Elektrik Mühendisliği · Sayı 188 · Ağustos 1972

TÜRKİYE'DE ENERJİ SORUNU VE BİR SEMİNER

Ergin Günce

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme Görüş ve değerlendirme

Yıl
1972
Sayfa
12
Okuma süresi
23 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

İlgili: Elektrik üretimi ve santraller, Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı

Anahtar kelimeler

  • ESEKH
  • Nejat Eczacıbaşı
  • Türkiye enerji sorunu semineri
  • petrol boru hattı
  • linyit santralleri
  • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı

Özet

Yazar, İstanbul'da düzenlenen 'Türkiye'nin Enerji Sorunları' seminerini eleştirel bir bakışla değerlendirerek, seminerin özel sektör çıkarlarını gözettiğini, ilgili kamu kurum ve meslek odalarının dışlandığını ve konunun ekonomik-siyasal boyutlarının göz ardı edildiğini savunmaktadır. Ayrıca linyit yataklarının özel sektöre devri ve Irak-İran ile petrol/doğal gaz hattı sorunları gibi güncel enerji politikası tartışmalarına değinilmektedir.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

Yazan : Dr. Ergin GÜNCE

1. GİRİŞ

Geçtiğimiz Haziran ayının son haftasında, İstanbul'da Büyük Tarabya Oteli'nde «Türkiye'-

nin Enerji Sorunları» konusunda bir seminer yapıldı. Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti'nce düzenlenen seminere tam 11 bildiri sunuldu ve her bildiriden sonra çeşitli biçimde tartışmalar yapıldı. 5 gün süren seminerde) Türkiye'nin buügnkü enerji

üretim ve tüketimi, gelecekte karşılaşacağı durum ve alınması gereken tedbirler ile enerji

politikası ve diğer ülkelerle kıyaslamalar gibi, böyle bir seminerde ele alınması olağan konular üzerinde duruldu.

Kimsenin aklına böyle bilimsel bir toplantıya ön ayak olduğu1" için Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti'ni kınamak gibi ters bir düşünce gelmez ama, seminerin bizce en büyük eksikliği «konunun gerçek sahiplerinin» kapı dışında bırakılmış olmalarıydı. Başta Devlet Planlama Teşkilatı olmak üzere, Türkiye Elektrik Kurumu gibi, Etibank gibi kuruluşlarla, Elektrik Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Fizik Mühendisleri Odası gibi «bu konuda söz ve karar sahibi» olması gereken örgütler seminerin dışında bırakıldı. Acaba bu bir dalgınlık eseri miydi? Hayır, elbette ki bir dalgınlık eseri değildi, bilinçli bir tutumdu ve başta ünlü işadamı iNejat Eczacıbaşı olmak üzere semineri kotaranlar, bilerek ve isteyerek bu işi böyle «kendi kendine gelin güveyi olma havası içinde» yürütmeyi doğru bulmuşlardı. Niçin böyle bir çekingenliğe kapılmışlardı, ne yapmak istiyorlardı? Bunların karşılığını seminerin havsamı özetle fakat gerçekçi ölçüler içir.de yansıtmaya çalıştıktan sonra birlikte, araştırablliriz.

2. SEMİNERİN GENEL HAVASI

Seminerin açış konuşmasını yapan, ESEKH* Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Eczacıbaşı, «... Gelişen ekonomilerde yeterli miktar ve şekildeki enerjiyi en uygun maliyetle sağlama stratejesi; enerji kullanımı ve transformasyonunda görülen israf, tabiatın bağışladığı kaynakların tükenmesi ,enorji kullanılırken meydana gelen çevre ve hava kirlenmesi ve geleceğin enerji kaynaklarını yaratmak bu konunun önemli sorunlarıdır. Seminerimizde bu genel perspektif içinde Türkiye'nin enerji sorunu tartışılacaktır.» diyerek konuyu sınırladı. Burada hemen belirtilmesinde yarar görülen bir nokta var: enerji konusu bu sınırlar içinde ancak bazı teknik yönleriyle incelenebilir. Nitekim seminerde de öyle incelendi.

• ESEKH •= Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti.

ElektrUc MOhendlsIİBl 188

<

^

Oysa konuya daha gerçekçi ve çözüm getirici ıbir «perspektiften» bakmak zorunludur. Böyle bir perspektif ise, konuyu, bütün ekonomik, sosyal ve siyasal sorunları ve darboğazlarıyla birlikte ele almayı gerektirmektedir. Zaten hiçbir konu, yalnız teknik çözüm kabul etmemektedir çalgımızda. Enerji gibi «dikenli» ve büyük çıkarların çatıştığı bir sahnede ise «yalnız teknik bir yaklaşım» düpedüz yetersiz kalcaktır. Alın linyit konusunu, alın petrol konusunu, alın atom enerjisi konusunu, alın hidroelektrik konusunu, bunların altında «başta mülkiyetle ve sermaye çıkarlarıyla ilgili» konular olmak üzere birçok ekonomik, siyasal çözümler veya çözüm güçlükleri, darboğazlar, tıkanıklıklar bulacaksınız.-Bu kaçınılmaz bir durumdur. Öyleyse, çözüm getirmek, aydınlık getirmek isteyen her toplantı, her seminer bunlarla uğraşmalıdır.

İşte sözünü ettiğimiz seminer bunları yapmamış, konuyu tek boyutlu olarak sınırladığı bir alana getirip orsda tartışmıştır. Böyle olduğu halde, Nejat Eszacıbaşı, çıkış konuşmasında «... toplumumuzun temel sorunlarını, açık bir formun sağlıklı tartışma ortamına getirmek ve orada çözümler aramak kuruluşumuzun ana amacıdır.» diyebilmiştir. Oysa seminer ne açıktır, ne de çözüm araştıran bir toplantıdır. Tek bir cümle ile özetlemek gerekirse seminer, teknik bazı gerçeklere —ve bunların bazıları önemli gerçeklerd i r — ışık tutarak, özel sektörün enerji konusundaki tutumunu yansıtmak ve ilerde özel sektöre enerji üretiminde de büyük bir kâr payı koparmaktır. Gene Nejat "Eczacıbaşı, «... ülkemizde belirli amaçlarla davalarımızı tetkike ve tahlile itibar etmeden neticelere atladığımız çok oluyor. Çok zaman bir siyasî partinin veya bîr örgütün konuyu ele alması, o konunun karşısına çıkılmasına veya yanında bulunulmasına yeterli bir sebep teşkil ediyor. Enerji problememiz bu tür sorunların bir tanesidir.» demektir. İlk bakışta «inceleme yapalım, ondan sonra, bilimsel esasları belli olduktan sonra bir konuda konuşalım» gibi genel bir doğruya parmak basıyormuş gibi geliyor insana. Oysa işin içinde; şu var: «petrolü devletleştirmek, bütün yeraltı servetlerini kamulaştırmak isteyenler, konulan yeteri kadar incelemeden konuşuyorsı nuz», demek ister Eczacıbaşı. Bu genelleme ile ilgili olarak hemen belirtelim ki Türkiye'de, ircelenmemiş sayılan pek çok konuyu iyi bilenler vardır. Örneğin bir İhsan Topaloğlu vardır, petrol konusunu iyi bilir, acaba seminere neden çağrılmamıştır? Bizce bu sorunun cevabı bellidir : ESEKH başkanı konuyu belli bir çerçevede hapsederken, onu o çevreden gerçek boyutları olan bir çerçeveye taşırmak isteyenleri işin başında «bilgisiz» ilan eder ve rahatlamak ister böylece.

İste, «Türkiye'nin Enerji Sorunları» adlı seminerin genel havası budur. Budur çünkü, eğer Neiat Eczacıbaşı, gerçekten bilgisiz saydığı insanlar varsa, bunları seminerine çağırır, bîr aüzelce eğittikten sonra evlerine gönderebilirdi.

Seminerin ikinci qünühde bir konuşma yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Nuri Kodamanoğlu ise «Bakanlık Teşkilat Kanunu'nun bir an önce çıkarılması sağlanmalıdır. Pek yakında Parlamento'ya sunmayı düşündüğümüz Teşkilat Kanunu'muz ihtiyacımız olan imkanları da getirecektir.» derken, konuyu yalnız idare ve personel rejimi aıçsından gördüklerini belirtmek istemiştir. Oysa aynı sayın bakan, «Maden Reformu Kanun Tasarısı'nı» TBMM'ne sevketmiş ve özel kesim sözcülerinin yıldırımlarını üstüne çekmeğe başlamıştır Bu bakımdan sayın KodamanoSlt'run seminerde, konuya çeşitli bakış açılarını dile getirmesi mümkündü ve kendilerinden daha çok bu beklenirdi.

3. TÜRKİYE'DE ENERJİ ARZ VE TALEBİ

Seminere ilk tebliği sunan, İktisadî Kalkınma Vakfı Genel Sekreteri Haluk Ceyhan, enerji tüketimin hacim ve yapısı ile ulusların gelişmişlik seviyelerinin ölçülebileceğini söyles 16

di. Konuşmasında Türkiye'yi kendi boylam band üzerindeki ülkelerle kıyaslayan Ceyhan, ele aldığı 20 ülke atasında birey başına gelir bakımından 13. sırayı alan yurdumuzun, enerji bakımından ancak 16. sırayı alabildiğini belirtti. Demek ki bu coğrafya kuşağında, gelir bakımından bizden daha geride oldukları halde enerji kullanımında bizi geçmiş bulunan 3 ülke var. Enerji kaynaklarını ticarî Olan ve ticarî olmayan kaynaklar olmak üzere iki ana gurupta toplayan konuşmacı odun,tezek ve tarım artıkları gibi yakıtların yurdumuzda hâlâ önemli bir yer tuttuklarından yakındı. Ceyhan'ın konuşmasında dikkati çeken en önemli yargı, «Türkiye'de henüz belli bir enerji politikasının bulunmayışını» belirtmesi idi. Gerçekten de Türkiye'de belli bir enerji politikası yoktur ve bunun tâ dış siyasal ve ekonomik ilişkilerimize, NATO üyesi oluşumuza kadar uzanan belli nedenleri de vardır.

Gene aynı konuşmacının belirttiğine göre, Türkiye'de 1995 yılında, toplam olarak 150 milyon ton taş kömürü eşdeğerinde enerjiye ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaç 1970 yılı enerji tüketiminin 5 katına eşittir. Böyle bir ihtiyacı karşılayabilmek için yıllık ortalama enerji artış hızının % 7,5 düzeyinin altına düşmemesi gerekir. 1980 yılı enerji ihtiyacımızın 55 milyon ton taş kömürü eşdeğerinde olacağını da belirten Ceyhan, bütün bu ihtiyaçların karşılanması için taşkömürü üretiminin 5,8 milyon tona çıkarılmasını, linyite elektrik üretiminde yer verilmesini ve iyi kaliteli linyitlerden yakacak olarak yararlanılması gerektiğini ve tabii hidrolik enerjisi üretiminin arttırılmasını önermektedir. Fakat enerji ihtiyacının karşılanmasında asıl ağırlık petrol ürünlerinin üzerinde kalacaktır; bundan kaçınılması zordur. 1980 yılında ham petrol talebimiz 15 milyon tona yükselecektir. Bilinen petrollü alanlar bu düzeyde bir ham petrol ürteimine elverişli olmadığı için 'bu alanda «dışa bağlılık» gittikçe artacaktır.

Burada bir parantez açarak, son günlerde tazelenen iki eski konuya parmak basmak yerinde olacaktır. Bunlardan birincisi linyite dayalı elektrik santralleri, diğeri Irak veya İranla bir uzun dönemli petrol anlaşması yapma sorunudur. Kısaca Batı Linyitleri adını alan linyit bölgesi geniş ölçüde özel sektör tarafından adeta «tapulanmıştır.» Bu bölgede iki yeni termik santralın kurulması gerektiğini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı sayın Nuri Kodamanoğlu 24 Temmuzda Niğde'de yaptığı bir konuşmada açıklamış bluunuyor. Daha önce televizyonda yapılan bir tartışmadan (ki bu tartışmaya Bakan'ın yanısıra, AP'li Esat Kıratlıoğlu, DP'li Mehmet Turgut gibi sıkı özel teşebbüs tarafta-lan da katılmışlardı) da anladığımıza göre TBMM'nde özel sektörün elindeki zengin linyit yataklarının kamuya devredilmesi ve termik santrallar için dayanak teşkil etmesi büyük bir karşı oyla göğüslenecektir ve bu oylar AP ile DP'den (yani çoğunluktan) gelecektir.

Söz konusu olan ikinci nokta Irak ile petrol hattı ve doğal gaz sorunlarının çözümlenmesinde siyasal seviyede tıkanıklıkların bulunmasıdır. Gerçekten de TPAO teknisyenleri (ki bunlardan üçü Temmuz sonlarında Irak'a gitmiş ve oradaki teknisyenlerle detay mühendislik projeleri konusunda görüşmeler yapmışlardır) Irak-Türkiye boru hattı projesine candan taraftardırlar. Çünkü bu, teknisyenlerin inancına göre, teknik ve ekonomik açıdan en doğru çözümü verecek bir projedir. Diğer taraftan İran Şahı'nın bütün arzusuna, yada arzulu görünmesine rağmen, İran ile boru hattı konusunda bir anlaşmaya varılamamıştır; İran'lı teknisyenlerin bu alanda ters bir tutum takındıkları ve projeye açıkça karşı çıktıkları bilinmektedir. Teknik tartşmaların gerisinde, hem İran hem de Irak'la olan ilişkilerde siyasal tercihler ve çözümler bulunduğu da genel bir gerçektir. Ayrıca, Irak'ın genel siyasal tutumu ile petrollerini kamulaştırması konusunda aldığı son karar, batılı petrolcülerin ve onların geniş ölçüde söz ve karar sahibi olabildikleri batılı devlet tutumlarının doğal bir sonucu olarak, iyi niyetli bütün Türk devlet adamlarının isteğine rağ-

Elektrlk Mühendisliği 188

yj

men Türk-Irak petrol dostluğu bir hayal olarak kalmaktadır. Böylece, enerji açığını* kapatmak için, «Türk'ye'nin dışa bağlılığı» «batılı şirketlere ve bu şirketlerin dünya çapındaki siyasetine bağlılık» şeklinde anlaşılmalıdır.

Parantezi burada kapatıyor-ve seminere dönüyoruz.

Haluk Ceyhan'ın bildirisin sunmasından sonra, semineri izleyenlerden ünlü özel teşebbüs destekçisi Profesör Halûk Cillov, 1950/70 yılları arasında ancak L% 5,5'lik bir enerji arzı artışı sağlanabildiğini, bunun önümüzdeki döenmin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olmayacağını öne sürdü. Profesör, eski bakan ve MGP Partisi İstanbul II Başkanı olan Fethi Çelıkbaş ise, çeşitli kaynaklardan enerji sağlanmasının yararlı bir politika olduğunu,, Türkiye'nin enerji sorununun çözümünde petrole ağırlık verildiğine göre, ülkenin, mut-lak surette, kendi Kendine yeterli olmak, kendi kaynaklarını bulmak zorunda olduğunu, bu konuya «cesaretli bir politika ile» eğilmek gerektiğini belirtmiş, komşu ülkelerdeki doğal gaz kaynaklarından yararlanma yollarının aranmasının şart olduğunu söylemiştir. Sayın profesörlerin bu tür eleştirme ve değerlendirmelerine k'atı'mamak elde değil. Ne var ki, bunlar, gerçek siyasal ve ekonomik tıkanıkları göremeyen insanların temennilerini andırmaktan öteye geçemiyor.

Diğer taraftan, semmere sunduğu tebliğde Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdürü Profesör Dr. A. Y. Ozemre, «en iyimser tahminlerle» Türkiye'nin enerji ihtiyacını şu şekilde değerlendirmiştir :

2000 yılındaki enerji ihtiyacımız

1972 yılındaki kurulu enerjimiz

2000 yılına kadar enerji katkıları :

— Linyitlerin

— Fuel-oil'ün

— Akarsularımızın

Toplam katkı

Kurulu enerji

Genel Toplam

Kurulu enerji açığımız

;

27.500 Mw 2.650 Mw

' 4.000 Mw 7.000 Mw 8.350 Mw

19.350 Mw 2.650 Mw 22.000 M-w 5.500 Mw

Profesör Özemre'nin hesaplanmasına dayanarak, 2000 yılındaki enerji açığımızın, bugünkü enerji üretimimizin iki mislinden daha -»üyük olduğu söylenebilmektedir.

Seminerde, enerji politikasını ve alınması gereken tedbirlerin tartışılmasına geçilmeden önce, petrol, kömür, hidrolik enerji ve geleceğin birincil enrej; kaynakları konularını ele alan tebliğler okunmuştur. Bu konuları sırasıyla ve özetle yansıtmağa çalışalım :

4. PETROL SORUNU

TPAO Müşaviri olan fakat seminere şahsı adına davet edilen Rıfat Beyazıt, yaptığı konuşmada, petrol ve petrol sanayii konularında genel, hatta basmakalıp bilgiler verdikten sonra, arama, üretim ve rafinaj alanlarında şimdiye kadar yapılmış olan çalışmaları özetlemiş, bundan böyle nelere önem verilmesi gerektiği üzerinde durmuştur. Beyazıt'a göre, petrol sorunu bazı politikacılar tarafından istimsar edilmiş, gerçekler halka yanlış ve eksik olarak anlatılmıştır. Bu tutum, yapıcı olmadığı gibi, hiç bir fayda da sağlamamıştır. 6326 sayılı Petrol Kanununu'nda son değişiklik, 1957 yılında yapılmıştır (Konuşmacının

!8

Elektrik Mühendisliği 18 i

bu kanunu bir Amerika'lının hazırladığını ve bu adamın —George Ball'un—yalnız Amerika'lı değil, aynı zamanda yabancı petrol şirketlerinin adamı olduğunu bilmezlikten gelişi ve bu konuda tek bir yorum bile yapmaması da ilgi çekicidirl). Uygulamada görülen aksak yönlerin giderilmesi ve bazı maddelerin açıklığa kavuşmas gerekli olmakla birlikte bu konuda çok dikatli olunmalıdır Sayın Müşavir'e göre. «Riskli ye seyyalıyet isteyen petrol alanfnda devleti yalnız bırakmak doğru değildir. Türkiye'de deha fazla çok değişik görüşlerle arama yapılması gerektiğine inanıyorum.» diyen Beyazıt, üstü çok da kapalı olmaksızın, yabancı sermayenin sözcülüğünü yapmaktadır. TPAO'nın bir holding şekline getirilmesinin gerekli olduğunu, yeni kurulacak rafinerilerin kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilmesini de savunan Beyazıt'a göre, petrol sorununun, çözümlenebilmesi için alınması gereken tedbirlerin başında «güvenilir bir ortamın idame ettirilmesi» gelmektedir. Kimin için «güvenilir bir ortam?»; artık onu da siz değerlendirin!

Seminere «yakıt» konusunda bir tebliğ sunan Orman Bakanlığı Müşaviri Hasan Asmaz ise, konuşmasında petrol sorununa da değinmiş ve «1970 yılı başına kadar memleketimizde 2012 adet pelrol arama ruhsatı verilmiştir. Bu ruhsatlara dayalı arama sahası 9,2 milyon hektarlık bir kapsama sahiptir. Bu sahanın % 76,7'si pelrol aranmasına çok müsait; % 13,8'i ise müsait sahadır.» demiştir. Fakat sayın Hasan Asmaz, bu «müsait» sahalarda niçin yeterince petrol bulunamadığı konusuna değinmek istememiştir. Bu nokta*da aklıma, Shell Şirketi Genel Müdürü'nün o zamanki bir petrol dairesi müşavirine, «biz • istesek Türkiye'de petrol buluruz, hem de çok buluruz. Ama şimdilik bunu uygun bulmuyoruzl» sözü .gelmektedir.

«Enerji politikası ile ilgili kuruluşları, Türkiye'de Durum» adlı tebliğinde, Enerji Bakanlığı eski müsteşarlarından Arif Onat ise, petrol enerjisi ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

«Memleketimizde ispatlanmış ham petrol rezervi 38,3 milyon ton olup, yaklaşık olarak 50 milyon ton taşkömürü eşdeğerindedir.» Şimdi gene aynı konuşmacının verdiği rakamlara dayanarak, 1969'dan geriye 5 yıl boyunca ham petrol üretim değerlerine bir göz atalım :

Yıllar

1965 1966 1967 1968 1969

Üretim miktarı (1.000 ton)

1.534 2.040 2.725 3.103 3.590

Görüldüğü gib bu beş yıl içinde, yıllık üretim «ispatlanmış rezervlerin» onda birine bile yaklaşamamıştır. «İspatlanmamış» petrol rezervleri için ise kimsenin bir diyeceği zaten olamaz!

Aynı süre zarfında ham petrol tüketimi ise, yaklaşık olarak, 7-9 milyon ton dolaylarında ve artan bir tempo ile gelişmesine devam etmiştir. Konuşmacı Arif Onat, ileriki yıllar için ham petrol ihtiyacının şu şekilde tahmin edildiğini belirtmiştir:

Ham petrol ihtiyacı (1.000 ton)

18.200

34.400

48.800

İl

Anlaşıldığına göre, ham petrol tüketimi önümüzdeki 13 yıl içinde «üssel bir fonksiyonu» andıran bir (trend) içinde artacaktır. Fakat bu artışın bir kısmının, Türkiye'nin bugünkü gelişmişlik düzeyi ile bağdaşmayan binek otomobili üretimi ile re dereceye kadar ilgili olduğu konuşmacı tarafından açıklanmamıştır. Oysa, ham petrol ve işlenmiş petrolün ne ka darının «lüks tüketim», ne kadarının da zorunlu ihtiyaç tüketimi» olarak kullanılacağının bilinmesinde, bugünkü imalat (özellikle otomotiv imalatı) politikasının eleştirilmesinde bir hareket noktası olabileceği bilinmekte olsa gerektir.

5. KÖMÜR SORUNU

Kömür konusunda bir tebliğ okuyan, TKİK* Genel Müdürü Behzat Firuz, memleketimizde son 15 yıl içinde enerji tüketiminin ortalama t% 10 gibi bir artış gösterdiğini belirtirken, daha önceki konuşmacılarla ve özellikle Profesör Dr. Haluk Colliov'la çelişkiye düşüyordu (Çünkü daha önceki konuşmalarda bu oran ,% 6'nın bile altında olarak kabul edilmişti). Fıruz'un açıkladığına göre, |1971 yılında ticarî olmayan yakıtların payı toplam/n % 34, 5'ini bulmaktadır ve Türkiye'de birey başına tüketilen tüm enerji, taşkömürü eşdeğeri üzerinden yılda 860 kg/dan ibarettir. Dünya ortalamasının ise 1967 yılında 1539 kg. olduğunu buraya kaydetmekte yarar vardır. 1970 yılında ticarî enerji tüketiminde petrol ürünleri % 53,3; taşkömürü % 23,2; linyit % 17,9 ve hidrolik enerji L% 5,6 oranlarındadır. 1950-1970 yılları arasında petrol tüketiminde 13 kat, taşKömüründe 1,6 kat, linyit kömüründe 7 kat hidrolik enerjide 25 kat bir artış görülmüştür.

Konuşmacıya göre, taşkömürü bir enerji kaynağı olarak önemini gittikçe yitirmektedir. Gerçektende, son hesaplar, ülkemizin taşkömürü ihtiyacının 1982 yılından sonra Zonguldak Havzası'ndan karşılanmasının mümkün olmadığını, yeni taşkömürü rezervlerinin bulunması gerektiğini göstermektedir. Kastamonu ilimizin batısında, Toroslar'ın kuzey ve güney eteklerinde ve doğuda Harzo ilçesi dolaylarında taşkömürü yataklarının bulunduğu sanılmaktadır.

Buna karşılık Türkiye' linyit yatakları bakımından zengin bir görünüm arzetmektedir. Toplam olarak 6 m.lyar ton kadar linyit rezervimiz vardır ve bunlar 47 bölgeye dağılmış bulunmaktadır. Hal^n linyit üretiminin % 70'ini kamu sektörü (TKİK), geri kalanını ise özel sektör gerçekleştiriyor. Buna karşılık özel sektörün kontroiundaki rezervler toplam rezervlerin % 60'ının üstündedir. (Bunu bakanın televizyondaki açıklamasından öğrenmiş bulunuyoruz). DemeK oluyor ki üretim ile rezerv kontrolü arasında tam bir ters orantı ilişkisi bulunmaktadır. TKİK Genel Müdürü Firuz, Türkiye'de kullanılmakta olan toplam enerji içinaeı% 24 oranında «ithal enerjisi» bulunduğunu (başka bir deyimle Türkiye'nin şimdilik •% 24 oranında dışa bağlı bulunduğunu) da belirtmiş, ilerde dışa bağlılık oranının ne şekil alacağı sorusunu ise cevaplamaya gerek duymamıştır. Bununla birlikte, konuşmacı, ilke olarak «tüm enerji ihtiyacının millî kaynaklardan karşılanması gerektiğini» de öne sürmeden edememiştir. Ne var ki, böyle bir ilkenin özlemi içinde bulunmak başka şeydir, bunun gerçekleşmesi için gerekli kesin «petrol politikasını» saptamak ise büsbütün başka bir şeyi Gene de böyle bir ilkenin gerçekleşmesinde kömüre büyük bir pay düştüğünü belirtmekle yetinen Behzat Firuz'un, özlem planında da olsa, ulusal bir tutum içinde bulunduğu belirtilebilir. Ancak, taşkömürü için büyük bir yatırım gerekmektedir: her ton kömür için 900 1.000 TL gibi büyük bir tesis yatırımı ve gene her ton kömür için 30 TL idame yatı-

* TKHC >= Türkiye Kömür işletmeleri Kurumu

rımı gerekiyor. Genel Müdüre göre, linyit zamanla tezeğin yerini almalı ve bugün yakıt olarak kullanılan 15 milyon ton tezek toprağa gübre olarak verilmelidir. Bunun tarımda yaratacağı katma değer 2-2, 5 milyar TL'nı bulmaktadır. Bütün bu özlemler de iyi ama, bugün daha büyük şehirlere bile gerekli linyiti veremiyen bir kamu ve özel kesim düzeninin, yarın köylere kadar, linyit dağıtması pek de gerçekçi olmayan bir varsayım olarak kalmaya hükümlü değilmidir? Tezekten linyite geçt .e işi büyük bir makro ekonomik ve makro sosyolojik yapı değişkinliğini gerektirmez mi? Böyle bir yapı değişikliğinin ise neleri gerektird:ğı iyice hesaplanmalıdır. Başka bir deyimle konu, bu noktada da, yalnız teknik çözüm kabul edecek cinsten bir konu değildir ve kökiü siyasal, sosyal çözürr, ler beklemektedir.

Konusu gereği, TKİK genel" müdüründen beklenen bir şeyi, daha önce sözünü ettiğimi; konuşmasında Hasan Asmaz yapmış ve Türkiye'nin taşkömürü ve linyit üretim hedefle'ini aşağıdaki taplolarda belirlendiği üzere tahmin ettiğini belirtmiştir:

TAŞKÖMÜRÜ ÜRETİM HEDEFLERİ (1.000 ton)

Taşkömürü üretim hedefleri (1.000 ton)

Tür Tüvenan Satılabilir

1972 9.430 6.030

1977 11.800

7.600

1982 13.900 9.100

LİNYİT ÜRETİM HEDEFLERİ (1.000 ton)

Havzalar

Tunçbilek Soma Çorum Beypazarı Seyitömer Elbistan Özel Sektör TKİK Diğer Havzalar

Toplam .

1972 1.800

900 300 500

3.400

— 300

—

9.900

1977 2.400 1.200

3.500 5.000 4.000

1.000

17.900

1982 3.000 1.400

3.600 10.000 5.500

1.500

25.800

Yukardaki tabloların ortaya koyduğu toplu gerçek, taşkömürü üretim hedeflerinin önümüzdeki 10 yıl içinde ancak % 30 dolaylarında bir artış göstermesine karşılık, linyit üretim hedeflerinin % 250'yi aşkın bir ilerlemeyi öngörmeleridir. Linyitte özel sektör için öngörülen hedefler ise 3. Plan döneminde % 33, 4. Plan döneminde ise! % 84 (1972'ye göre) veya % 37.5 (1977'ye göre) gibi çok düşük hedeflerdir (Bu noktada sayın Bakan Komanoğlu'nun 19 Temmuz 1972 gecesi televizyondaki açık oturumda yaptığı açıklamayı, yani linyit rezervlerinin özel sektör elindeki bölümünün daha büyük olduğu gerçeğini bir kere daha hatırlayalım). Özel sektörün linyit üretim hızı kamu rektörünün dörtte birinden daha düşük olacaktır önümüzdeki iki plan döneminde... Bu bile tek başına, verilmiş ulusal üretim hedefleri ışığında bütün linyitlerin kamulaştırılması şeklindeki bakanlık jörüşünü doğrulayan sağlam bir tutanaktır, sanıyoruz.

«j

6. HİDROELEKTRİK SORUNU

Seminerde kısa bir konuşma yapan Devlet Su İşleri Genel Müdür Yardımcısı Müfit Kulen, lurkiyeae hidroelektrik enerjisinin varlığının ve öneminin eskiden beri bilindiğini ve ancak son 2U yıl ıç/nüe bu alanaa önemli aaımlar atıldığını (yani beylik bilgileri) belirttikten sonra, termiK santrallarla hidroelektrik santrallar arasında, «dışa bağlılık açısından» bir karşılaştırma yaptı. Konuşmacıya göre, birinci tip santrallarm kurulması için % 75 oranınaa yabancı malzeme ve hizmete ihtiyaç duyulmaktadır. Bsşka bir deyimle, bir termiK santral kurabilmek için gerekli toplam yatırımın % 75'i o yatırımın dış finansman ya aa dovız ihtiyacı olarak belirmektedir. Buna karşılık, hidroelektrik santrallarm, dışa oagııliK oranları % 40 dolaylarında kalmaktadır. Bu bakımdan, termik santrallar yerine, hidroelektrik santraların seçilmesinin dış ödemeler dengesi üzerindeki etkileri daha olumludur, denilebilir. (Ancak konuşmacı, kıyaslamayı yalnız yüzde üzerinden) yapmış, toplam yatırım tutarları üstünden bir değerlendirme yoluna gitmemiştir. Seminerde de kimse bunun farkına varmamıştır. Örneğin, hidroelektrik santrıı 100 birim, bir termik santral 50 birim yatırımı gerektiriyorsa ve her ikisi de aynı enerjiyi sağlıyorlarsa konuşmacının hesabı boşa gidecektir!).

Müfit Kulen, konuşmasında, ödemeler dengesi ile ilgili bir başka noktaya daha değinmiştir : «1975/82 yılları arasında Türkiye'de-beklenen enerji açığının fuel-oil termik santralları ile karşılanması yoluna gidilirse, sadece bu enerji için bugünkü rayiçle, 45 milyon dolar civarında bir ithalat yapılması gerekir.» Türkiye'nin, hidroelektrik potansiyel bakımından Avrupa ülkeleri arasında 3. sırayı aldığını da belirten konuşmacı (başkc bir konuşmacıya göre 4. sırayı almaktayız), önümüzdeki yıllarda, bu alanda yatırımlar büyük bir uygulama alanı bulacaklardır.

Türkiye hidroelektrik santrallarının 1985 yılına kadar gösterecekleri üretim kapasiteleri aşağıdaki dabloda görülmektedir (konuşmacı Arif Onat'ın yukarda sözünü ettiğimiz tebliğinden alınmıştır) :

HİDROELEKTRİK POTANSİYELİNDEN FAYDALANMA :

Yıl

1950 1960 1965 1969 1975 1985

Kurutu güç Mw

17.9 411.9 505.6 703 2168 5964

Üretim Milyon Kw/h

30.1 1001.4 2179 3456 1003/ 28930

Hidrolik potansiyelin kullanılma oranı % olarak

0.05 1.44 3.14 4.97 14.44 41.62

Hidroelektrik santrallarm yatırım hesaplarında «istimlak bedelleri» konusu bu konuya değinen konuşmacılar tarafından dikkate alınmamıştır; arazi fiyatlarının hızla arttığı ve nehir kıylarnn hemen tamamen özel mülkiyet konusu arazilerle kaplı olduğu bir ülkede böyle bir hesabı yapmamak dikkate değer bir dalgınlık eseri olsa gerektir.

7. GELECEĞİN ENERJİ KAYNAKLARI SORUNU Yukarda Profesör Dr. A.Y. Özemre'nin tebliğinden söz etmiştik. Gerçekten de seminere

ilgi çekici bir tebliği sunan Ozemre, geleceğin primer enerji kaynakları üstünde durmuştur. 2000 yılında geleneksel enerji kaynaklarıyla (katı ve akaryakıtlar, hidroelektrik gibi) karşılanamıyacak bir enerji açjığımız olacağını ve bunun 5.500 Mw'ı bulacağını açıklayan profesör, açığımızın ancak «nükleer enerji» ile kapatılabileceği görüşünü savunmuştur. «1980 yılından itibaren kurulacak olan nükleer santrallarda tamamen yerli uranyumu nükleer yakıt olarak kullanmak suretiyle bu açığı kapatmak mümkündür. Bunun için, 1980-85 döneminde 2 x 500 Mw'lık bir nükleer santralın, 1987-92 döneminde 2 x 750 Mw gücünde^ bir santralın vel992-97 döneminde 3 x 1.000 Mw gücünde bir başka nükleer santralın kurulması zorunluluğu vardır. MTA'nın yaptığı hesaplara göre, yurdumuzda 3200 ton uranyum ve 4500 ton, kadar da toryum rezervi tespit edilmiştir.»

Konuşmacıya göre, nükleer enerjinin yanısıra güneş enerjisinden yararlanma yoluna da gidilebilir. Özellikle 100°C civarındaki uygulamalar için güneş enerjisinden faydalanmayı sağlayan özel kolektörlerin hem ilk yatırım masrafları düşüktür, hem de bakımları yok denecek kadar azdır. (Konuşmacı geleceğin primer enerji üretimini incelerken özellikle dış ödemeler sorunu üstünde hiç durmamıştır). Profesör Özemre'ye göre, enerji kaynağı olarak doğal gazlardan ve rüzgardan yararlanmak da mümkündür. (Ülkemizde, seminer konuşmacılarından Hasan Asmaz'ında belirttiği gibi, işletmeye elverişli olduğu saptanan doğal gaza henüz rastlanmamıştır; kimbilir belki de rastlamak istemeyenlerce aranmakta olduğu için!). Doğal gaz konusunda bilinen tek istisna 5. Siirt Bölgesin'de açılan bir kuyuda işletmeye elverişli gaz bulunmuş ve ilk deneyler günlük verimin 283,206 m3 dolaylarında olduğunu ortaya koymuştur. Ne var ki, bu kaynaktan bugüne kadar yararlanmak mümkün olamamıştır.

Enerji sektörü yatırımlarında karar kriterleri:

Çeşitli enerji kaynaklarından hangilerine, ne büyüklükte ve nasıl bir zaman perspektifi içinde yatırım yapılacağı ve yatırımların yerel ve bölgesel dağılımı konularında karar verebilmek için birtakım hareket noktalarına, ilkelere ya da ölçütlere (kriterlere), gereksinme vardır. Ancak böyle bir takım sağlam ilkeye ya da ölçütlere dayanıldığı sürece tu tarh bir enerji polit:kasının benimsenmesi mümkün olur. Seminere katılanların tümü, Türkiye'de böyle bir tutarlı enerji politikasının bugüne kadar izlenemedeğini oybirliği ile kabul etmiş görünüyorlar.

Yatırım ölçütleri konusunda seminere iki tebliğ sunulmuştur. Bunlardan biri yerli (Dr. Korkut Özal ile Dr. Bozkurt Özal'ın ortak tebliği) diğeri yabancı bir tebliğ idi (Dünya Bankasından D. Anderson'un tebliği). Birinci tebliğde ulaşılan sonuçları şöylece özetlemek mümkün :

1. Fiyat politikası rasyonelleştirilmeli ve fiyatlar her türlü enerji kaynağından sağlanan kWh satış fiyatı uzun dönemde eşitlenecek şekilde ayarlanmalıdır (noe-klasik marjinal maliyet fiyatlandırması yöntemi). Konuşmacılar bölgelere veya sektörlere göre fiyat farklılaştırması konusu üstünde durmamışlardır.

2. Yatırım projelerindeki projeksiyon süreleri yaklaşık olarak 10-15 yıl mertebesinde olmalıdır.

3. Türkiye'nin toplam enerji tüketimi, tipik bir proje üretimini kolaylıkla emebilecek şekilde yüksek bir seviyeye erişmelidir.

4. Maliyetlerin döviz kısımları gölge fiyatlarıyla (yani dövizin resmî kurundan daha yük sek bir kurla, diyelim 1 $,= 20 TL üzerinden)hesaplanmalıdır.

5. Projenin ön yapılabilirlik (fizibilite) etüdleri, öngörülen talebin çok üstünde bir sayıda proje için yapılmalıdır. Böylece bir çok alternatif ortaya çıkmış olacaktır.

6. Değişik enerji türleri için talep fonksiyonları tesbit edilmelidir. Toplam enerji taleci sektörel seviyede yapılan hasaplarla bulunmalıdır.

Dünya Bankası uzmanı D. Anderson'un önerdiği karar ölçütleri ise özetle şöyledir :

1. Optimum yatırım programı iki aşamalıolmalıdır : birinci aşamada hidro ve linyit kaynakları dengeli bir biçimde kullanılmalı, ikinci aşamada ise petrol ve nükleer enerji dengeli bir biçimde kullanılmalıdır.

2. Ekonomi açısından yapılabilir olan tesisler şunlardır: 1970'lerin sonu ve 1980'lerin ortasi itibariyle, kapasiteleri tutarı 2.800 Mw'ı bulan ve aynı zamanda 700.000 hektar toprağı sulayabılecek Karababa, Gölköy ve Karakaya gibi Aşağı Fırat Projeleri. 1970'lerın sonu, 1980'lerın sonu itibariyle 30 ayrı yerde, toplam kapasiteleri 2.500 MW'ı aşan küçük ve orta boy projeler ve bunlara ek olarak 52 yerde toplam MW'lık marjinal projeler. 3. Linyit konusunda kriter: Elbistan rezervleri tamamen işletilmelidir. İlerdeki yıllarda Tunçbilek üretiminin genişletilmesi ile desteklenmesi salık vsrilir. Fakat daha önce, r*zerv güvenirlik etüdleri yapılmalıdır. 4. 1975-80 döneminde, yaklaşık olarak 1.000 MW enerji, linyit yakan santrallardan elde edilmelıcır. 1980-85 döneminde 2.000 MVV'lik linyit enerjisi tesisi kurulmalıdır. Görüldüğü gibi, birinci tebliğ daha çok küçük çaplı (mikro), ikinci tebliği ise büyük çaplı (makro) kriterler getirmeğe çalışmaktadır. Fakat her iki tebliğin getirdiği kriterlerin de «taktik» nitelikte olduğu, geniş bir düşünce çerçevesi içinde enerji politikasını yönlendirme niteliğine sahip olmadıkları da açıktır. Arz fonksiyonlarının ve maliyet etüdlerinin irdelenmesi konusunda önemli ipuçları vermediklerıi için, bu kriterler yalnız üretim güçleri konusuna eğilmekte bile eksik kalıyorlar. Oysa, her konuda olduğu gibi, enerji konu sunda da üretim il.skileri ve bunların başında mülkiyet ilişkileri (özel sektörün elindeki linyit yatakları, özel mülkiyet altındaki topraklar ve bunların istimlak edilmeleriyle ilgili konular) ele alınmış değildir. Ayrıca, enerjinin ekonomik ve f.'zik yüzeyel dağılımı gibi konularla da ilgilenilmediği anlaşılmaktadır. Bizim kanımıza göre, konu önce ikiye ayrılmalı, üretim güçleri ve ilişkileri olarak incelenmeli, sonra da üretim güçleri, üretim, dağılım ve tüketim g:bi üç aşamalı bir yaklaşımla aydınlatılmalıydı. Bunlar çeşitli alternatifler halinde belirtilmeli ve sonra bunların toplu tartışmasını mümkün kılacak ve bir seçim olanağı verecek kriterler üzerinde durulmalıydı. Başka bir deyimle, önce birtakım ön kriterler konmalı, sonra bunların ışığında çeşitli alternatifler gösterilmeli ve ancak bunların irdelenmesinden sonra gerçek kriterlere ulaşılmalıydı. Bu çalışma ise ancak bir ekiple, içinde uzman bir iktisatçı olan bir ekiple yapılabilirdi. Aksi halde böyle, büyük bir anlam taşımayan ve ders kitabı bilgisi niteliğinde «kriterler» yığınında kalınmaktan öte birşey yapılamaz. Tekrar edelim ki, kriter seçiminde üretim ilişkilerini (ki bunların içine petrol kanunu, yabancı sermaye gibi unsurlar da girer) mutlaka dikkate almak gerekir; ayrıca, Türkiye'nin bugünkü dış ekonomik ilişkilerinde karşılaştığı finansman ihtiyacı nedeniyle söz ve karar sahibi bulunan Dünya Eankası, OECD, Avrupa Yatırım Bankası, Konsorsiyum ve Ortak Pazar gibi kuruluşların bu konulardaki tutumları da ir-

deleme ve eleştirme konusu yapılmalıydı. Çünkü Türkiye'de, özellikle enerji gibi altyaoı yatırımlarında bu gibi kuruluşların oyuna başvurmadan almaca* kararlar ilerde birtakım darboğazlar yaratabiliyor. Yok eğer, «biz yatırım kararlarımızı kendi başımıza verecek nitelikteyiz» denilebiliyorsa, bu da ayrıca ve açıkça belirtilmeliydi.

«Alınması gereken tedbirler»:

Seminerde, uzun dönemli, sıksık değişmeyen ve tutarlı bir enerji politikasının bulunmayışı eleştiri konusu yapılmış bulunmaktadır. Alınması gerekli tedbirlerin bir dökümünü veren Arif Onat, bu konuda açık ve anlaşılır bir politikanın eksik'iğini belirttikten ve bazı politikacılara çattıkfan sonra somut önerilerini şu şekilde sıralamıştır :

«1. Arama ve ham petrol üretimi konusunda, petrol şirketlerine gerekli güveni sağlama zorunluluğu vardır. Bunun için şirketler arasında bir ayrım gözetilmemeli, devlet şirketlerine bir üstünlük tanınmamalıdır. Yabancı sermaye ve bilginin yurdumuzda petrol arama ve işletmesini cazip bulması yönündeki teşvik unsurları yeniden düzenlenmelidir. Ancak kanunun maksadı değiştirilmemeli, —petrol kaynaklarının hususi teşebbüs eli ve yatırımları ile geliştirileceği - maddesi aynen kalmalıdır. Her meselede olduğu gibi, petrolde de, batıda tatbik edilen usullerin adaptasyona zorunluluğu gözden uzak tutulmamalıdır.»

«2. Kamu sektörünün petrol faaliyetleri te'< elden idare edilmelidir. Özel hukuk hükümlerine tâbi bir ana şirket, tâli şirketler kurmalı, bunların sermayelerinin % 50'sinden fazlasına sahip olmalı ve işler bu tâli şirketler eliyle yürütülmelidir... Bu ana şirket TPAO olabilir.»

«3. Esasen özel hukuk kuralları içinde yürütülmesi uygun olan petrol faaliyetleri için, devletin yol gösterici olması, ortamı her bakımdan emniyetlt kılması, kamu kuruluşları ile kanuna uygun, etkili bir denetimde bulunması yeterlidir. Aynca, petrol faaliyetleri konusunda karar verme yetkisi olan organların yetki sınırları iyice belirlenmeli ve yetki tedahülleri ortadan kaldırılmalıdır..

«4. Özel sektör-kamu sektörü ilişkileri yeniden düzenlenecek şekilde Petrol Kanunu değiştirilmeli, maden kanunu ise yeniden hazırlanmalıdır.

«5. Başbakanlığa bağlı Atom Enerjisi Komisyonu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na bağlanmalıdır.»

Arif Onat'ın bu sözlerinden seminerin tertiolenme amaçlarından biri iyice anlaşılmaktadır: petrol politikasında yeni yönetime daha özel sektörcü ve daha yabancı sermave taraftarı bir görüşü benimsetmeğe çalışmak, TPAO'yu parçalayarak etkisini azaltmak ve Atom Enerjisi Komisyonu'nu daha kolay etkilenebilir bir hâle koymar< ve ilerde atom enerjisi santrallarıyla ilgili ihalelerde daha kolay etkili olabilmek v.b.

Yakıt enerjisi konusında alınması gereken tedbirlere değinen Hasan Asmaz İse özetle şunları önermektedir :

«1. Uzun vadeli enerji ve yakıt politikasının esasları tesbit edilmeli, bölgesel planlar hazırlanmalıdır.»

«2. Çeşitli yakıt nraçlarınm, yakıt türleri itibariyle en verimli tiplerinin tesbitl ile diğerlerinin imalatı yasaklanmalıdır.»

«3. Linyitte fabrikasyon yoluna gidilmeli ve linyit koku îmal ed'îmelio'ir. Özellikle Ankara için bunu imal edecek bir tesise ihtiyaç cardır».

„_

«o

«4. Endüstri Merkezleri kurulurken, kullanacakları yakıt tipinin DPT tarafından, enerji politikasına uygunluğu araştırmalıdır.»

Görüldüğü gibi, sayın Hasan Asmaz'ın yakıt konusundaki önerileri de genel sözlerden ibarettir. Uzun vadeli politikaları kim, hangi üretim gücü ve üretim ilşkisî ilkelerine göre hazırlayacaktır? sorusu havadadır. Linyit konusundaki özel sektör yataklaırnın rasyonel işletilmesi konusu havadadır. DPT'nin yakıt tipini enerji politikasına (hangi politikaya) uygunluğunu araştırması yetecek midir? DPT bu konuda emredici hükümler mi, özendirici hükümler mî, yol gösterici hükümler mi koyacaktır? Bu sorunun karşılığı da belli değildir.

8. SONUÇ .

Tam bir özel sektör ve yabancı sermaye avukatlığı şeklinde, bir kapalı av alanı şeklinde geçen seminer, bazı gerçekleri, bazı rakamları da ortaya koymadan edememiştir. Çünkü söz konusu olan «bilimsel bir örtü altında svukatlık etmektir.» Yoksa böyle bir örtü olmaksızın kimse, artık çıkarları yönünden politikayı kolay kolay savunamamaktadır.

Seminerdeki ayrıntı!, konularla ilgili eleştirilerimizi yazının içine serpiştirmiş bulunuyoruz. Bunları bîr kere daha tekrarlamak gerekli değildir. Ancak, enerji konusunun gerçek sahiplerinin, bu konuyu kamu oyuna mal eden politikacı, profesör ve yazarların seminere, dinleyici olarak bile çağrılmamaları, bîr taktik başarı olsa bile bir stratejik hatadır. Bu hata da semînerî düzenleyenlerin gerçek amaçlarına ulaşmalarında sınırlayıcı bîr etken olabilir.

Seminerden de anlaşıldığı gîbî, Türkiye'nin enerji sorunu büyük bir sorundur ve çözüme bağlanması İçin sîypsal, ekonomik, sosyal ve hukukî pek çok yapı değişiklikğine, köklü derişikliğe ihtiyaç vardır. Bu derişikliklerin neler olduklarını, açık bir demokrasi içinde enine boyuna tartışmanın olanakların! elde etmek için çalışmak zorunluluğu vardır. Elbette ki yurtseverler, bütün konuların gerçek sahİDİerî, bunları yabancı sermaye savunucularının tekeline bırakmayacaklardır. Konuları dikkatle izleyecekler, örtüleri kaldıracaklar ve kimin nevi riçin savunduğunu kamu oyuna açıklama görevlerini yerine getirmekten kaçınmayacaklardır.

Zaten şu temel gerçekler? büyük bir aydın teknisyen kesimi iyice öğrenmiş bulunuyor :

1. Yabancı sermaye Türkiye'de yeterli petrol bulmak istemiyor. (Kesin).

2. Özel sektörün elindeki linyitler lyf işletilmiyor. Geçen kış olduğu gibi, her fırsatta fahiş fivatla (inyit satmak için özel sektör daima pusudadır. Bu bakımdan linyit yatakları kamulaştırılmalar ve Anayasanın 130. maddesinin 1. fıkrasına göre devletin bu kamulaştırmalarda tazminat ödemesi gerekmediği, tıpkı Sayın Bakan Ntri Kodamanoğlu'nun savunduğu gibi, savunulabilir. (Kesin).

3. Enerff konusu geniş bîr çerçeve içinde ele alınmalı, bu alanda tam karar bağımsızlığı sağlanmalıdır. (Kesin).

4. Türkiye, kendi yerli bilgi ve sermayesiyle enerji konusunu çözümleyecek güçtedir. (Bu da kesin).

Geriye kalıyor, bu :$!eri çözümlemenin yöntemi ve yordamı. Bu da kesin ama, şimdilik kesin değilmiş gibi görünüyor!