka bir yerde değil, bilfiil çalışan, yenilikleri izleyen arkadaşlarımız eğer bir ana dili bilinci oluşturabilirlere, sanırım çok yakında böyle açıkoturumlara gerek kalmayacaktır. Teşekkürler Oturum Başkanı Bülent Tanık: Sayın Ceyhun biz de teşekkür ederiz. Konunun uzmanı olmayan bir başkan olarak söylediklerinizi dikkatle izlemeye çalıştım. Ol dukça uzun süreli ilk konuşmalardan sonra izleyicilerimi zin epeyce yorulmuş olduğunu sanıyorum. İkinci tur konuşmalarının çok kısa olmasını baştan rica ederek sözü devredeceğim. Ve çok kısa bir iki kelime de ben etmeye çalışacağım. Konuşmaların hepsini toparlama anlamında değil. Bu ana kadar benim de ilgimi çeken bir konu, Sayın Ceyhun tarafından dile getirildi. Teknik in sanlarımız yazarken gerçekten "mıştır" ve "dır"ı fazlaca kullanıyor, özen göstermemekten kaynaklanmadığını umarak, bunun biraz bilimsellik havası yaratmaktan, böyle bir öykünmeden kaynaklandığını sanıyorum. As lında epeyce çok sayıda ozanımız da var, teknik insanla rımız, bilimle uğraşan insanlarımız arasında. Buna rağ men bilim adamlarımızın ve teknik adamlarımızın ozanlı ğa yabancılaşması, ozanlarımızın da bilim ve tekniğe ya bancılaşması sonucu teknik dil veya teknik dilin halk tarafından benimsenmesinde, anlaşılmasında büyük güç
lüklerle karşılaştığımız bir gerçek. Bunun ötesinde tek nik insanlarımızın kendi aralarında da gerek terimlerde, gerek kavramların sözcük sözcük anlaşılmasında büyük sorunlar yaşadığımız biliniyor. Odalarımızın bu konular daki çalışmalarının bazıları deneme ve başlangıç çalış maları olmakla birlikte, dört Oda'mızın; Elektrik Mühen disleri Odamızın, Fizik Mühendisleri Odamızın, Kimya Mühendisleri Odamızın ve Maden Mühendisleri Odamızın kendi ihtisas alanlarına ilişkin sözlükleri ve terim kılavuz ları kullanıma sunulmuş bulunuyor. Bunlar yoğun gönül lü çalışmalarla ve o ihtisas alanını bilen uzmanların yani kendi ilgi alanlarına, uğraşı alanlarına yönelik terimleri anlaşılır hale getirmek ve tekleştirme çalışmalarının ürü nü olarak bizim kıvancımızın kaynağını oluşturuyorlar. Bunun geliştirilmesi kuşkusuz hepimizin üzerine düşen yoğun bir görev. Uzunca bir süre daha herhalde tercüme odalarında çalışmalarımızı sürdürmek zorunda kalacağız. Çünkü bilim ve teknik alanındaki yaratıcılığımız veya işte basan ve gelişkinlik düzeyimiz değerli madenlere küryın adının konduğu gibi behçet hastalığına adını koyan doktorumuzun basan düzeyinde diğer alanlardaki bir öncülük düzeyine ulaşmadıkça epeyce fırsat kaçmış oluyor elbette. Ama tercüme de işin başlangıç kısmıdır. Bilim de belli bir evrenselliğe ulaşmak durumunda. Sık tım herhalde. Sözü tekrar uzmanlarımıza devretmek isti yorum. Kısa bir ekleme olarak ikinci bir tur yapacağız, ondan sonra salondan konuşmak isteyenlere söz aktar mak istiyorum.
Bir izleyici: Bir noktanın açıklığa kavuşması gerekir galiba. Hangi tür yabancı kelimelerin Türkçeleştirilmesi. Bu konuda acaba panel üyeleri konuşmalarda ağırlık verirlerse...
Oturum Başkam Bülent Tanık: Efendim izin verirseniz şöyle bir yoklayayım. Ben panelin başında ikinci bir tur ekleme ve eksik kaldığını düşündüğü kısımları konuşma cıların tamamlamasına olanak verecek bir ikinci tur dü zenlemeyi düşünmüştüm. Bu bağlamda çok kısa olarak eklenmesi mutlaka zorunlu görünen noktaları seri bir şekilde geçelim. Sonra sorularla birlikte yeni noktalar, yeni açılımlar kazandırabiliriz sanıyorum panele.
Doç. Dr. Aydın KOKSAL :
Sanıyorum dört konuşmacı da burada dilin özleşmesi, ya da Türkçenin geleceğine yön vermek konusunda, bir kaç arkadaşın belki farklı düşüncelere sahip olmasına karşın, birbirine çok yakın konuşmalar yaptılar. Yani teknik dile bakarken ve yeni kavramların nasıl alınması gerektiğini tartışırken, aslında birçok bakımlardan tar tışma ortamına kayması gereken kişilerin bile, Türkçe ses, yapı ve anlamı bakımından Türkçe doğru sözcüklerin kullanılması gerektiğini hepimiz benimsiyoruz sanıyo rum. Bu konuda ortak bir tutum beliriyor burada. Şimdi
bunu esas alarak söze başlıyorum. Yalnız ben dile karış ma olmaması gerektiğini, yanı yasaklama olmaması ge rektiğini savundum birinci konuşmamda. Sanıyorum kargaşa oluyor diye bazı Devlet kuruluşlarının karar ve rip ya da bilim adamı niteliği taşıyan uzmanlara danışa rak bazı sözcükleri yasaklama düşüncesi toptan yanlış. Buna ben karşı çıkmak isterim. Nereden kaynaklanıyor düşüncem. Sanılıyor ki, Türk Dil Kurumu terim önermiş tir. 51 yıl boyunca dernek niteliği taşıyan ve seçimle herkesin üye olabileceği bir dernek görüntüsündeki, Yö neticilerinin de seçimle geldiği Türk Dil Kurumu'nu kast ediyorum; bugünkü yapıyı kastetmiyorum. Bugün bu kurum bir Devlet dairesidir; aynı adı taş ısa da. Türk Dil Kurumu'nun (asıl Türk Dil Kurumu'nun) 51 yıllık yaşa mı boyunca yapılan terim çalışması, çoğunlukla Kurum' un içinde yapılmamıştır. 51 yılda Türk Dil Kurumu 102 terim sözlüğü basmıştır. Bazı sözlükler birinci baskı ve gelişen baskılar gibi tekrarlandığı için bu sözlükler 102 bilim dalını kapsamaz. Ancak oldukça kalabalık bir liste dir. Bu sözlükler içinde 107 bin sözcük önerilmiştir. Bu sayıları sözcüklerin sayımını yaptığımızda Türk Dil Kuru mu kapanırken saptamış idik. 107 bin terim önerilmiştir. Terim sözlüklerinin üzerinde bu önerileri yapan bilim adamlarının adları yazar, örneğin ben, bilgisayar sözcü ğünün sorumlusu olan kişi olarak, Bilişim Terimleri Söz lüğünü yaptığımda sözlüğün üzerinde adım yazıldı ve bu terimleri öneren kişi Kurum değil, tek başıma benim. Verilen başka örneklerin alındığı sözcükler de hiçbir zaman Türk Dil Kurumu'nu bağlamamıştır. O bilim ala nında çalışan ve dil konusunda belli duyarlığı olduğunu varsayan bilim adamlarının önerileri, ayrıca bir başka bilim adamının denetiminden de geçerek, bu sözlüklerde bütünleşmiştir. İsteyenler, sözlüğe bakmak gibi bir yola kendilerini alıştırabilenler, bakarlar; var mı Türkçesi ya da neler önerilmiş? Bir sözcük hoşa gidiyorsa, anlaşılı yorsa, saydam geliyorsa, onu kullanmak isteyen çıkabi lir. Bir sözlük isteyen kullansın diye yapılır. Türk Dil Ku rumu belli başlı bilim alanlarının bu tür öneri terim söz lüklerini hazırlamak isteyen bilim adamlarının hazırlıkla rını basmak gibi bir kitap yayınlama çabasına girişmiştir. 102 kitapta 107 bin sözcük! Türkçe sözlükte ise sanıyo rum ancak 40 bin dolayında sözcüğümüz vardır. 7700 kadar kök var Türkçede, ve bunların 1700 kadarı zaten Arapça ve bunları Türk Dil Kurumu'nun düşüncelerini savunmuş olanlar da zaten dilden atalım, hepsini yok edelim diye bir çaba içine hiçbir zaman girmediler. Böy le bir şey yok. "Anahtar" sözcüğü var TUrkçede kullanı lıyor, "çerçeve" var, "fındık" var, "kiler" var, bunları kimse atmaya kalkmadı. Anlaşılmayan sözcüklerle boğu şuluyor. "Müselles" anlaşılmıyor örneğin, ve benim şim di burda söyleyemediğim birçok sözcük var Arapça; bunları artık unuttuk, hiç bilmiyoruz, anımsayamıyoruz bile. Bunları dilden nasıl sileriz ve yerine anlaşılır sözcük
leri nasıl koyarız diye çalışıldı. "Bilgisayar" sözcüğü niçin kompüter değil de bilgisayar? Yıllarca önce, 1960' ların sonlarında dediler ki, bütün dünya, bütün dillerde kompüter derken biz de kompütür demeliyiz. Bu şekilde, "ü" ile hatta Türk Dil Kurumu sözlüğüne bile girmiştir, "kompütür" diye. Fakat TÜBiTAK'ın yayınladığı Bilim ve Teknik Dergisi'nde (ki, lise öğrencilerine, üniversite öğrencilerine ve halka seslenen bir dergidir, 100 bin ba yor bugün, halk eğitimini amaçlamaktadır) bu derginin bir sayısında (aynı sayısında) ben aynı makinenin beş ayrı adla adlandırıldığını yakaladım, örneğin hastalıkları tanıyan makinenin adı diyelim, Fransızca "ordinatör". Diyelim satranç oynayan başka bir makine varmış, onun adı da elektronik beyin; öbürü de başka iş yapıyor. Diye lim diferansiyel denklemleri çözüyormuş o da kompüter. Daha başka işler için ayrıca elektronik hesap makinesi vb. de var. İnanınız', bilgisayar konusunun ne olduğunu bilmeyen küçük ya da yaşlı herhangi bir kimse, derginin o sayısında adı geçen beş ayrı makinenin aynı makine olduğunu bile anlamaz; ayrı ayrı makinelerden söz edil diğini sanır. Bu, doğal olarak çok sakıncalı. Kaldı ki elektronik beyin demek pek doyurucu olmayan bir tanım. Kompüter lafı da hiç mi hiç uyarıcı değil, hiçbir çağırışım yapmıyor. Sayın Hamza Zülfikâr, sözcük çağ rışım yapmalı diyor, haklı, çağrışım yapması gerek, oysa hiç mi hiç yapmıyor. Şimdi bir yerde, sözümüzün anla şılması için, yeni bilim ve teknikle uğraşırken nefesimiz boşa gitmesin diye konuşuyoruz, anlaşılmak için konu şuyoruz. Anlamayan bakışlar karşısında kuşkusuz bir süre sonra susmak ister, bir öğretim üyesi. Anlaşılmadı ğını duya duya konuşmayı sürdüremez. Biz konuşmamı zın anlaşılmasını istediğimiz için, öğretmek istediğimiz için Türkçe sözcükler seçmek ve bulmak zorunda idik. Onun için, örneğin bilgisayar öğretiyorsak, bilgisayar terimleri yapmak istedik. Başka meslekleri öğreten bilim adamlarımızın da durumu aynıdır. Bir yazar da düşünce leri anlaşılsın diye yazı yazar. Hangi konuda yazarsa yaz sın, gösteriş yapmak için, "amma da bilgiliymiş, ama söylediklerinden ben hiçbir şey anlamadım; sözleri amma da derin" densin diye yazmaz, anlaşılsın diye ya zar. O zaman işte yazıyı kuyumcu gibi işlemek sorumlu luğu doğuyor. "Ben söyledim, anlayan anlar; anlamayan anlamaz" diyemez ciddi bir insan. Gerçekten insan işini iyi yapmak istiyorsa, yazısını o zaman kuyumcu gibi işle mek istiyor. İşlerken de sözcüklerini seçiyor. Eğer mümkün, imkân" ne bileyim "probabilite" ya da, nedir Arapçası "ihtimaliyat" demek gibi durumlarda sözümün anlaşılmayacağını, güzel olmadığını hissediyorsam, duyu yorsam, Türkçeye yaslanıp "olasılık" derim; çünkü "ola sı" sözcüğünü anlamayan ve ana dili Türkçe olan kişi çık maz. Olasılık kavramını, hiç duymamış bile olsa, istatis tik okumuş olmasa da, kabaca çok uzaktan çağrışımlarla neden söz ettiğimi anlama şansı vardır. "Probabilite"yi
ise hiç anlamaz, "ihtimaliyaf'ı da öyle. Bundan dolayı bilim adamları, uzmanlar Türkçe terim geliştirme yolun da çaba gösterirler. Herkes bu çabayı yapamaz, uzmanlar yapar, bu doğrudur. Nitekim bütün bilim adamlarımız da her alanda hepsi birden sözcük uydurma çabasını göster mediler, hiçbir zaman. Böyle bir çizgide çaba harcayan ların sayısı pek azdır. Daha çok, dil duyarlığı bu işe eği lim göstermek şansına sahip olacak kadar fazla olan, örneğin Türkçeyi çalışmış, eline dilbilgisi kitabı almış, sözlüğe sık sık bakma alışkanlığı kazanmış, bu arada da başka bir dil ya da birden çok dille yapısal olarak uğraş mış, onları öğrenmeye kalkmış, dolayısıyla karşılaştır malı biçimde neyin neden olduğunu anlamaya doğru kendini hazırlamış ve yavaş yavaş acaba nasıl çözebili rim diye bu tür çalışmaya özenmeye başlayan bir kişi ancak uğraşır. Yoksa rastgele bir şey önermek olanağı yoktur. Ama yabancı dildeki aynı sözü Türkçeye uydu rursunuz, olur biter. Doğal olarak "ekolayzer" sözcüğü nü uydurmak çok kolaydır; öyle uydurursanız (bu uy durma olur işte) bu iş çok kolaydır, hakat doğru düzgün bir karşılık bulmayı göze almak için oldukça büyük bire şim yapmış olmak gerekir, doğrudur Hamza Beyin söyle diği: Türkçenin ses bilgisine uyması gerekir. Bu bilimdir. Yapı bilgisine uyması gerekir, biçim bilgisine uyması ge rekir. Anlam bilgisine uyması gerekir. Yine söylüyorum, bunlara uymayan öneriler zaten hiçbir zaman tutun madı. Eğer 107 bin öneri içinde bazıları bu bilgilere tam uymadığı halde, biraz yaygınca tutunmuşsa, bu bir ara aşamadır. Yavaş yavaş onların yerine daha iyi önerilmiş sözcükler çıktıkça, (ama çıktıkça, çıkana kadar yapıla cak bir şey yoktur), çıktıkça bu öneriler ağırlık taşır. Örneğin "yönetsel" sözü eğer fiile "sel" eki gelmeyeceği için yapı bilgisi bakımından yanlışsa, bunun doğrusu "yönetimsel" ise, ilkin "yönetsel" dense de, yavaş yavaş 'yönetimsel" sözcüğü daha ağır basmaya başlayacaktır. Çünkü bir de halkın bilimsel olarak nedenini bilmeden ana dilini bilmesi gibi bir kavram vardır. Çoğunluk bir kavramla donatılmıştır. Yanlış yavaş yavaş nedeni bilin meden göze batar, hep doğru olan tutulur uzun dönem de. Kısa dönemde hemen paniğe uğramamak gerektiğini düşünüyorum. Dilimizde kargaşa yoktur. Dilimizde iyice sağlıklı, dünyada parmakla gösterilen bir gelişme vardır. Eğer eski kuşaklarla yeni kuşaklar birbirlerini anlamıyor lar gibi bir eleştiriye hak verecek olursak, çok yanlış düşünmüş oluruz. Çünkü eski kuşaklar, bilgisayarı bilmi yorlar ki, bilgisayar konusunda yazılmış bir doktora tezinden bir bölüm okursak anlasınlar. Değişiyor dünya, yeni konular tartışılıyor. Bir başka bilim alanında yazıl mış bilim düzeyi yüksekçe bir konunun tartışıldığı bir metni, o konunun dışından birisi okuduğunda dil ağır gelir ve kolay anlaşılmaz. Her şey hemen anlaşılsaydı zaten bilim adamı olmak için 20 yıllık çaba gerekmezdi. Çabucak okuyup öğrenirdik, bir okuyuşta. Gerçek öyle
değildir. O metnin içinde ne yazdığını, konuyu bilen o birikimi yapmış insan ancak anlayacaktır. O zaman İngilizcesini getiririz, aynı metnin. Bakalım anlaşılacak mı? Sanıyorum o da daha hiç anlaşılmaz. Şimdi burada ben birkaç soru yöneltmek istiyorum Sayın Hamza Zül fikâr'a. Örneğin: Doğru olmayanlar yasaklansın ve karga şa çözülsün desek, hadi bunu tartışma konusu yapsak bile, "anayasa dili" diye bir kavram çıktı ortaya. Anaya sa dili içinde' sözcük olarak "anayasa" vardır, fakat "ya sa" yasaktır. Eğer "yasa" yanlışsa, "anayasa" nasıl doğ ru olur; Eğer o da doğruysa neden "kanun"dur yasanın karşılığı, ben bunu hiçbir biçimde göremiyorum. Eğer "kanun" bizim terimimizdir diye, bir organ karar vere cekse, bu isterse Başbakanlık olsun, isterse herhangi bir başka ad taşıyan bir Devlet örgütü olsun, bence yanlıştır. Türkler varolan sözcükleri kullanırlar, sözle; Sayın San kur çok güzel açıkladı. Dille söz birbirini tamamlayan kavramlardır. Türkçe bir dildir. Bütün hepimizin konuşa bileceğimiz sözlerin toplamıdır dil. Benim sözüm başka sının sözünden değişiktir. Birimiz birtakım sözcükleri kullanırken, onlara eğilim gösterirken, öbür sözcükleri de anlarız belki, ama bunlardan istediğimizi seçeriz. Çünkü anamızdan öyle duyduk ya da alıştık. Hattâ dil pelesengi edindik; sık sık o sözcüğü söylüyoruz, öyle alıştık. Öbürü de başka sözcükleri sever. Hangisi daha iyidir. Efendim Yaşar Kemal'i sevenler Yaşar Kemal'in dilini beğenir. Değiştiremezsiniz. Aziz Nesin'i sevenler onun yapıtını okurken çok beğenirler, "ne güzel" derler, yine okumak isterler. Bir elektrik mühendisinin ya da elektrik profe sörünün yazdığı bir kitap da öyledir. Beş profesör vardır, beşi de ayrı biçimde başarı gösterir yazı yazmada ya da konuşmada. Birisinin ne dediği ise belki de hiç anlaşıl maz. Ama sözcüklerde değildir hüner. Titiz bir kuyumcu gibi dilini çalışan bir kişinin seçtiği sözcükler ise doğal olarak daha kolay anlaşılır. Ben "olasılık" sözcüğünün de niçin yanlış olduğunu bilmiyorum. "Olanak" sözcüğü niçin yanlış, "seçenek" doğruysa "olanak" niçin yanlış bunları bilmiyorum. Daha doğrusu niçin listeler yapılıp "anayasa dili sözcüğü" yapılır? O zaman bilgisayar konu sundaki sözlerimizi nasıl seçeceğiz, hangi sözlükten seçe ceğiz. Çünkü anayasada örneğin meyva adları da, tarım sözcükleri de, makine adları da yoktur, elektrik mühen disliği terimleri de yoktur. Anayasa dili diye bir kavram bence yoktur. Şimdi "eytişimsel" sözcüğünün gösterdiği kavramı, diyalektik kavramını nasıl öğreteceğiz halka? 'X) ne demek acaba?" diye soruları, yabancı sözcükler için asıl ben soruyorum, soru olarak. Dil devrimi aydın lanmayla gelir. Aynen katılıyorum. Aydınlanma olayını yaşamaya hazırlanıyor Türk halkı. Onun çabası içindeyiz diye bu tartışmaları yapageldik buraya kadar. Takınaca ğımız tutum sonucu, acaba aydınlanma olayı hızlansın ve bütün halkı çabucak kapsasın mı? Böyle olunca kuşaklar arasında tartışma yoğunlaşacak, başka bir deyişle kuşak
lar arasında anlaşmazlığı göze alırsak ancak aydınlanma ya karar verebiliriz. Aydınlanmamış yaşlı kuşaklar varsa, onlar aydınlanmamış diye, biz gençleri aydınlığa kavuş turmaktan vazgeçebilir miyiz? Bana sorarsanız toptan aydınlanmaya karar vermiştir Türkiye, çoktan. Aydın lanmayı yavaşlatarak bazı pürüzleri azaltalım diye bir şey düşünülemez. Zaten şimdiye kadar olan değişim Türk çeyi de etkilemiştir...
Oturum Başkanı Bülent Tanık: Sayın Koksal lütfen toparlayalım, son verelim.
... evet Türkçeyi de etkilemiştir. Türklerin teknikle, bilimle uğraşma konusundaki kararları ortaya çıkmıştır artık. Türk halkının endüstri toplumu olmaktan vazgeçip tekrar tarım toplumu gibi yaşayabileceğini düşünemiyo rum. Bu aşama aşılmıştır. Bundan sonra bunu hızlandır mak ve zahmetsiz kılmak için, hızla çözüme götürmek için çalışacağız.
Efendim ben bu birkaç sorumu da sorma fırsatı buldum. Tutunma şansı olmayan terim yapmamalıyız düşüncesine katılıyorum. Onun ardında olmamız gerekir. Ancak, "tu tunma şansı olmayanı baştan nasıl bileceğiz" noktası çok su götürür bir noktadır. Herkes tutunacağını düşü nerek kendi önerisini öneriyor. Ancak, bu zor bir konu, çok zor bir konu, bir yaratış. Çok zor olduğu gibi, genel olarak eğitim düzeyiyle ve başka ölçütlerle de ilişkilidir. Yani bir adımda yapılabilecek iş değildir. Sanıyorum bilim dalları arasındaki terim tutarsızlıkları ancak bun dan sonra çözülebilecek bir olaydır. Çünkü ana bilim dal larımızın öneri sözcükleri gene de 50 yılda ancak ortaya çıktı. Ancak tamamlanma yolunda gelişti. Bunları bilgi sayar belleğine yükleyip bütünleştirmemiz gerekiyor. Dünyada bugün dokuz yüz bin terim vardır. (UNESCO' ya referans vermek isterim). Arapça konuşan yirmi iki ülke, UNESCO fonları harcayarak bilgisayar ortamında bunlann Arapça karşılıklarını üretmeye çalışmaktadırlar şu anda. Demek ki biz 107 bin öneri getirmişiz, daha 800 bin kavram var yeryüzünde. Bunları nasıl yapacağız diye kuşku duyalım. Eğer yasaklar koyarsak kimse öner memeye başlar. Sadece iki kişi önermeye (ya da denetle meye) başlar. İki kişinin altından kalkacağı bir evrende gelişmiyor uygarlık. İki kişi hiçbir şey yapamaz. Bir tek bilim alanına bile yön veremez. Sözünü söylemek, yazı sını yazmak isteyen herkes yapacak bunu. Gide gide sus ma alışkanlığını bırakacağız, yazmaya başlayacağız, konuşmaya başlayacağız. Sözlükleri elimizin altında bulundurup kullanmayı öğreneceğiz. Bunu öğrenmiyor sak zaten boşu boşuna biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Herhangi bir sözlük basıldı diye, bunu kullanmaya yanaş mazsak ne ileri gider, ne geri gideriz. Kullanmadığınız zaman zaten bu bir kendini aldatmadır. Biz kullanmayı öğreneceğiz sözlüklerimizi, o aşamadayız daha. Teşekkür ederim.