Elektrik Mühendisliği · Sayı 343 · Mayıs 1987

ŞİMDİ SIRA TÜBİTAK'TA MI?

Bilgisayar, yazılım ve internet Söyleşi

Yıl
1987
Sayfa
9
Okuma süresi
29 dk
Görüntülenme
0

Konu

Bilgisayar, yazılım ve internet

İlgili: Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam, Toplum, demokrasi ve emek

Anahtar kelimeler

  • TÜBİTAK
  • Bilim ve Sanat dergisi
  • Refet Erim
  • İlhan Tekeli
  • bilim politikası
  • özerklik

Özet

Bilim ve Sanat dergisi tarafından düzenlenen panelde, TÜBİTAK'ın kuruluşundan itibaren geçirdiği süreç, özerkliği, karşılaştığı siyasi baskılar ve kurumun geleceğine yönelik tehditler tartışılmaktadır. Panelistler TÜBİTAK'ın tarihsel gelişimini, başarı ve eksikliklerini değerlendirerek üniversitelerden sonra sıranın TÜBİTAK'a geldiği endişesini dile getirmektedir.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

GDD

Şimdi Sıra TÜBiTAK'ta mı?

"Bilim ve Sanat" dergisi tarafından 1 Haziran 1987 günü Ankara'da AST salonunda düzenlenen, "Şimdi Sıra TÜBiTAK'ta mı?" konulu panelin bant çözüm lerini olduğu gibi yayımlıyoruz. Panele konuşmacı olarak Refet ERİM (TÜBİTAKeski Genel Sekreteri), Prof. Dr. İlhan TEKELİ (TÜBİTAK Danışma Ku rulu'nda uzun yıllar TMMOB temsilcisi, ODTÜ öğre tim üyesi), Prof. Dr. Tosun TERZİOĞLU (TÜBİ TAK Yürütme Kurulu eski üyesi, TÜBİTAK Bilim ödülü sahibi, ODTÜ öğretim üyesi) ve Dr. Hikmet OZDEMİR (TÜBİTAK Bilim Politikası Bölümü'nde araştırmacı, yazar) katıldılar. Paneli ODTÜ eski öğ retim üyesi ve "Bilim ve Sanat" dergisi Genel Yayın Danışmanı Doç. Dr. Güney GÖNENÇ yönetti.

Konuşmaları yayımlamamıza olanak sağlayan "Bilim ve Sanat" dergisine ve bant çözümleriyle panel fo toğraflarını bize ulaştıran saym Aykut GöKER'e bir kez daha teşekkür ediyoruz.

rilen, din eğitiminin ana okullarından başlatılmasıdır. Sadece din ve ahlâk dersi içinde değil, fen dersleri içinde de verilmesidir.

n Güney GÖNENÇ "Şimdi Sıra TÜBiTAK'ta mı?", konulu panele hoş geldiniz, onur verdiniz. Son 7 yıldır, ülkemiz kültür, sanat ve bilim açısından bir ortaçağ karanlığına sokulmak isteniyor. Bu süre içinde Türkiye bilimsel anlayışın, doğrudan bilimin aşağılandığı, dışlan dığı ve giderek yok edilmek istendiği bir ülke oldu. 1961 Anayasası'nın oluşturduğu ve güvenceye aldığı özerk kurumlar, başta üniversiteler ve Türkiye Radyo Televiz yon Kurumu olmak üzere yok edildi. YÖK'ün üniversite lerde gerçekleştirdiği yıkımı çok iyi biliyoruz. Radyo ve televizyon, vatandaşı belirli görüşler doğrultusunda koşullandırmanın temel aracı durumuna getirildi. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu yok edildi. Okulları mızda din eğitimi mecburi kılındı. Bununla kalınmadı, bu eğitim çocuklarımızın, gençlerimizin beyinlerini hurafelerle doldurma yolunda kullanılır oldu. Şimdi öne

Bütün bu olumsuzluklar içinde önemli bir olumluluğun da altını çizmek gerekir: Demokratik görev ve sorumlu luklarımız berrak bir biçimde gündeme geliyor artık. Kimin, nerede ve nasıl bu görev ve sorumlulukları yük lenmesi gerektiği konusu da açıklığa kavuşuyor. Top lumsal yaşamımızda bu bilinç giderek yerleşiyor. Üniver sitelerde gerçekleştirilen yıkımın bir benzeri şimdi Tür kiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu'nda sahne lenmek isteniyor. Gerçekten de bugün, "Şimdi Sıra TÜBiTAK'ta mı?" diye sormanın zamanıdır.

TÜBiTAK'a yöneltilen tehdit, dergimizin Ocak 1987'de düzenlediği "Aydınlık Demokrasidir" panelinde günde me getirilmişti. Nisan'da çıkan 76. sayımızda TÜBiTAK'a uzun yıllar emek vermiş sayın Refet Erim'in, "Üniversi telerimizden Sonra Sıra TÜBiTAK'ta mı?" başlıklı yazı sında konu özlü bir biçimde ortaya kondu. Mayıs sayı

mızda, TÜBiTAK'ta uzun süre bilim kurulu üyeliği yapan sayın Erdal İnönü ile yaptığımız bir söyleşide aynı konuya eğildik ve bütün bilim adamlanmıza, günlük basına da yansıyan, TÜBiTAK'la dayanışma çağrısında bulunduk. Bugün de, burada, ülkelerin kalkınmasında çok önem li temel rolü olan bilim politikalarını, bu çerçevede TÜBiTAK'ın yapısını, işleyişini, geleceğini ele alacağı mız, ülkemizin başına siyasal iktidarın da desteğinde musallat edilen Türk islam sentezinin TÜBİ TAK üzerin deki emellerini, Türk bilim yaşamının üzerine çöken ve giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren koyu karanlığı inceleyip, irdeleyeceğimiz bu paneli düzenledik.

İlk söz Sayın Refet Erim'in.

• Refet ERİ M — Benim, bu panele katılan diğer arka daşlardan farklı bir konumum var: Diğer panelist arka daşlarım bilim adamı; ben profesyonel yöneticiyim. 1964 yılından 1980 yılına kadar, aralıksız, TÜBiTAK'ta görev yaptım. Bu dönemde üstlendiğim birtakım sorum luluklar oldu. Y etkilerim, imkanlarım çerçevesinde, genel sekreterliğin icra organı olması dolayısıyla, TÜBiTAK'ın geldiği noktada karınca kararınca benim de katkım oldu, benim de sorumluluklarım oldu. Şimdi burada TÜBiTAK'ı irdelerken, bu kadar uzun süre TÜBiTAK'ta görev yapmış kişi, aslında kendisi de belli oluşumlardan sorumluluk taşırken, bu söylediklerini söylemeli midir, sorusu hatıra gelebilir; bunu, onun için altını çizerek ifade etmek istedim.

TÜBiTAK'tan söz ederken bir hatadan kaçınmamız lazım. TÜBİ TAK, hiçbir kusuru olmayan, yasayla kendi sine verilmiş tüm görevleri en iyi biçimde yerine getir meyi başarmış bir kurum olsaydı» değerlendirmemiz farklı olurdu. Ona sahip çıkarken başka noktalardan hareket ederdik. Ama konuştuğumuz TÜBİ TAK nasıl bir TÜBiTAK'tır, onu çok iyi ortaya koymamız gerekir. TÜBİ TAK 25. yıldönümünü kutluyor. Bu 25 yıl içerisin de üstlendiği görevleri yerine getirme konusundaki başa rısı nedir? Sanıyorum bugün TÜBiTAK'ın sorunlarına bakarken, birtakım çözüm yolları ararken, bu gelişimi iyi değerlendirmemiz gerek. Ben önce kendi bakış açıma göre böyle bir değerlendirme yapmak istiyorum :

TÜBİTAK 1960'ların kurumu. 1960'lann kurumlan, 27 Mayıs'ın çok iyi niyetli, çoğu sorunların kolayca çözülebileceği izlenimini veren, çoğu kez batı kaynaklı birtakım başka kuruluşlardan esinlenen iyimser havası nın izlerini taşır. TÜBİ TAK da, o dönemde söz sahibi olanların, varolduğunu sandıkları birtakım sıkıntıları gidermek için kurulmuş bir kurum. Türkiye'de temel ve uygulamalı bilimler alanındaki 1960 öncesi araştırma faaliyetinin bu alanda yeterli bir gelişme sağlamaya elvermeyecek düzeyde olduğu varsayımından yola çıkıla rak bence doğru bir gözlem nasıl bir yeni örgütlenme

yapalım ve bu sorunları çözelim, bakış açısından kay naklanan bir olay.

Üniversite ortamı o tarihlere kadar yeterince araştırma faaliyeti yapılmasına elvermiyordu. 27 Mayıs tan sonra bazı üniversite öğretim üyelerinin üniversiteden uzaklaş tırılması gibi bir hata da yapıldı (Sonradan giderilmiş olmasına rağmen, bu hataydı). İşte bu tespitlerden kal karak oluşturulmuş bir kurum.

TÜBiTAK'ın kurulmasına özel bir özen gösterilmiş ve o güne kadar Türkiye'de vücut verilen kurumların pek çoğuna nasip olmayan çok önemli birtakım ayrıcalık larla TÜBİ TAK donatılmış. TÜBİ TAK bir kere hem idari, hem mali, hem de bilimsel bakımlardan özerk bir kurum olarak düşünülmüş. Bu özerkliğin birtakım alet leri var, onlar sağlanmış. Bütçesi müstakil, yönetim organlar* siyasi iktidann müdahalesine kapalı. Bu organ lar kendi kendilerini yeniliyor, seçiyor. Çalışanlar özel bir hukuk statüsüne tabi, kamu görevi yaptıkları halde devlet memuru değil. TÜBiTAK'a başka kolaylıklar da sağlanmış. Sayıştay vize ve denetimine, artırma eksiltme kanununa, 1050 sayılı muhasebe kanununa tabi değil, ithal edeceği her türlü araç gereç için vergi ödemiyor, isterse başka kurumlarda çalışan araştırmacı danışman lardan yararlanıyor. Bu imkanların sağlanması, benim gözlemime göre, TÜBİ TAK bakımından çok faydalı olmuş ama bazı zararlı sonuçlara da yol açmrştır. özel likle başlangıçta, TÜBİ TAK üst yönetiminde görev alan bilim adamlarının profesyonel düzeyde yönetime katkıda bulunan kişilerle dengeli bir işbirliği yaptıkları ve TÜBiTAK'ın çok hızlı gelişme gösterdiği dönemler olmuştur: merkezde küçük bir nüve ama enstitülerde çok kuvvetli kadrolar, çok değerli bilim adamlarından oluşan araştırma ekipleri, üniversitelerle çok yakın işbirliği, üniversitedeki araştırmacıların sorunlannı çözebilmek için çok ciddi yaklaşımlar, önemli oranlara ulaşan para ve proje destekleri, yurt dışında ciddi burs faaliyetleri... Bunların hepsi iyi şeyler ama TÜBiTAK'a sağlanan ayn calıklar, bazı sorunlara da yol açtı. Kendi işlevlerini TÜBİTAK'ırfki kadar önemseyen ama kuruma sağlanan birtakım imkanların kendi kurumlanndan esirgendiğini düşünen bürokrasi kesimi TÜBiTAK'ı adeta karşısına aldı. İthal kolaylığına engeller, nakit parayı serbest bırak mama gibi, tavırlara girildi. Y asanın verdiği birtakım imkanların ters tepmesinin yanında, kurum üst yönetimi nin de yol açtığı bazı sıkıntılar ortaya çıktı. Y asanın verdiği ayrıcalıklar kurumun kendisi tarafından kısıtlan maya, kullanılmamaya başlandı. Bu kullanmama kural laştınldı. Bir bu oldu. İkincisi, başlangıçta kurum için özerklik düşünülürken, üst yönetimin bunlara lâyık ola cağı varsayılarak bu olanaklar verilmişti. Başlangıçtan bu yana, giderek artan biçimde üst yönetim, yani Bilim Kurulu ve onun yukarıdan aşağıya doğru yaptığı bütün atamalar, görevlendirmeler birinci ekipteki kaliteyi koru yamadı. Cahit Arf Hoca "Bizim en büyük hatamız, eksi

ELEKTRtK MÜHENDİSLİĞİ — 343

ğimiz, noksanımız, 2., 3., 4. turlar için yeterli sayıda ve düzeyde organ oluşturamayacağımızı baştan fark edeme yişimiz olmuştur" derdi.

Bütün bunlar giderek TÜBiTAK'ta sorunların büyüme sine, verilen görevlerin yeterince yerine getirilememesine yol açtı. TÜBİTAK organları, genellikle, araştırmacı olmaları gerektiği için üniversite kesiminden gelen kişi lerle oluşturuluyordu. Bu, üniversitelerin 1970'I i yıllarda yaşadığı tüm sıkıntıların bire bir olarak TÜBiTAK'a yan sımasına yol açtı. Bunun sonucu olarak TÜBİTAK çok ciddi birtakım fırsatları değerlendiremedi. Bence en önemli fırsat, üniversite çok ciddi bir sıkıntıya girerken TÜBiTAK'ın bir araştırma organı yaratabilmesiydi ve bunun için elinde yeterli, gerekli tüm olanaklar vardı. Yani enstitüleri vardı, çok rahat ödeme olanakları vardı. Giderek 70'ler bitti, 80'lere gelindi, çok yanlış görevlen dirmeler birbirini izledi.

TÜBİTAK öyle bir dönem içerisinde değerlendirilirse gerçekten, kendi çapında birşeyler başarabilmiş bir kurum sayılabilir ama kendisine sağlanan olanakları yeterince değerlendirebilmiş, hiç kusursuz, hiç eksiksiz bir kurum da maalesef olamamıştır. Gene de, o haliyle bile TÜBİTAK, Türkiye'de araştırma ortamının geliştiril mesi bakımından küçümsenemeyecek görevler yerine getirmiştir, işler başarmıştır. Bugün TÜBiTAK'ın içine düşürülmek istendiği durum, bunların bile gerçekleşthi lememesine yol açacak, çok daha karamsar bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Bugünkü durumda TÜBiTAK'ın öyle kanunla falan çözü lecek sorunları yok. TÜBiTAK'ta o kadar açık bir kad rolaşma cereyan ediyor ki, bunlar bu kanunla gerçekleş tirilebiliyor! Bu yüzden kanunla uğraşmaya gerek yok. Neler oluyor TÜBiTAK'ta ona bakmak lazım. Bugünkü sıkıntılardan, bir ölçüde siyasal iktidar sorumlu ise, ondan da büyük ölçüde Bilim Kurulu sorumludur. TÜBİTAK geçmişte de sıkıntılarla, dışardan etkileme girişimleri ile karşılaştı. Aslında bütün 1960 kurumla rının başına gelenleri, TÜBİTAK da yaşadı. TÜBİTAK, 1965'ten sonra iktidar olan hiçbir siyasi örgütçe benim senmemiştir. Ne AP iktidarı ne de CHP iktidarı yeterince sahip çıkmamıştır. Bazen, çok ciddi krizler yaşanmıştır. CHP MSP koalisyonu sırasında Bilim Kurulu'nun yaptığı seçimler kurumun bağlı olduğu MSP'li Başbakan Yar dımcısı tarafından onaylanmamıştır. Ama Bilim Kurulu da buna direnmiş ve onay vermiyorsanız vermeyin, biz yine de sizin istediğiniz kişileri seçmeyiz, diyebilmiştir. Bugün Bilim Kurulu bunu diyemiyor. En büyük sorun Bilim Kurulu'nun yasanın kendisine verdiği yetkilere sahip çıkmamasından ya da çıkamamasından kaynaklanı yor.

Bu aşamada TÜBiTAK'la ilgili olarak ne yapılabilir? Bu noktada çok umutlu değilim.

D Güney GÖNENÇ Çok teşekkür ederim Sayın Refet Erim. Şimdi ikinci konuşmacı Sayın İlhan Tekeli'ye sözü veriyorum.

D İlhan TEKELİ — Varolan, uzun süre çalışmış olan bir kurumda değişiklik yapılmak istendiği zaman ilk yapıl ması gereken iş, o kurumu ciddi bir değerlendirmeye tabi tutup o değerlendirmenin sonuçlarına göre bir düzenleme yapmaktır. Bugün bizim TÜBiTAK'a ilişkin böyle bir değerlendirme çalışmasından haberimiz yok. Onun için, yapılacak düzenlemeyi, niyetlerini, bizim kendi kendimize kestirmemiz gerek.

TÜBİTAK, eğer bugünkü iktidarca, öyle sebebi belirsiz bir şekilde kurtarılmak istenmeseydi eleştirilecek çok şeyimiz olabilirdi. Ama böyle bir kurtarma operasyo nuna sahne oluyorsa o zaman, bugünkü TÜBiTAK'a sahip çıkmak daha önemli bir görev haline geliyor. Çün kü geçmişte bazı örnekler var ve kurtarılmış kurumlar var. Mesela, Erdal Bey'in Bilim ve Sanat'taki söyleşisinde vardı; Atom Enerjisi Kurumu, böylesi bir kurtarılma sonucunda militan kadrolara teslim edilmiş ve bilimsel işlevlerini hemen hemen kaybetmiştir. Geçmişteki örneklere ve benzer kişilerin benzer örgütleri kurtarma biçimlerine bakarak TÜBiTAK'ın başına da böyle birşey gelecek mi diye düşünmek kabil.

önce şu dikkati çekiyor: Bizim, demokrasiden yana olduğunu söyleyen hemen hemen bütün siyasetçilerimiz özerk kurumlara tahammül edemiyorlar. Demokrasi yal nız kendileri için olan bir şey; kurumların demokrasisini anlamazlıktan geliyorlar. Bu, bizim demokrasimizin büyük bir zaafı. Bir anlamda çoğunluğun azınlık üstünde diktatoryasını kurmak için bir araç olarak demokrasiye bakmanın bir işareti. Bizim, özerk kurumlara demokra siye olan inancımızdan dolayı açıkça sahip çıkmamız gerekir. Sağlıklı bir demokrasinin olabilmesi için özerk kurumlara siyasetçilerimizin tahammül etmeyi öğren meleri gerekir.

TÜBiTAK'a müdahale, bu özerk kurumlara tahammül meselesini analiz edebilmemiz için ilginç bir olay. Geç mişte birçok özerk kurum, bunlar siyaset yapıyor, diye tahrip edildi. Ama TÜBİTAK böyle diyemiyecekleri tek kurum. TÜBİTAK hiçbir zaman siyaset yapmadı. Ve belki de çok fazla bilimsel görüntüsünden dolayı eleştiri konusu oldu. Ama siyaset yapmamış olması bunu ele geçirmek isteyen kadroların iştahını kesmiyor. Gerekçe lerini ortadan kaldırmıyor ve müdahale devam ediyor. Her özerk kurum tek tek düşürülmek isteniyor. Ve bunun meraklıları var. TRT'nin özerkliği gidiyor, üniver sitenin özerkliği gidiyor ve bu meraklı grubun da bir ideolojisi var. O ideoloji de Türk İslam sentezi olarak sunuluyor.

Türk İslam sentezcilerine bilimin ne ihtiyacı var diyebi lirsiniz. Çünkü onlar ideoloji yapıyorlar, bilime pek gereksinmeleri yok. Yani bilim o/ılara çok lazım olan bir

araç değil. Ama son genel kurullarında hazırladıktan bir rapor var. Bu rapor din eğitimi ile ilgili. Ve ilginçtir, bu raporu kolay kolay ele geçirmek de kabil değil. Ben ilgi leniyorum, aradım, gazeteci arkadaşlara sordum, hiç ortalıkta yok; tesadüfen, bir parti başkanının evine gider ken bir gazetecinin görüp gazeteye sızdırdığı bir rapor... Bu raporda, anladığımız kadarıyla, deniliyor ki, din eğiti mi tek başına yetmez. Bütün derslerde din eğitimi olma lıdır. İşte bu nokta, bu grubun TÜBiTAK'a neden ihti yaç duyduğunu açıkça ortaya koyuyor. Din esaslı yeni den bir bilim formülasyonuna ihtiyaçları var. Bunu da fizikte, kimyada, biyolojide, hepsinde, yapmak istiyor lar. Bu, pratikte ortaçağa dönüştür. Dünyanın, 16. yüz yıldan beri, bilim adamlarının mücadelesi ile kurtulduğu dinin karanlığına dönüşüdür. Böyle bir bakış açısının adı var. Buna, "karanlıkçılık" deniyor, ilginçtir, bunu yaymak isteyenlerin ismi "Aydınlar Ocağı." Bu bizleri şaşırtma malı; normal bir şey. 1970'lerde, öğrenci hareketleri sıra sında Türkiye'de yaygın okunan bir kitap vardı. Marcuse' ün kitabı, "Tek Boyutlu insan." Orada, dinle insanların nasıl kandırıldığına ilişkin açıklayıcı bir örnek var. Diyor ki Marcuse, "Temiz atom bombası yapıldı." Temiz sözcü ğü ile bomba sözcüğünü biraraya getirmek bir ideolojik saptırma. Tıpkı bunun gibi, Karanlıkçılar da kendilerine Aydınlık adını alıyorlar. Karanlıkçılar için bilimin ol duğu her yer kurutulmalıdır. Razı olmadığımız, eksikli gördüğümüz TÜBİTAK da kurutulmalıdır. Onlar için dini dogma esastır. Bilgi esas değildir.

Yine aynı düşünce akımı içinde bir kelime, yine saptırı larak kullanılıyor. O da "ilim" kelimesi. "İlim", hem dini bilgiyi ifade etmek için hem de bizim bildiğimiz pozitif bilimlerin bilgisini ifade etmek için kullanılıyor. Bu iki bilgi "ilim" kelimesi altında biraraya getiriliyor. Bunlar, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan iki bilgi çeşididir. Din bilgisi, yanlışı çıkarılamayan bilgidir, dogmadır. Ama bilimsel bilgi dogma değildir. Her an yanlışı çıkar tılabilen bir bilgidir. Değişmeye açık olan bir bilgidir. Ve her bilim kurumu bilgi ürettikçe dogmayla çatışır, dog mayla çatıştığı için dinle çatışır. Dinle çatıştığı için de ya dinin doğrudan kontrolü altına girmelidir, yahut da zararsız hale getirilmelidir.

TÜBiTAK'a ilişkin yeniden düzenlemede iktidarı samimi görmememizin başka nedenleri de var. Okullarda Danvin' in Evrim Kuramı yerine "yaradılış kuramı" okutulmaya başlandı. Bunun hangi bilime sığar tarafı var? Kuşkusuz, her bilgi alanı eleştiriye açıktır; Danvin Kuramı da eleş tiriye açıktır. Yenisi ve daha iyisi kurulacaktır. Ama bunun yerine bir dogma konulmayacaktır. Eleştirinin görevi daha ilerisini, daha çoğunu açıklayanını getirmek tir.

Aynı iktidar tarafından başka neler yapıldı? Tarih, coğ rafya kitaplarının başına "milli" ifadesi geldi. Milli tarih, milli coğrafya... Bu bilimi reddetmektir. Bilimin temel özelliği evrensel olmasıdır. Bütün milletler için her yerde, her koşulda, her zaman geçerli olmasıdır. Evrensel olma

ELEKTRÎK MÜHENDİSLİĞİ 343

yan bilgi bilim değildir. Eğer milli bilmem ne deniyorsa, yahut islami bilmem ne bilimi deniyorsa, o bilim değil ideolojidir. Ancak ideoloji böyle vasıflandırılır. Bilim evrensel vasfını hiçbir şekilde kaybetmez. Onun için, TÜBiTAK'ın böyle uygulamaları olan bir iktidar elinde yeniden düzenlenmesi çok tehlikelidir. Ve nereye gide ceği de, hangi amaçla kullanılacağı da açıktır.

Bir de şu nokta var: "Uygulamaya yönelik projeler yapa cak bir hale getirmek için TÜBiTAK'a müdahale edece ğiz" deniyormuş. Erdal Bey, Bilim ve Sanat'taki söyleşi sinde bu noktaya da dikkati çekerek, geçmişte de Çek mece Nükleer Araştırma Merkezi'ne aynı gerekçeyle müdahale etmişlerdi, diyor. Bilim kurumlarımızda teori pratik kopukluğu olduğu yolundaki bu iddialar üzerinde biraz durmak istiyorum.

Bizim Türkiye'de bu teori pratik ayrımında şöyle bir suçlama yapılır; "Yahu bu üniversitelerde çok teori yapı lıyor, bunlar teorik, hiç pratikten haberleri yok." Sanır sınız ki Türkiye teoriden boğuluyor. Türkiye'de teori yok, üniversitesinde de teori yok, hangi teori bulunmuş? Bulunsa bilime katkısı olacak. Teori kısırlığı var; teori bolluğundan değil, kıtlığından şikayet edilmesi gereken bir toplumda yaşıyoruz. Ama biz teoriyi suçluyoruz. Bu, bana öyle geliyor ki, bir ikilemin, teori pratik ikileminin lüzumsuz derecede abartılması ve pek okumayla, yaz mayla ilgili olmayan kesimlerin, okur yazar kesimleri aşağılamak için buldukları bir yol. Çok da onları gücen dirmeden, siz teoriksiniz, bu işlere aklınız ermez demeye getiren, okumaz yazmazlıklarına gerekçe bulmaya çalı şan bir söylem. Bunlara kapılmamak gerekiyor. Kuşku suz teori olmadan, teoriyi geliştirecek temel araştırma olmadan bir ülkede bilimin varlığından söz etmek kabil değildir. Madem ki bu iktidar üniversite ve araştırma kurumlarının pratikten kopukluğundan, bilimin pratikte kullanılmasından yakınıyor, şöyle bir deneme yapabili riz: Acaba, bu iktidarın pratik bilime ihtiyacı var mı? Ne yapıyor? İktisadi politikası dıştan ithal edilen tekno lojiye dayanıyor. Büyük şehir projeleri geçmişte yurt içinde yapılırken, şimdi hepsi yabancı firmalara verili yor, örnekleri çoğaltmak mümkün. Demek ki Türkiye' deki bilimin pratikte kullanılmasıyla bu iktidarın çok da ilişkisi yok, bunları yabancılarla çözüyor. O zaman Tür kiye'deki bilginin, bilimin pratiğe uygulanmamasından da çok yakınmaması gerekir.

Bir konu üzerinde daha durmak istiyorum : Acaba TÜBiTAK'ın düzenlenmesinin gündeme geliş zamanı üstünde bir şeyler söylenebilir mi? TÜBiTAK'ın kuru luşu 1960'lar sonrası. 60'lar sonrasının bazı özellikleri var. Bu özelliklerden birisi şu: Bir kere üniversiteler çok güçlü. Bir demokrasi mücadelesi verilmiş. Ve üniversite, tarihinde ilk defa, belki de son defa bunun öncülüğünü yapmış. Siyasal olarak prestiji olan bir noktada. Böyle bir noktada üniversitenin de ötesinde araştırma yapacak

kurum kuruluyor. Tabii böyle bir kurum, prestijli bir üniversitenin yanında kurulduğu için üniversite ile içice.. Bütün araştırma ve geliştirme faaliyetini üniversitenin kadrolarıyla bütünleşerek birlikte götürecek ve üniver sitelerüstü, onların gelişmesini yönlendirecek bir kurum. Dönemin özelliği: özerk üniversiteler, özerk kurumlar, özerk mahkemeler... ve özerk TÜBİTAK yaratılıyor. Demek ki üniversite ve TÜBİTAK bir çift. Şimdi şöyle bir durumla karşı karşıyayız: Eğer araştırmaların niteli ğini değiştirmek istiyorsak reform yalnız TÜBiTAK'la olamaz. Üniversite ile birlikte olması gerekir. Üniversite sorunu gündeme getirilmeden TÜBiTAK'ın tek başına düzenlenmesinin anlamı yok. Üniversitenin bugün içinde bulunduğu durumu, araştırma işlevinin gerilediğini, hiçbir ciddi araştırma faaliyetinin yapılmadığını biliyo ruz.

Üniversite modeli tartışılmadan TÜBİTAK tartışılamaz. Ne tür bir üniversite yapacaksınız? TÜBİTAK, ne tür bir üniversitenin üst kurumu veya ona yardımcı bir araştırma kurumu olarak onunla eklemlenecek? YÖK önümüzdeki günlerde ele alınacak. Gündemimizde her zaman, yeniden kurulacak üniversitemizin modeli ne olacaktır, sorusu bulunmalıdır. Bu model içinde, bu modelle beraber TÜBiTAK'ın işlevi ne olacaktır, tekrar düşünülebilir. Üniversitenin modeli ne olacaktır meselesi ortaya çıkın ca, kendi üniversitemizin modelinin hangi geleneğe bağlı olarak kurulduğunu, tartışmamız gerekir. 1915'lerden 1950lere kadar Türk üniversitesi Von Humbold mode line, Alman araştırmacı geleneğine, bağlı kalmıştır. Bu çok önemli bir gelenek. Buna karşı bir başka gelenek var: Amerikan kökenli, pragmatik bir gelenek. Bugün dünya üniversitesi belki bu iki geleneğin belirli bir karı şımı. Biz gelecekte, hakikaten bilim üreten, araştırma yapan kurumlar oluşturmak istiyorsak, bu çeşitli model lerin Türkiye koşullarında olabilirliğini, geçmişteki deneylerini ciddi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Ay rıca bilimsel araştırmanın sosyolojisi üstünde çalışmamız gerekir. Şimdiye kadar bizim eleştirilerimiz daha çok YÖK sisteminin kötülüğünü göstermeye yönelik oldu. Bunun ötesinde de yapıcı hazırlıklara girme zamanı gel miştir sanıyorum.

D Güney GÖNENÇ Teşekkür ederim Sayın Tekeli. Sayın Terzioğlu.

D Tosun TERZİOĞLU Burada böyle bir konuyu konuşmamız bir bakıma çok acı. Türkiye, biliyorsunuz Avrupa Topluluğu'na girmek için başvurdu. Avrupa Topluluğu en az 3 4 yüzyıldır oluşmuş bulunan bilimsel anlayışın, bilime saygının, bilimsel anlayışı en önde tut manın biraraya getirdiği, sadece coğrafya olarak değil, o anlayışın temeli üzerine kurulmuş bir topluluk. Biz ise ne yapıyoruz? Bizim üniversitelerimiz, bir de araştırma kurumumuz var. Biz bilimi ve araştırmaları ancak bura larda yapabiliriz. Ama zannederim, bilime, sadece siyasi

iktidarlar değil biz de pek inanmıyoruz. Hatta hatta birer bilimsel kuruluş olmaları gereken üniversitelerimizin bir kısım yöneticileri de inanmıyor. Üniversitelerimiz bazı aşamalardan geçtiler, gelenekler oluşturdular, tam bun ların meyveleri alınacakken, bir atılıma girilecekken her şey alt üst oldu.

Araştırmaya inanmıyoruz; bize sorarlar, nerdesin, üni versitedeyim, hocalık yapıyorum, araştırma da yapıyo rum. Ne buldun? Bu soruyu iyi niyetle karşılamak gere kebilir, ama pratik şeyler arıyoruz, aceleciyiz. Hepimiz biliyoruz ki, bilimsel araştırmaların sonucu olan radyo, televizyon, oturup bir transistor yapalım, diye başlama dı. Böyle olmuyor; birtakım bilgiler birikiyor, fizikçiler, kimyacılar çalışıyor ve bunun sonucunda ortaya buluşlar çıkıyor. O buluşları yapan kişiler, bizim son yararlandı ğımız nimetleri akıllarının köşesinden bile geçirmiş değiller. Ondan sonra mühendisler bunların üzerinde çalı şıyor, bunlardan yararlanabilir miyiz diyorlar ve zaman içinde bizim de her gün yararlandığımız, hayatı bize kolaylaştıran, doğaya daha fazla hakim olmamızı sağla yan ürünler ortaya çıkıyor. Tabii bu süreç belli ülkelerde oluyor. Bu ülkelerin hangileri olduğunu yaptıkları bilim sel yayınların sayısına bakarak görebiliriz. Türkiye bilim sel yayın sıralamasında 38.'likten 45.'lige düşmüş. İlk 15 ülkenin arasında da olamadıktan sonra kaçıncı olur sanız olun, hiç önemi yok.

Bilim anlayışı, bilim atmosferi Türkiye'de yeteri kadar yaygın değil. Üniversitelerimizde de yaygın değil. TÜBİTAK işte böyle bir ortamda son 25 yıldır büyük bir çaba göstermiş bir kuruluş. T Ü B I T A K ' ı üniversitelerden ayrı düşünemeyiz. TÜBİTAK, ilk kurulduğu yıllarda kendisi bilim yapmaktan ziyade bilim yapanlara, bilim adamının yetişmesine yardım eden bir kurumdu. Türki ye'nin o yıllarda o kadar potansiyeli yoktu. Hâlâ birçok konuda yok. Türkiye'nin bilim hayatı çok mu başarısız dır? 1981'de sanıyorum, TÜBiTAK'a, üniversite kökenli bir bakanın verdiği bir görev vardı. Türkiye'nin bilim ola naklarını, iki ülke ile karşılaştırmak. Bu iki ülke İspanya ve Fransa'ydı. Ben o zaman Temel Bilimler Kurulu'nda üyeydim. Şu dikkatimi çekti. Bir kere Fransa ile karşı laştıramıyorsunuz; çok fark var. Ama İspanya ile karşı laştırma mümkün. 1978 UNESCO istatistiklerine göre araştırıcı sayısı İspanya'da daha fazla, sanıyorum 1'e 2 oranında. Yayın sayısı Ve 1,7.'Araştırıcı başına verilen destek, 1'e 5. Buna aylıklar, deney için araçlar, kütüp hane ve malzeme olanakları giriyor. İspanya'ya göre bakarsak çok başarılıyız. Ama bu yeterli bir karşılaştır ma değil.

... Şimdi TÜBİTAK niye özerk olmalıdır? Üniversite niye özerk olsun? Özerklik meselesine pratik olarak bakalım: Şu radyasyon konusunu ele alalım. Türkiye 6 ay, çayda ne kadar radyasyon var, tartışması yaptı. Bilmeyenler sanır ki, bu çaydaki rasyasyonu ölçmek çok

zor bir şey! Bir taraf şu kadar diyor, öteki taraf bu kadar diyor. Burada bir yanlışlık var: bu inanç meselesi de değil, kimya. Çok ileri bir kimya da değil. Bunu hallede bilmek gerekli. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu dışında ölçüm yapılması, bunların yayımlanması yasaklandı. Basın organlarınca bu ölçümler duyurulunca, üniversite lere de birtakım baskılar geldi. Bilim adamları hakkında, kurumun başındaki profesör yakışıksız sıfatlar kullandı. Zannediyorum, şimdi de TÜBiTAK'ta görevlendirilmiş. Eğer üniversite özerk olsaydı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu özerk olsaydı ve bilimsel anlayış bunlara hakim olsaydı 6 ay önce bu ölçümlerin ne olduğunu herkes bilirdi, ona göre herkes riskini bilerek çay içerdi veya içmezdi. Bugün Rize'nin toprağında korkunç radyasyon olduğu söyleniyor. Ne kadar, bilmiyoruz. Tek duyduğu muz, bir Alman profesörün gelip oradan numune alıp ölçtüğü. Üniversiteye başvurmuş; üniversite ile işbirliği yapmak için; başvurusu saklanmış. Üniversiteler özerk olmadan, öyle sosyoloji, felsefe, siyasal bilimler gibi hani tehlikeli (!) diyebileceğimiz bilimleri bir tarafa bırakalım, kimya gibi, fizik gibi alanlarda ve son derece rutin, gün ' delik ama önemli konularda bile kolay kolay görev yapı lamıyor.

Başta değindiğim, bilim anlayışı, bilim atmosferi mesele sine tekrar dönmek istiyorum. Röntgen'in hikayesini okuyordum. Röntgen 1895'te, şimdi kendi ismi ile anı lan ışınları bir tesadüf sonucu buluyor. O sırada Alman ya'da bir üniversitede profesör. Bütün derdi yüksek vakumlarda elektrik boşalımını incelemek. Orada başka bir etkileşim görüyor ve derhal bunun yepyeni bir şey olduğunu anlayıp, 3 hafta boyunca bazı geceler labora tuvarda yatarak, çoğu zaman tek başına çalışarak, ken disinin X ışınları dediği ışınların temel özelliğini ortaya koyuyor. 3 hafta boyunca başka hiçbir iş yapmıyor. Şimdi, biz onu 1895'ten alıp Türkiye'ye bugünün bir üniversitesine getirelim ve fizik bölümüne oturtalım. Diyelim Röntgen böyle bir şeyi gözledi: 3 hafta gece gündüz çalışamaz. Bir kere saat 17'den sonra çalışması için özel izin alması gerekli. Hadi onu aldı diyelim, niha yet kendisi bir profesör, fizik de öyle tehlikeli bir şey değil. Ama, dersleri vardır, sınavları vardır. Bunları baş kasına devredemez. Yalnız çalışıyormuş Röntgen, o ba kımdan bir sorunu olmazdı ama kütüphane sıkıntısı ola bilirdi, hele son yıllarda çıkan dergileri falan arıyorsa! Bu dergiler ancak belli yerlerde bulunuyormuş, oralara kadar gitmesi gerekirdi. Bütün bunların dışında bir konu var ki işte o konuda Röntgen'in başı herhalde adamakıllı belaya girerdi; arada bir disiplin kuruluna çıkmak zorun da kalırdı, çünkü, gördünüz mü bilmiyorum, Röntgen'in bayağı uzun bir sakalı var...

Röntgen'in içinde bulunduğu bilim atmosferi, buluşu nun çok kısa bir zamanda tıbba uygulanmasını sağladı. Yoksa Röntgen'in kendisinin bugün kendi ismiyle anılan cihazı bulmak gibi bir tasası yoktu. Röntgen teori yapı

yordu, bunun kısa sürede pratiğe uygulanışı mevcut bilim atmosferi sayesinde oldu. Ama bu, bulunan herşey, kısa zamanda, mutlaka pratiğe geçirilir anlamına gelmi yor, örneği yine Röntgen ışınlarından vereyim: Bugün bizim tomograf dediğimiz bir cihaz var. Bu ciha zın prensibi, matematikçi Radon'un bulduğu bir teo reme dayanıyor. Radon da 1910'da bu teoremi ortaya koyarken, ben eminim, bunun böyle bir kullanımı olaca ğını düşünmemiştir. Belli bir merakı vardı. Kendi bili mine merakı vardı, bilim yapabiliyordu. Kimse Radon'a tutup, sen bu teoremi yaptın, yani üç boyutlu şeylerin iki boyutlu kesitlerde gösterilmesiyle uğraştın, bu ne işe yarayacak, buna kim ne para verecek, falan demedi. Belli bir bilimsel anlayışın yerleştiği ülkelerde çalışır bu kişi ler. Belli bir atmosferin içinde oluşabiliyor bilim. Ve bu, böyle rastgele oynamakla da olmuyor. Bir eğitim süreci bile en az 4 yıldır. Biz ise son yıllarda üniversitelerimizde aydan aya birçok şeyi değiştiriyoruz. Bu, bırakın bilim sel anlayışı, okul anlayışından bile uzak olmak demek. Şimdi de TÜBiTAK'ın kanunu değiştirilmek isteniyor. TÜBiTAK'ın aksayan yanı yok mu, var. TÜBiTAK'ı üni versitelerle bir bütün halinde düşünmek lazım. Belki de öyle düşünülüyor; üniversiteler belli bir yere getirildi, TÜBİTAK da aynı yere getirilmek isteniyor. O zaman diyecek bir şey yok. Belki de biz Avrupa Topluluğu'na cidden başvurmuş değiliz, diye düşünüyorum.

D Güney GÖNENÇ Teşekkür ederim Sayın Terzioğlu. Son konuşmacı Sayın Hikmet özdemir'e sözü veriyorum.

D Hikmet ÖZDEMİR "Şimdi Sıra TÜBiTAK'ta mı?" adı son derece anlamlı. Sıra eğer gerçekten TÜBiTAK'a geldiyse hepimizin hali duman olacak demektir. Çünkü bugüne kadar hangi kuruluşa sıra geldiyse orada neler olduğunu ibretle izledik. 196O'lı yıllarda TÜBİTAK kurulurken, düşünülen şuydu:. Türkiye'nin bilimsel, tek nolojik gelişiminin belirlenecek hedeflere doğru yönel tilmesi. Bu, DPT'ce hazırlanan ve meclisçe kabul edilen

kalkınma planları çerçevesinde olacaktı. Yasayı hazırla yanlar, özerk bir kuruluş öngörmüşlerdi. Gerçekten de yasa, 11 kişiden oluşan bir bilim kuruluna, kurumu bütü nüyle yönetme yetkisi veriyor. O yetki sayesindedir ki TÜBİTAK, 1984 yılına kadar "siyaset" yapmadı. Oysa şu anda TÜBİTAK siyaset yapmak istiyor. Peki, siyaset yapmak kötü bir şey mi? Herkes siyaset yapabilir. Ama TÜBİTAK, ne şekilde siyaset yapmak istiyor? Bunun için somut örnekler vermek zorundayız: TÜBİTAK yasa sı Bilim Kurulu'na genel sekreteri seçme yetkisi veriyor. Başbakan ve Cumhurbaşkam'na da o seçileni kararna meyle atama yetkisi... Geçtiğimiz yıl, Bilim Kurulu, uzun süren toplantılar sonunda, adaylardan birini genel sekreter olarak seçti. Biz, TÜBİTAK çalışanları, içimiz den bir öğretim üyesinin seçildiğini duyduk, hepimiz se vindik. Çünkü uzunca bir süre genel sekreterimiz olma mıştı. Sonra duyduk ki genel sekreteri hükümet beğenme miş. Niye beğenmiyorsunuz? işte orada, sıra TÜBiTAK'a mı geldi, diye düşünmek gerekiyor. Hükümetçe Bilim Kurulu'na, "söz başka birisini genel sekreter seçeceksiniz" da halen üniversitelerde görev yapan iki rektör, bir dekan ve öğretim üyeleri ile özel sanayi kesiminin, KiT'lerin temsilcileri mevcut, yeniden toplanıyor, seçtiği genel sekreterle ilgili seçimi iptal etmeden başka bir kişi daha seçiyor. Bunlar 1986 TOrkiyesi'nde yaşanıyor. Ben TÜBiTAK'ın başarılı olup olmadığı konusunda herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Ama bugün TÜBİTAK çalışanları açısından ciddi bir problem olduğunu anlat mak istiyorum.

TÜBİTAK yasası, basından izlediğimiz kadarıyla, 1960' taki esprisine tamamen ters bir şekilde değiştirilmek isteniyor, özerklik yerine, tümüyle hükümetçe atanılan bir yönetim kurulu düşünülüyor. Akla, hükümet atasın ne olacak, hükümet milli irade sonucu gelmiyor mu, sorusu gelebilir. Ama Türkiye, 196O'lı yıllarda yarattığı özerk kurumlarını tahrip ederek nereye vardığını yaşadı. Üni versitelerin özerkliği yok edilerek uğranılan bilim adamı kaybının rakamlarla ifadesi oldukça güç. TÜBiTAK'ta, da buna benzer bir kıyımın sesleri duyulmaya başladı. Belirli bir görüş doğrultusunda olan insanların adeta bir talan zihniyetiyle TÜBiTAK'a nüfuz etmeleri söz konusu. Üst düzeydeki görevlilerin uzaklaştırılması, çalışanların, "bizim arkamızda devlet var, biz buraya devleti temsilen geldik", ne, demekse o söz, "siz vatan haini ve devlet düşmanısınız" şeklinde beyanlarla rahatsız edilmesi, top luluklar huzurunda tehdit edilmesi, istifaya zorlanması, yaşanılan olaylar. Bunlar son derece üzücü şeyler. Bir bütün olarak düşündüğümüzde bundan sadece Türkiye' nin zararı olacaktır.

TÜBİTAK yasası eksikleri olan bir yasaydı, örneğin, TÜBiTAK'ı kuranlar Türkiye'de temel ve uygulamalı bilim adamlarını ve araştırmalarını desteklemeyi düşün' müşler fakat sosyal bilimler alanını tümüyle sahipsiz bırakmışlardı. Belki yasaya eklenecek bir maddeyle sos

yal bilim alanında da devletin imkanlarının araştırmacı lara açılması sağlanabilirdi. Bundan önceki hükümete sunulan bir raporda neler yapılması gerektiği anlatılmış tı. Buna göre Başbakanın başkanlığında TÜBİTAK, üniversiteler, sanayi kesimi, kamu araştırma kuruluşla rının temsil edildiği bir bilim ve teknoloji yüksek kurulu kurulacaktı. Bakanlıklar için de son derece güzel, rasyo nel bir model düşünülmüştü: Bakanlık araştırma koordi natörlükleri kurulacaktı. TBMM'de, yasama düzeyinde, bilimsel ve teknolojik çalışmaları izlemek üzere bir bilim ve teknoloji komisyonu kurulacaktı. Şimdi, TÜBİTAK' m daha iyi çalışması için düşünülenler yerine, yasanın değiştirilmesinden keramet umuyorlar.

TÜBİTAK siyaset yapmadı. Yine söylüyorum, siyaset kötü bir şey değil, ama şimdi, TÜBİTAK belli bir görü şün, ideolojinin sözcülüğünü yapmaya zorlanıyor. Bu, TÜBİTAK içinde bilimsel araştırmalarıyla tanınan bazı insanların tasfiyesiyle mümkün olacak. Sabah geliyor sunuz biri görevden alınmış, akşam bir diğeri.

Kurumun yöneticilerinin nasıl seçildiğini başta da anlat tım. Hukuken bir skandal var. Demokratik bir ülkede böyle bir durumda yöneticiler istifa ederlerdi, ama biz her şeyi kolayca hazmediyoruz.

D Güney GÖNENÇ Teşekkür ederim Sayın özdemir. Şimdi soruların yanıtlanmasına geçiyoruz.

D İlhan TEKELİ önce Sayın özdemir'in işaret ettiği bir konuya açıklık getirmek isterim. TÜBiTAK'ta sosyal bilimler alanında da araştırma yapılması yönündeki eği limlere, o zamanlar, biz de karşı çıktık. Eğer buna imkan verilseydi, TÜBiTAK'ın defteri çok daha önceden dürül müş olurdu.

Bana sorulan bir soru şöyle: "Sizce TÜBİTAK, bundan böyle, Tann'nın varlığına ilimsel kanıtlar bulmakla mı geçirecek bilim yaşamını ve bu çabalar iran'dakine ben zer bir yönetim yaratmanın süreğen çabalarından mı?" Bu, uzun dönemli bir tahmini gerektiriyor. Geçmişte de bizim siyatçilerimiz dinin bir araç olarak kullanılması konusundaki tehlikeye çok fazla önem vermemişler. Bu yüzden de dinin siyasi amaçla kullanılması hep gündem de kalmış. Ama bu tehlike ciddi bir hale gelince aynı toleransın gösterilmesi söz konusu değil. Ne oldu Türki ye'de? İlk defa burjuvazinin en tepe kesimleri açıkça vaziyet aldılar. Burjuvazi şimdiye dek hiçbir zaman dini konular konusunda açıkça vaziyet almamıştı. İçlerinde parçalandılar. Bu, şunu gösteriyor: Türkiye'nin ulaştığı birikim, dışa açılma, ekonomik ilişkiler böyle dini bir siyasal akımın iktidarı ele geçirmesi alternatifini oldukça uzaklaştırıyor. Ama, bu demek değildir ki konu ciddiye alınmamalı ve geçmişteki gibi ipin ucu bırakılmalı. Şim di dinin de bir siyasal akım olarak tartışılması gerekiyor. Buradaki temel aldatma İslam dininin bir özelliğinden geliyor, islamin hem bir dini inanç tarafı var hem de

bir siyasal tarafı. Yani dünyayı da düzenlemek istiyor, yalnızca "öbür dünya" ile ilgili değil. Dünyayı düzenle mek, ciddi bir siyasal talep. O zaman siyasi talep siyasi arenada mücadele etmeli. Halbuki laik kesimlerin itildiği konum şu; deniliyor ki, insanların dini inancına ne karı şıyorsunuz? Kimsenin karıştığı yok, herkes neye inanırsa inansın, ama bir siyasi talebi varsa siyasi parti olarak örgütlenir ve mücadelesini yapar. Halkın yüzde 90'ının müslüman olması yüzde 90'ının din devletine oy verece ğini göstermez. Din devleti bir siyasal taleptir, bunun siyasi mücadelesi açıkça yapılmalıdır. Bu engellenmeme lidir, her siyasi akım gibi, demokrasi içinde, ne ağırlığı varsa, bunu görmelidir. Bugün, bu akım, boyunun ölçü sünden büyük bir görüntüyü dinin siyasi olmayan yönüyle yaratmaktadır. Bu ayrımı koyup, herkese, buyurun siyasi alana demek ve öteki alanı dışarda tutmak lazım.

D Refet ERİM Bana yöneltilmiş bir soru var: 'TÜBİTAK, yapılmak istenen bu yeni düzenlemeden sonra dağılmak durumunda kalırsa, acaba buradaki araştırıcılar, bilim adamları bir BİLAR örneğinde oldu ğu gibi Türkiye'de çalışma olanağı bulacaklar mı?" BİLAR örneğinde çalışma olanağı bulabilenlerin ne kadar mutlu ve üretken olabildikleri bir başka soru. özel likle uygulamalı bilim dallarında araştırma yapmak iste yenlerin çok pahalı birtakım imkanlara sahip olmaları gerektiğini de unutmamak lazım. Bu yüzden TÜBİTAK' tan ayrılmak zorunda kalacak olanlar, benzeri durumlar da gördüğümüz gibi, kendilerine ihtiyaç duyan ye araştır ma ortamı sağlayan ülkelere göç edeceklerdir.

D İlhan TEKELİ Şöyle bir soru var: "Suudi Arabis tan, Pakistan, Mısır gibi ülkelerde pozitif bilimler din çerçevesinde mi ele alınıyor?" Mısır'da bir süre bulun dum ama diğer ülkelerde ne olduğunu bilmiyorum. Mısır'da görebildiğim kadar şöyle bir olay var. El Ashar gibi bazı üniversiteleri ayırmışlar, bunlar bütün bilimleri islam dini açısından yorumluyorlar, bunlara dinsel kılıf geçiriyorlar. Bir de diğer üniversiteler, Amerikan üniver siteleri vs. var. Onlarda bilim yapılıyor, ilk grupta olan ların yaptığı, aslında, ideoloji üretmek; bilim üretmiyor lar. Ama bunların gücü var. Mesela bir doğum kontrol kararı çıkacaksa, öbür üniversitelerde bunun bilimsel yönü tartışılıyor ama fetva El Ashar'daki bir toplantıdan çıkıyor. Yani El Ashar ve benzerlerinin bilime bir kat kısı yok, ancak bir engelleme söz konusu.

D Tosun TERZİOĞLU Bana sorulan soru şu: "Bilim adamlarının bilimsel atmosferi yaratmada, bilimsel düşünceyi hak ettiği yere vardırmada geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapması gerekenleri özetleyebilir misiniz?" Bu zor bir soru. Eğer bir bilim adamı gerçekten bir bilim adamı ise yapması gereken şey eskiden de gelecekte de kendi bilimidir. Onu hakkıyla yapmaktır ve onu hakkıyla yapabilecek ve kendini aşabilecek insanlar yetiştirmek

tir. Ama "bunu nasıl yapar?"a gelince iş çok değişiyor. Örneğin Yüksek öğretim Kanunu'nun birtakım yerlerine bakarsanız, orada çok güzel şeyler yazılıdır: "Doçent veya profesörlük unvanını alabilmek için, yaptığı özgün araştırmalarla kendi alanında bilime katkıda bulunmak" ys. uygulamada ne oluyor? Bakıyorsunuz birisine, bir faaliyettir gidiyor. Ben doçent olacağım. Eee? Onun için araştırma yapıyorum . Doçent olmak için, profesör olmak için araştırma yapılmaz. Araştırma, araştırma yapmak için yapılır. Siz bilim adamısınızdır, bir konuya merakınız vardır, bunu öğrenmek istiyorsunuz, onun için araştırma yaparsınız. Eğer bunda başarılıysanız, kendi konunuza katkılarda bulunuyorsanız o zaman doçent olursunuz, profesör olursunuz. Sistemin böyle işlemesi gerekir. Ama böyle işliyor mu, eskiden de böyle işledi mi, bunlara evet demek çok zor.

Bir bilim adamı bilim yapıyorsa yeni kuşaklar yetiştir mesi de lazım. Bir bilim adamının en büyük gurur duya cağı şey, kendisini kısa zamanda fersah fersah geçebile cek adamlar yetiştirmesidir. Zor bir şey, hele bu ortam da daha da zor.

D Hikmet ÖZDEMİR Soru yönelten arkadaş şöyle diyor: 'Türkiye'de özellikle özerk kurumlara yönelik saldırılar TÜBiTAK'ta son örneğini buldu. Sizce böyle kurumlar nasıl korunabilir, topluma ve kurum üyelerine düşen görev nedir?"

Bir kere nemelazımcı bir görüşten yola çıkmamak gere kiyor, ikincisi, Sayın Refet Erim'e hiç katılmıyorum, umutlu olmak gerekiyor, sabırlı olmak gerekiyor. Bu bakımdan biz TÜBiTAK'ın çalışanları, ayrılan arkadaş larımız, emekli olanlar, ayrılmak zorunda bırakılanlar mümkün olduğu, dilimizin döndüğü, gücümüzün yetti ğince sağduyu sahibi çevrelere TÜBİTAK yasasının neden değiştirilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyo ruz. Her şeyden önce, kendi çalıştığımız kuruma kendi mizin sahip çıkması gerektiğine inanıyorum. Bilim çevre

lerinden de bu çabalarımıza katılmalarını bekliyoruz.

D Güney GÖNENÇ özdemir arkadaşımız 'TÜBİTAK çalışanları olarak TÜBiTAK'a sahip çıkıyoruz" dedi. Çok kıvanç verici bir olay; ben de şu eklemeyi yapaca ğım: Hepimiz TÜBiTAK'a sahip çıkmalıyız. Konuşma larda belirtildiği gibi Türkiye'de özerk ne varsa teker teker ve itina ile yok edildi. Sanıyorum yalnız, şimdi sıra TÜBiTAK'ta mı, değil, galiba şimdi sıra sonuncu kurum olan TÜBiTAK'ta. Siyasal iktidarın etkilerine kapalı olmak üzere tasarlanmış bir kuruluşun bu etkilere açık hale getirilmesinden öte, doğrudan doğruya siyasal ikti darın emrinde bir kuruluş hâline getirilmesi söz konusu.

Bütün konuşmacılar oybirliği ile katıldılar, özerklik bilimsel araştırmada temel önemi olan bir nitelik. Orta çağa dönüş peşindeki karanlıkçı bir zihniyetin gerçek leştirmeye çalıştığı bir kurtarma operasyonu ile bir anlamda 60'ın son yadigarı diyebileceğimiz bir kuruluş, daha gazetelere tam yansımadığı için hangi dini görüşten olduklarını pek anlayamadığımız militan bir kadroya teslim ediliyor. Üniversitelerimizde YÖK'ün yaptığı tah ribatın en kötü yanı, bu tahribatın geri dönülemez yanı dır. 1981'de, YÖK yasasının çıkmasından bugüne kadar 4 9 7 0 öğretim üyesi atılmış, ayrılmış veya yurt dışına gitmiş, emekli olmuştur. Siz bundan sonra hangi yasayı çıkartsanız, hangi yeniliği, iyiliği yapsanız, bu 4970 kişiyi yeniden veya hiç olmazsa bunların bir bölümünü veya iyilerini hepsi belki iyi değildir yeniden topla manın olanağı yoktur.

özellikle son yıllarda topluma gerçekten bir yılgınlık, bir umutsuzluk aşılanmak istendi ve bunda büyük ölçüde de basan kazanıldı. Eğer demokrasiye inanıyor sak, o zaman, Bilim ve Sanat Dergisi adına da, yeniden bütün bilim adamlarımızı ve demokrasiye inanan bütün kişileri TÜBİTAKIa dayanışmaya çağırıyorum. Panele katılan konuşmacılara ve siz dinleyidlere çok teşekkür ediyorum.