Elektrik Mühendisliği · Sayı 347 · Eylül 1987
PANEL: TÜRKİYE'DE EĞİTİM SİSTEMİ VE YÖK
Mühendislik eğitimi Söyleşi
- Yıl
- 1987
- Sayfa
- 17
- Okuma süresi
- 58 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Mevzuat ve hukuk, Toplum, demokrasi ve emek
Anahtar kelimeler
- YÖK
- üniversite özerkliği
- 1750 sayılı Üniversiteler Yasası
- İhsan Doğramacı
- rektör
- akademik özerklik
Özet
EMO'da düzenlenen bir panelde Doç. Dr. Nurkut İnan, Türkiye'deki YÖK sistemini ve üniversite özerkliği kavramını eleştirel biçimde ele alarak, yasal yapının anabilim dalından YÖK başkanına kadar tüm yetkileri tek kişilerde topladığını ve gerçek bilimsel özerkliğin sağlanamadığını anlatıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
TÜRKİY E'DE EĞİTİM SİSTEMİ VE Y ÖK
Ülkemizdeki ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi yapıdaki değişikliklere koşut olarak 1982 yılında yü rürlüğe giren "Yüksek öğretim Kurumu YÖK" yasası ile birlikte üniversite ortamında birçok değişiklik oldu. Ya sayı hazırlayanların dışındaki geniş bir kesimin tepkisini çeken ve eleştiriler alan YÖK, en çok tartışılan kurumlar dan biri haline geldi. 9 Mayıs 1987 tarihinde Odamız bka HndeTürkiye'de Eğitim Düzeni ve YÖK" başlıklı bir söy leşi yapıldı. Söyleşinin yöneticiliğini Odamız Avukatı Ay kut BAŞÇIL yaptı ve konuşmacı olarak Doç. Dr. Güney GÖNENÇ, Dr. Haldun ÖZEN ve Doç. Dr. Nurkut İNAN ka tıldılar. Konuyu değişik yönlerden ele alan konuşmaları burada sunuyoruz.
• Doç. Dr. Nurkut İNAN Herkesçe eleştirilen tek kuruluştur YOK.
Eleştirilerin her yönden geldiğini görüyoruz, iktidar partisi de amansız bir biçimde eleştirmekte YÖK'ü. Özel likle son 5 6 aydır Başbakan YÖK sistemini değiştire ceklerini söylemektedir. Muhalefet partileri de eleştir mekteter. Biliyorsunuz YÖK sözcüğü ve kavramı ilk kez Demirel hükümeti zamanında çıkmıştır. 1973'te 1750 sayılı Üniversiteler yasasında bir YÖK vardı ve yetkileri şimdikine oldukça benziyordu. O zaman AP iktidarının amacı böyle bir Üniversite sistemi kurmaktı, ama bu sistem işlemedi. Niçin işlemedi? Çünkü YÖK'I e ilgili karar değişikliğini yaparken iktidar, anayasayı değiştir memişti, gücü yetmemişti ve Anayasa Mahkemesi 1750 sayılı eski üniversiteler yasasının YÖK ile ilgili madde lerini iptal etti. Sonra 12 Eylül darbesi olunca önlerinde hazır bir model buldular. MGK Demirel İn daha önce hazırlamış olduğu modeli ve o modeli biraz geliştirerek biraz uçlara götürerek uyguladı. Ama şimdi, bu YÖK'ün mimarı olan Süleyman Demirel'in himayesindeki parti
DYP, aynı şiddette YÖK'e karşı çıkıyor, ilginç olan yönü şu, ANAP YÖK'ü fazla özerk buluyor ve iktidar partisi olarak hükümetin kontrolünün daha yoğunlaştırıl masını istiyor. YÖK'e karşı olan muhalefet partileri ise üniversitenin kafi derecede özerk olmadığını, hatta hiç olmadığını iddia ediyorlar. Yani her iki yönden de eleş tiri alıyor YÖK ve tamamen birbirine zıt iki ayrı gerekçe ile biri çok özerktir diye, öbürü az özerktir diye eleştiri liyor, işin ilginç olan yanı her ikisi de haklı. YÖK'e bu özerklik fazla, lüzumundan fazla özerklik verilmiştir, diyenler de haklı. Üniversitenin hiç özerkliği yoktur diyenler de haklı. Bu çelişkiyi giderebilmek için özerklik kavramından söze başlamak gerekiyor. Biliyorsunuz özerkliği çok fazla tanımlayan yok ama sistematiğini çok iyi yapıyor herkes. Bilimsel özerklik, idari özerklik, mali özerklik diye üçe ayırıveriyorlar ama özerklik nedir dendiğinde çok somut şeyler ortaya çıkarılamıyor. Böy lece gerçekten iyi niyetli, ilerici gerekçelere dayanarak YÖK'e karşı çıkanlar da, tabirimi mazur görün, Sayın Doğramacı'nın tuzağına düşüyorlar. Yayınları izlediy
seniz hatırlayacaksın izdir. Doğramacı'nın taraf olduğu tartışmalarda, özerklik konusu, dönüyor dolaşıyor bir tek noktada toplanıyor. Acaba Üniversitelerin yönetici leri, seçimle mi işbaşına gelmeli, yoksa atamayla mı? Özerkliğin başka unsurları üzerinde çok az kimse duru yor. Gerek Üniversite için olsun, gerek çoğulcu demok rasinin gerektirdiği diğer kurumlar olsun, özerklik kuru mu kavram olarak, hiçbir zaman bir amaç değildir. Ancak bir araçtır. Belirli amaçlara ulaşmak için kullanı lan bir araçtır. İşe bu açıdan baktığımızda, örneğin, TRT'nin özerk olmasının nedenleri ile üniversitenin özerk olmasının nedenleri tamamen birbirinden farklıdır. Ama her ikisine de özerklik verilmesi gerekir. TRT'nin kendi kuruluş amacına ulaşabilmesi için bir araç olarak özerkliğin verilmesi gerekir. Üniversitenin, ayrı biçimde, kendi kuruluş amacına ulaşabilmesi için özerkliğin bir araç olarak kullanılması gerekir. TRT'yi bir yana bıraka cak olursak, Üniversitede amaç bilimsel araştırma, bilim sel öğretim özgürlüğünün sağlanmasıdır. Bu amacı sağla yabilmek için üniversitelerin özerk olması gerekir. Şimdi amacı gözden kaçırdığımız an birtakım çarpık özerklik modelleri ile karşılaşırız. Yani öyle bir kuruluş düşünün ki, özerktir ama araştırma özgürlüğü, öğretim özgürlüğü yoktur. İşte bugünkü YÖK'ün tam resmi budur. YÖK özerk bir kuruluştur. Ama özerk olan kimdir? özerk olan YÖK'ün kişilerden oluşan kendisi dahi değildir, özerk olan, YÖK'ün başkanıdır, özerk olan rektörlerdir, üniversiteler değildir, özerk olan dekanlardır, fakülteler değildir, öyle aşağı kadar iner ve her özerk yönetici kendinin üstlerine karşı da özerk değildir. Bu sistemi
kurmuştur YÖK, bunu gözden kaçırmamak lazımdır ve daha önemlisi, bence öyle bir sistem kurulmuştur ki YÖK mevzuatı ile, tüm yöneticileri seçimle işbaşına getirseniz dahi bu durum değişmez. Onun için üniversite nin kendi yöneticilerini kendinin seçme hakkının veril mesi özerkliğin önemli parçalarından biridir ama, Türki ye'deki çarpık model içinde en önde gelen sorun değil dir. Bugün YÖK yasasının, 8 10 maddesinde değişiklik yapıp tüm yöneticilerinin kadrolu öğretim üyeleri tara fından seçileceği hükmünü getirseniz, sistemde ancak marjinal bir değişiklik olur, başka bir değişiklik olmaz. Bu hususa özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Niçin durum böyle? En aşağı düzeyden başlayalım ve yasanın kurmuş olduğu sistemi inceleyelim. Anabilim dalı, eski kürsü dediğimiz bölüm; Fakültelerde anabilim dalı, belirli bir disiplinin öğretimini yürütecek, araştırmalarını sağla yacak bir ünitedir. Anabilim dalının başında bir başkan vardır. Nasıl atandığını bir an için bir yana bırakalım. Bir de Anabilim dalı kurulu diye bir kurul kurulmuş. Bu, akademik teşkilat yönetmeliği gereğince böyle. Yönet melik de diyor k i ; kurul Başkan'a görüş bildirir. Anabi lim dalı kurulunun başka bir yetkisi yok. Anabilim dalıy la ilgili her türlü kararı almak yetkisi Başkan'a tanınmış. Bu adamı ister atama yoluyla getirin, ister seçim yoluyla getirin, bu kadar yetki verdiğiniz zaman> araştırma özgürlüğünü işin temelinde ortadan kaldırıyorsunuz. Bir üstüne çıkalım; bölüm. Bölümler de, Anabilim dalı Baş kanlarından oluşan bir kurula sahiptir. Bazen bu kurula, öğretim üyeleri de katılıyorlar. Ama diyor ki yönetme lik; bölüm kurulunun kararlarının uygulanması, onaylan
ması başkanın onayına tabidir. Bölüm başkanının onay lamadığı hiçbir kararı, bölüm kurulunun uygulaması söz konusu değil. Gayet açık, bir adım daha yukarı çıkalım; fakülte. Fakültede bir dekan var ve dekanın yönetiminde de iki kurul var. Fakülte kurulu var ve Fakülte yönetim kurulu var. Burada artık yönetmeliği geçtik, kanuna gel dik. Kanun diyor ki, fakülte kurulu akademik bir organ dır, akademik konularda karar verebilir. Vereceği karar ları da çok sınırlı olarak tek tek saymış. İşte, eğitim tak vimini yapmak. Fakültenin eğitim, öğretim konusunda ilke kararlarını almak. Üniversiteden, eski deyimiyle, intikal etmiş olan, araştırma, projelerini yürütmek ya da yenilerini önermek. Değişiklik yapma yetkisi yok, yönet sel yetkisi de yok. Eğitim takviminin yapılması yetkisi fakülte kuruluna bırakılmış ama, biliyorsunuz eğitim takvimi Türkiye'de Türkiye çapında YÖK tarafından düzenlenip dikte ediliyor. Bunda YÖK'ün yetkisi var. İkinci kurul yönetim kurulu. Fakültenin asıl yönetimini yürütmekle görevli kurul. Kanun zaten başından yazmış. Yönetim kurulu Dekana yardımcıdır diyor. Disiplin cezası vermek dışında Yönetim Kurulu'nun hiçbir uygu lamaya yönelik, yani yine eski deyimini kullanırsak icra yetkisi yok. Yönetim Kurulu'nun aldığı kararların uygu lanıp uygulanmaması tamamen dekanın keyfine bırakıl mış. Enstitüler var ve üniversite bünyesinde lisansüstü eğitimi yürütmek için bunların da başında bir müdür var. Bir enstitü kurulu var, bir enstitü Yönetim Kurulu var. Kanun; müdür dekanın yetkilerine, Enstitü Yönetim Kurulu da, Fakülte Yönetim Kurulu'nun yetkilerine sahiptir diyor. Model aynı. Bir üste çıkalım. Bakın, şim diye kadar, bu kendilerine aşağı yukarı sonsuz yetki verilmiş kişilerin atanma yollarına hiç değinmedim. Bun lar seçilmiş de olsalar, atama yoluyla da gelmiş olsalar aynı yetkilere sahipler. Gelelim Üniversiteye, en üst düzeye çıktık. Üniversitenin başında rektör var. Birazdan değineceğim nasıl atamasının yapıldığına. Rektörün emrinde bir senato var. Üniversite senatosu var, bir de üniversite Yönetim Kurulu var. Bunların kuruluşları da zaten seçimle gelen üyelerin azlığıyla dikkati çekiyor ama önemli olan; yasa, Üniversite Yönetim Kurulu rektöre yardımcıdır diyor, icra i karar veremiyor. Yasa, senatoların da akademik kurulu olduğunu belirlemiş ve yetkilerini tek tek saymış, örneğin Sayın İhsan Doğra macı'nın her fırsatta kullandığı bir örnek var. Efendim diyor, üniversiteler özerk, işte kanunun şu maddesine göre üniversite senatoları üniversiteyi ilgilendiren her hangi bir yönetmeliği hazırlar, hiç YÖK'ün onayı olmadan Resmi Gazete'de yayınlanıp yürürlüğe girer. Daha fazla bir özerklik örneği ister misiniz diyor. Küçük bir yeri atlıyor ama, kanun diyor ki; Üniversite senato ları yönetmeliği hazırlar, rektörün onayından sonra Res mi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girer. Binanaleyh, orada da rektöre Um yetki verilmiş. Daha yukarı çıka cak olursak, üniversitelerarası kurul var. Üniversiteler arası kurulun da bütün görevi doçentlikleri onaylamak,
üniversite giriş sorunları hakkında danışma kurulu gibi davranmak vs Gelelim YÖK'e. YÖK'de bir kurul, ama ayrıntısına girmek istemiyorum. YÖK'te de tüm yetkiler başkanın elinde ve Türk tarihinde görülmemiş bir şey. İlk kez bir kurulun başkanını da başkası atıyor. Genel olarak Cumhurbaşkanının atama yoluyla belirlediği kurullarda, kurulun başkanını kurulun kendisi seçer, her yerde böyledir. Bir tek YÖK değişiktir, YÖK başkanını, Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya atıyor ve başkan yar dımcılarını YÖK başkanı kendisi atıyor. Böylelikle YÖK başkanının kurul tarafından değiştirilmesi olanağı yok. Ayrıca kurulun tüm kararlarının uygulayıcısı YÖK başka nı, hatta atamalarla ilgili konularda, dekan atamaları, profesör atamaları ile ilgili konularda da açıkça "atamayı başkan yapar" diye hüküm getirmiş, ilgili yönetmelik. Bu hiyerarşik yapı içinde, birtakım korkutucu yetkiler de var. Mesela yüksek öğretim kanununun meşhur 7. maddesinin 1. fıkrası var. Diyor ki; YÖK, herhangi bir öğretim üyesinin yerini değiştirebilir, yani rotasyon hük müyle bağlı olmaksızın sürebilir, ya da görevine son vere bilir. Sayın Doğramacı, biz bu yetkiyi hiç kullanmadık diyor. Evet ama yetkiyi isteyen kendileridir, sonradan eklenmiştir kanuna, bu yetki her zaman var. Atmosferi çizmeye çalışıyorum. Evet bu yetkinin kullanılmamış olması, belki daha korkutucu. Keşke kullanılsaydı, kulla nılmış olsaydı, o zaman öğretim üyeleri hangi koşullarda kullanılacağını bilir, ona göre davranırlardı. Şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlar, bakın benim de değişik merak larımın arasında satranç merakım da vardır. Satrançta şu ilke söylenir, "Bir tehdidin varlığı, tehdidin yerine geti rilmesinden daha güçlüdür" derler, işte burada da aynı şey. öyle bir tehdidin varlığı, bu yetkinin kullanılmasın dan daha güçlü olarak elini kolunu bağlıyor öğretim üye lerinin. YÖK kanununun bir meşhur 42'nci maddesi daha var. Bunlar benim için meşhur, kimse için meşhur değil ama ben kafamda meşhur ettim bunları. 42. mad desi bilimsel denetim hakkında. Eskiden, biliyorsunuz öğretim üyelerinin bilimsel denetimini, akademik kurul olduğu bugünkü kanunda da belirlenmiş olan senatolar, fakülte kurulları yapardı. Şimdi bütün bir üniversite nin bilimsel denetimini rektör yapıyor. Rektörün kanun gereği, öğretim üyesi olması bile gerekmez. Herhangi birini rektör tayin etmek mümkün. Onu bırakın, mesela Ankara Üniversitesi Rektörü Kimya Profesörü. Acaba bir hukukçunun, hukuk fakültesi profesörünün bilimsel denetimini nasıl yapacak? Ama yetkiler elinde. Bilimsel denetimini yapıyor, YÖK'e bildiriyor ve YÖK bu kişiyi görevden alabiliyor ya da yerini değiştirebiliyor, ortaya ne çıktı şimdi? Bir genel görünüm, bir ek bilgi daha ver mem lazım. Yine YÖK kanununa sonradan konmuş ve çok ustalıklı biçimde gizlenmiş bir madde. Çünkü YÖK kanunu içindeki normal sıra izleyen maddelerin için de yok 1. ek madde. YÖK kanununda 29 ek mad de var ve bu ek maddelerin 2 numaradan başlayıp da 29'a kadar gidenleri özel öğretim kurumlan ile ilgili.
özel üniversite kurulmasını olanaklı kılan maddeler. İşte Bilkent de ona göre kurulmuş ama dikkat ediniz ek maddelerle yapılmış, ona bir itirazımız yok. 1. madde diyor ki: Rektörler, dekanlar, bölüm başkanları, anabilim dalı başkanları ve bunların yardımcıları, her zaman ken dilerini atayan kişi tarafından görevlerine son verilebilir ve bu son verme için görev sürelerinin dolmasını bekle mek ihtiyacı yoktur. Böyle gizlenmiş duruyor. Bu mad de iki kez de kullanıldı, İstanbul'da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi dekanının bu maddeye göre görevine son veril di. Bu maddeyi de göz önünde tutalım. Nedir ortaya çıkan şey? İster seçimle gelsin, ister atamayla gelsin, her şeyden önce hiçbir yöneticinin, öğretim üyelerini bir kenara bırakıyoruz, yöneticinin iş güvencesi yok. YÖK başkanı dışında, rektörden başlayıp, anabilim dalı başka nına kadar iniyorsunuz. Bunların yardımcıları da dahil, hepsinin görevine her an son verilebilir. Atamalarında uygulanan usule göre rektörü her zaman YÖK işten ata bilecek. Bölüm başkanlarını her zaman rektör işten ata bilecek. Anabilim dalı başkanlarını her zaman dekan işten atabilecek. Böyle gidiyor. Atamayı kim yaptıysa o, görevine son verebiliyor. Yöneticilerin durumu böyle. Tam gün çalışan öğretim üyelerinin durumuna bakalım. Yani doçent ve profesör olanlar. Her şeyden önce demin okuduğum madde var. Her zaman görevine son verilebilir ya da yeri değiştirilebilir. Ayrıca rektöre verilmiş bir özel yetki var, rektör kendi üniversitesi içinde istediği öğretim üyesinin yerini değiştirme yetkisine sahiptir. Yani bugün hukuk fakültesindeki bir profesörü kadrosu ile birlikte alıp Ziraat Fakültesi'ne atayabilir ve bu yasa nın hiç değilse sözüne uygun olur. Onun için hem iş güvencesinden mahrumlar, YÖK'ün elindeki yetkiyle, hem bulundukları yerde çalışma güvencesinden de mah rumlar, tam gün çalışanlar. Kısmi statüde olan öğretim üyeleri, yardımcı doçentler ve öğretim yardımcılarının hiç iş güvenceleri yok. En kabadayısı 2 yılda bir, ço ğunluğu 1 yılda bir, sözleşme sistemiyle çalıştırılı yorlar. Sözleşmeleri sona erince, kanuna özel bir madde de koydular, Danıştayla başa çıkabilmek için hiçbir işlem yapmaya gerek kalmaksızın kendiliğinden sona erer diyor. Aslında Danıştay bu fikirde değil. Ama o işin teknik ve hukuki yanı. Amaç ortada. Ayrıca bütün bun lara ek olarak, öğretim üyelerinin aşağı yukarı tamamen dış ile ilişkileri kesilmiş durumda. Siyasi partilere üye olamaz, siyasi partilere üye olamayacakları gibi, disiplin yönetmeliği ilginç bir de şey kullanmış, siyasi partiler yararına ya da zararına hiçbir faaliyette bulunamaz. Ayrıca da şöyle bir ibare kullanmış, eski Türkçe ile uğra şanlar merak eder, fiili bir faaliyette bulunamaz diyor. Fiili olmayan faaliyet varmış gibi. Ama bulunamaz diyor ve disiplin cezası veriyor. Şimdi o kadar geniş bir ibare ki, acaba bir siyasi partinin yararına ne olabilir. Mesela bir sosyoloji doçentinin sosyal demokrasi üzerine bir araştırma yapması, SHP'nin yararına da olabilir, zararına da olabilir. Ama her halükârda yapılmaması gerekir.
Yararına da olsa, zararına da olsa. Sonuçta fiili faaliyet değildir. Ayrıca dış dünyayla ilişkileri kesilmiş. Fakülte organlarında alınan kararları hiçbir şekilde dışarda açık lamaları yasak, organda görevli olanların, kendi bilimsel konuları dışında beyanat vermesi ya da herhangi bir fikir açıklaması yasak. Daha kötüsü, gerek öğretim üyeleri açısından, gerek öğrenciler açısından kurallar her gün değişiyor. Yönetmelikler değişiyor, yeni genelgeler geli yor. Takip etmek, izlemek çok güç. İkincisi YÖK'ün özellikle ilk kuruluş yıllarından 85 yılına kadar çok kul landığı bir sistem, telefon emirleri ile, telgraf emirleri ile, yasal dayanağı olmadan birtakım işlemler yapılıyor. Dediğim gibi, işin başına gelecek olursak, özerklik var. Ama özerk olan kurumlar değil, kişiler olduğuna göre, bu kişiler ister seçilmiş olsun, ister atama yoluyla gelsin, kişileri özerk kıldığınız zaman, bilim özgürlüğünden, araştırma özgürlüğünden, öğretim özgürlüğünden ne öğrenciler açısından, ne öğretim üyeleri açısından söz edemeyiz. Son bir örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum. Diyoruz ki biz, YÖK'ü eleştirmek için bazan, efendim YÖK bir askeri hiyerarşi kurmuştur, bir kışla düzeni vardır. Doğrudur. Bu size çizdiğim harita budur. Ama ordudan bir farkı var. Ordu ile YÖK sistemiyle kurulmuş olan üniversiteleri yanyana koyacak olursak her üniversi teyi bir ordu kabul edelim, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde de 4 ordu var, her birini bir üniversite kabul edelim. Ara larında amirlerin yetkisi bakımından bir fark yoktur. Tam ve mutlak yetki, ama atamaları bakımından çok önemli bir fark vardır. Orduda atamalar, bakanlıkta yapılıyor. Bir alay komutanı, tabur komutanını istediği gibi değiştiremez. Bölük komutanı da değiştiremez, bir ordu komutanı, kolordu komutanını, istediği gibi değiş tiremez, haddine mi düşmüş? Ama bir rektör, istediği bölüm başkanını değiştirebilir. YÖK, istediği dekanı değiştirebilir. Cumhurbaşkanı, istediği rektörü değişti rebilir. Genelkurmay Başkan ı'n in, ordukomutanını değiştirme yetkisi var mıdır? O açıdan, bana deseler ki, sen orduyu mu tercih edersin, YÖK'ü mü, çalışmak için? Ben orduyu tercih ederim. Bu sebeple tercih ederim. Hiç değilse, gittiğim yerde iş güvencem olur. Orda kaç sene kalacağımı bileceğim. Hiç değilse atamalarımın, belirli bir akılcı biçimde yapıldığını göreceğim. Akılcı olmasa bile, kişilerin keyiflerinin dışına çıkarılmış bir sistem içinde atamam yapılacak. Aradaki fark önemli. Atama sistemi, seçim olmadığı için değil, atama sisteminin biza tihi kendisi, tamamen özerk olan kişilerin atamalarda keyfine bırakılmış olduğu için sakıncalı. En hafif deyi miyle sakıncalı. Bu aşamada bu kadar söylemek istiyo rum. Teşekkür ederim.
• Aykut BAŞÇIL Sayın Güney Gönenç siz de bize çağdaş bilim ve teknoloji gerekleri açısından YÖK siste minin bir irdelemesini yapar mısınız? YÖKten önceki duruma da biraz üniversiteler açısından değinirseniz seviniriz.
• Güney GÖNENÇ Geçmişe şöyle bir baktığımız zaman, Türkiye'de siyasal iktidarlarla, üniversiteler ara sında her zaman problemler olduğunu görüyoruz. Siya sal iktidarlar her zaman üniversitelere müdahale etmek isteğini duymuşlardır. Bunun birkaç örneğini vererek ve çok hızla değinerek geçmek istiyorum. 1844 Türki ye'de ilk Darülfünun kurulmasına karar verildiği ve bu amaçla bina yaptırılıp Avrupa'ya hoca olmak üzere insanlar gönderildiği zaman Osmanlı Hükümeti, elçilerin den aldığı kimi bilgiler yüzünden üniversitenin açılışını yahut kuruluşunu 20 25 yıl kadar ertelemiş, Elçilerin den aldığı bilgi de şu: Avrupa'da üniversitelerde öğren ciler hep devrimci fikirleri benimsiyorlar. Hatırlayınız zamanı, 1848 yıllarını hatırlayınız ve bunun korkusuyla bizimkiler, ancak 1870'de Darülfünunu açmaya cesaret etmişler. Darülfünun açıldığı gün yapılan muhteşem törene bizzat sadrazam da gelmiş ve törenin ardından ertesi günü Darülfünun kapatılmış ve Darülfünunun baş kanı, başkanlıktan ve öğretim üyeliğinden azledilmiş. Böyle kapatılıp açılmalar uzun süre devam etmiş; zanne diyorum 1900'lere kadar kapatılıp açılmalar var. Şöyle örnekler var: İnsan yaşamı için havanın gerekli olduğunu göstermek üzere bir hoca, havası boşaltılmış bir cam fanus içinde bir kuşun ölmesine yol açtığı için üniversite kapatılmış. Üniversiteye ilk özerkliği veren de ilginçtir, Vahdettin imiş, 1919'da. 1933'de bu özerklik yeniden geri alınıyor. Bazı nedenleri var. Cumhuriyetin ilk yılları vb. Bu sırada da büyük bir tasfiye yapılıyor. 1946'da özerklik verilmiş üniversiteye, yasayla, yasa üzerinde verilmiş. Fakat bu sefer hemen 47'de, 48'de, MC Carthy rüzgarları Türkiye'yi yalamaya başlayınca, üniversitenin öğretim üyelerini yasaya göre atamadıkları için bu sefer bütçe yasasında, kimi fakültelerin ya da bölümlerin büt çesini kaldırmak suretiyle o bölümleri yok ederek; kimi öğretim üyelerini, aralarında Pertev Naili Boratav, İlhan Başgöz, Behice Boran bulunan öğretim üyelerini tasfiye
etmişler. 1961'de üniversitenin özerkliği Anayasa'da yazılmış. "Üniversite özerktir" denmiş, ama biliyorsu nuz, ondan hemen biraz önce 147 öğretim üyesi isim isim sayılmak suretiyle üniversitelerden atıldı, 147'ler tasfiyesi yapıldı. Bu arada başka modeller üzerinde çalı şıldığı anlaşılıyor. 1956'lardan itibaren ODTÜ gibi, o güne kadar üniversitenin Türkiye'deki temel modeline uymayan, yani 46'da verilen özerkliğe sahip olmayan bir üniversitenin kurulması örneği ile karşılaşıyoruz. Tasfi yeler ancak büyük sayılarda ve kısa zaman içerisinde yapılınca kamuoyunda yankılar yaratıyor. ODTÜ'de 1970 80 arasında sürekli ve azar azar gerçekleştirilen tasfiyeler, bu nedenle kamuoyuna pek yansımamıştır. Gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında teknoloji bakımından mevcut açıklık azalacağına büyüyor. Elbette biliyoruz ki, gelişmiş teknoloji veya geliştirilmek istenen teknoloji, geliştirilmiş insan gücü ister. Bu teknolojiye uygun insan gücü lazımdır. O halde eğer teknoloji yan sında, dünyadaki teknoloji yarışında bir hak iddia etmek, bir iddiası olacak biçimde ortaya çıkmak istiyorsak, bu teknolojinin istemlerine uygun bir üniversite yapısını oluşturmamız gerekiyor. Çünkü teknolojiyi yaratacak olanlar, üretecek olanlar, uygulayacak olanlar üniversite lerimizden ya da yüksek okullarımızdan yetişecek olan insanlardır. Şimdi özellikle Avrupa üniversiteleri ile Amerika ve Kanada üniversiteleri arasındaki farka da dikkat etmek suretiyle şöyle bir bakarsak, acaba böyle bir çağda, böyle bir yarış içinde üniversitelerin nasıl olması lazım? Üniversitelerde ne olması; hangi nitelik lerin olması gerekiyor? Model ne olmalı? Bunları çok kısa bir şekilde şöylece sıralamak istiyorum. Üniversite lerin iki temel amacı vardır. Biri araştırma, öbürü eğitim. Araştırmayı içerdiği için üniversiteler yüksek okullardan ayrıdır. Yüksek okullar yalnız eğitim amacına yöneliktir. Üniversiteler araştırma ve eğitim amacına yöneliktir. Ayrıca, üniversitelerin eğitim işlevi ile yüksek okulların eğitim işlevi birbirinin aynısı değildir. Yüksek okullarda daha ziyade bir şeyin nasıl kullanılacağı, nasıl uygulana cağı anlatılır, öğretilir. Oysa üniversitelerde bu konular eğitim içerisinde yalnızca öğretilmekle, verilmekle kalın maz; tartışılır, sınıfın kendisi bir laboratuvar olarak kul lanılır ve tartışma yoluyla bu işin doğrusunun nasıl yapı lacağı verilmekle kalınmaz, bulunur, buldurulur. Eğitim de bile yüksek okulla üniversite arasında böyle bir fark vardır, kaldı ki araştırma açısından çok daha büyük fark vardır. Şimdi, bilimsel araştırmalar, örneğin 18. yüzyılda Cavendish'in ya da oksijeni bulan Priestley'in yaptığı gibi dünyadan kopuk, başkalarından kopuk, bir laboratuvara kapanmış insanların yapabileceği, gerçekleştirebileceği biçimde olmaktan çıkmıştır. Bunu hepimiz biliyoruz. Çağımızda bilimsel araştırma büyük yatırımlar isteyen, büyük altyapılar gerektiren, tek kişi tarafından değil ancak gruplar, hatta daha büyük organizasyonlar tarafın dan geliştirilebilen bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle araştırma kurumlarının ve araştırma kurumlarının içinde
en önemlisi olan üniversitelerin yayılmak yerine toplan mak; yayılın her tarafa dağılmak yerine tersine belli mer kezlerde, daha kaliteli, daha yoğun bir biçimde toplaş mak biçiminde bir yapısı olması gerekir. Hele mali kay nakları kıt olan ülkeler için; mali kaynakları bilimsel araştırma yapacak düzeyde çok sayıda üniversiteyi kaldı ramayacak olan ülkeler için bunun daha da böyle olduğu açıktır. ABD'de, Avrupa'da yüksek nitelikli üniversiteler vardır, bir de sıradan mühendis yetiştiren, Türkiye'deki kimi üniversitelerden de daha aşağı düzeylerde insanlar yetiştiren üniversiteler vardır; bunun böyle olması da doğaldır. Buradan şu sonuçlara varıyoruz: Birincisi; Top laşma gerekli, olanakların bir yerde toplanması, birkaç yerde toplanması gerekli; ikincisi, eğitim kurumlarının aynı düzeyde olması gerekmez hatta tersine eğitim kurumlarının farklı düzeyde olması gerekir. Daha yüksek düzeyde eğitim kurumları, araştırma kurumları olacaktır. Daha düşük düzeyde eğitim, araştırma kurumları olacak tır. Yani üniversiteler arasında hem yapı farklılıkları ola caktır, olmalıdır; hem düzey farklılıkları olmalıdır. Bun dan dolayı da sistem farklılıkları olmalıdır. Ayrıca üni versitelerin yapısı esnek ve dinamik olmalıdır. Katı kural lara değil, yasalara, anayasaya geçmiş katı kurallara değil, tersine kısa, özlü çerçeve kanun ve yönetmeliklere bağlı olmalıdır. Ayrıca mali ve akademik özerklikleri olmalıdır. Kadro yokmuş, adam varmış da kadro bulun muyormuş vb. gibi kadro sorunları olmamalıdır, öğretim üyelerinin iş güvencesi olmalıdır. Bunların hepsi vardır Avrupa'da. Yedi yıldır Doğramacı söylüyor, televizyon izleyicileri dinliyor: "Paris üniversitesinin rektörünü de Cumhurbaşkanı atar", öyleymiş demek! Ya da "Ameri ka'da hiçbir üniversite özerk değildir", öyleymiş demek! Bunların aslında % 90'ının yalan olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Lincoln'ün bir lafı var: "Bir kısım insan ları hep aldatabilirsiniz, herkesi de bir süre aldatabilir siniz, ama herkesi her zaman için aldatmak mümkün değildir." Ayrıca araştırmaya büyük önem vermesi gere kiyor üniversitelerin. Büyük araştırma projelerine Avru pa'da, Amerika'da olduğu gibi, devlet kuruluşlarından büyük mali destekler sağlanması lazım. Amerika'da Nati onal Science Foundation çok büyük bir kuruluştur, bir anlamda bizim TÜBiTAK'ımıza bedel. Bu kuruluş özerk tir, TÜBİTAK da özerktir. Biliyorsunuz şimdi bir yasa Meclis'te şu anda, bu özerkliğin de tümüyle kaldırılma sını öngören yasa; bugünlerde görüşülecek zannediyo rum. Yani üniversiteler gibi TÜBiTAK'ın da icabına bakı lacak. Ayrıca üniversitelerde kürsü, bölüm, dal, bilim dalı, anabilim dalı gibi kompartımanların mümkün olduğunca olmaması lazım. Bunlara nezaketen "kompartıman" dedim. Aslında bunlar bir anlamda dukalıklardır. Bilim daha ziyade bilim dallarının ortaklaşa olduğu, kesiştiği yerlerde ilerliyor, örneğin bilgisayar ortaya çıktı. Bilgi sayar, biraz elektrik mühendisliğinden, biraz elektronik ten, matematikten, biyolojiden, psikolojiden, her birin den bir şey alıp ortaya çıkan bir bilim dalıdır. Yani bili
min uç noktaları daha çok bilim dallarının kesiştiği yer lerde oluşuyor. Bundan dolayı da; "Benim laboratuva rımdaki osiloskobu, bitişik kürsüye vermem, bu benim malımdır; bu asistan bizim asistanımızdır, burada boş oturur, ama öbür tarafa göndermem" biçimindeki bölün müşlüklerin olmaması gerekir. Bir de şunu ekleyeyim: Destek teknik eleman dediğimiz elemanların sayı ve nite likleri çok önemlidir. Bir mühendise kaç teknisyen düşü yor, bir doktora kaç sağlık memuru, kaç hemşire düşü yor. Türkiye'deki sayıları tam olarak bilmiyorum ama, sanıyorum bir mühendise 1,5 2 teknisyen düşüyor. Bu sayının 1 0 1 5 dolayında olması gerekir. Ülkemizdeki durum şu anlama geliyor: Mühendislerin çoğu, aslında teknisyenlik yapıyor. Bunun böyle olduğu zaten bilini yor. Üniversitelerde kaliteli destek elemanlarla araştır mada çalışan öğrencilerin en az öğretim üyeleri, profe sörler kadar önemli olduğu da bilinen bir gerçek.
Şimdi bir bakalım, YÖK'ün getirdiği sistem bütün bun lara ne kadar uyuyor. YÖK, biraz önce sayın Nurkut İnan'ın söylediği gibi, üniversitelere bir emir kumanda zinciri getirdi, kışla düzeni getirdi. Nurkut arkadaşın az önce sözünü ettiği ünlü maddeyi size aynen okumak istiyorum. Yasa, YÖK'ün yetkilerini sayarken, a, b, c, d, e, f, g, h, ı, j, k, I , . . . (r'ye kadar gidiyor, neredeyse alfabedeki harfler yetmeyecek), biçiminde sıralıyor, ve I fıkrasında şöyle diyor: "öğretim elemanlarından bu kanunda belirlenen yükseköğretimin amaç, ana ilkeleri ve öngördüğü düzene aykırı harekette bulunanları rektö rün önerisi üzerine veya doğrudan, normal usulüne göre, yükseköğretim kurumları ile ilişkilerini kesmek veya denenmek üzere başka bir yükseköğretim kurumuna atamak". Hemen görülüyor: öğretim üyelerinin iş güven cesi bugün sıfır. Bu maddeyle şimdiye kadar kimse atıldı mı, kimler atıldı, bilmiyorum. Bu hiç önemli değil. Nur kut arkadaş çok güzel belirtti:Bir yasa maddesinin illâ çalıştırılması gerekmez, o maddenin yasada varolması yeterlidir. Böyle bir madde (ve yasadaki pek çok başka maddeler) öğretim üyesinin başında Demoklesin kılıcı gibi asılıdır, bunun sonuçları ne oluyor? YÖK Yasası'nın çıkmak üzere olduğu günlerde, ya da çıkarılmasının hemen ardından, öğretim üyelerinin bu yasaya karşı çıkmak amacıyla yayımladıkları bildiriler, topladıkları imzalar, gazetelere verdikleri demeçleri anımsıyoruz, özellikle, televizyonda bir rektörler açıkoturumu yapıl mıştı, içler acısı bir şeydi, bu açıkoturuma karşı çıkmış lardı öğretim üyeleri imzalarıyla. 5 Aralık 1981 'de istan bul Üniversitelerinden 1447 öğretim üyesi imza vermiş. Ankara üniversitelerinden 900 öğretim üyesi imzalarıyla karşı çıkmış. Cumhuriyet Gazetesi'nde 200'den fazla öğretim üyesinin YÖK üzerine görüşleri yayımlandı. Hat ta bu gazetenin genel yayın müdürü Hasan Cemal'in son radan açıkladığı gibi, Milli Güvenlik Konseyi'nden tele fon edip bu görüşlerin yayımlanmasının derhal durdurul ması sağlanmış. Bunları niçin anımsatıyorum? Bakın arkadaşlar, bugün öğrenciler içeri atılıyor, yürüyüşleri
engeleniyor, öldürülüyorlar. Öğretim üyeleri işten atıldı, sürgüne gönderildi, ne ile suçlandıkları belirtilmeden adeta vatan haini ilan edildi, yaşam derdine düşürüldü, Arabistan'lara, Amerika'lara gitmeye mecbur edildi. Bütün bunların karşısında üniversitelerimizdeki kaç öğre tim üyesinden ses çıktı? Bunu, öğretim üyelerini eleştir mek amacıyla söylemiyorum. Ben de öğretim üyesi ola rak çalışıyor olsaydım, belki benim de sesim çıkamaya caktı. Bunları, bu yasanın, bu maddelerin somut sonuçla rını ortaya koymak için söylüyorum. Üniversiteyi öyle bir konumdan böyle bir konuma getiren nedir? YÖK Yasası'dır, yasanın demin okuduğum 7'nci maddesidir, bana da uygulanmış olan 13b 4 (sürgün) maddesidir, 70'in üstünde doçent ve profesöre uygulanmış olan 1402'dir. Eğitim, çok yavaş işleyen bir süreç. Öğrenciler bu yasanın kendileri için ne anlam taşıdığını ancak 5 6 yıl sonra anlamaya başladılar. Bu yasada "öğretim üye leri öğrencileri odalarından kovacaktır" yazmıyor, bu yasada "yemekler kokmuş çıkacaktır" yazmıyor, bu yasada "öğrenciler ramazanda öğle yemeği yiyemezler" yazmıyor. Ama yasaya bütün bunlara yol açacak madde ler özenle yerleştirilmiştir. Ancak şimdi anlaşılıyor. Kamuoyu bunu ancak şimdi, açıkça görebiliyor. Katı bir kadro sistemi uygulanıyor, öğretim üyesi doçentlik hak kını kazanalı 4 yıl olmuş, doçentlik kadrosu bekliyor. Doçentlik kadrosu bekleyen 37 kişi var, 3 kadro gelirse ne olacak? Kimlere dağıtılacak bu kadrolar? Hepimizin bildiği "mavi boncuk" hikayesi. Bu da bir başka Demok les kılıcı, öğretim üyeleri sınav kağıdı okumaktan başka bir şey yapamaz oldular. Büyük bir üniversitenin bir kür süsünde yılda okunacak sınav kağıdı sayısı 40.000 ile 50.000 arasında. Bir öğrencinin bir yılda gireceği sınav sayısı 100 dolayında. Bu koşullar altında üniversitelerde bilimsel araştırma kalmamıştır. Araştırmaların üniversite dışında da yapılabileceği alanlarda, örneğin sosyal bilim lerde, üniversite dışına kaymıştır. Laboratuvar, bilgisa yar, pahalı aygıtlar gerektiren dallarda ise tümüyle dur muştur.
"Üniversiteler siyasete bulaştı" dendi, bu suçlama çeşitli ağızlardan, birçok kez yinelendi. YÖK Yasası'nın çıkarıl masına gerekçe olarak gösterildi. Biraz önce Nurkut arkadaş da belirtti, YÖK'ün 8 üyesini Cumhurbaşkanı doğrudan atıyor, 6 üyesini Bakanlar Kurulu, 1 üyesini Genelkurmay Başkanı, 2 üyesini Milli Eğitim Bakanı atıyor; 8 üyesi de Üniversitelerarası Kurul'ca seçiliyor. Ama bu atamaların hepsi Cumhurbaşkanının onayından geçmek zorunda. Cumhurbaşkanı beğenmezse, yerine yenisi atanıyor; eğer atayacak makam bir ay içinde aday göstermezse, onları da Cumhurbaşkanı atıyor. Bütün rektörleri Cumhurbaşkanı atıyor. Demek ki, asıl şimdi, siyaset üniversitenin her yerine girmiş durumda. Açıkça, yasaya uygun olarak, yasa gereği, girmiş durumda. Çün kü üniversiteler siyasal iktidarın atadığı kişilerce yöneti liyor.
Bir de şu var: Şimdi, örneğin Elazığ Üniversitesi de, ya da diyelim, Gaziantep'e bağlı Kahramanmaraş meslek yüksekokulu da, ODTÜ'nün Ankara'daki Elektrik Elek tronik Mühendisliği Bölümü'nün tabi olduğu yasaya, aynı yasaya, aynı yönetmeliklere göre yönetilecek. Bunu, demin sözünü ettiğim ilkeler ışığında bir düşünün. Böy lece, "en aşağı düzeyde birlik" sağlanmış oluyor. Türki ye'de 1980'den önce "üniversite" adına lâyık, dünya standartlarına göre bu ada lâyık, hiç olmazsa birkaç tane üniversite vardı. Bugün onlar da bu konumlarını kaybet tiler, ya da kaybetme yolundalar. Ne için? Bütün üniver siteler aynı olacak, tekbiçim olacak, aynı olanaklar için de, aynı düzeyde olacaklar. Ayrıca, üniversitelerle yük sekokullar aynı yasayla yönetilecek, yani hepsine "üni versite" denecek, aynı işlevde, aynı düzeyde olacaklar. Bütün bunlar, doğrudan doğruya, düzeyin düşürülmesi anlamına geliyor. Sayın Başbakan, Bilkent'in açılış töre ninde, "maşallah artık her ilimizde bir fakültemiz var, fakültesiz ilimiz kalmadı" dedi. Gerekli olan, doğru olan bu mudur? Her ilde bir fakülte olması mıdır? Şimdi düşünelim: Bu adamlar akılsız mıdır? Bir teknoloji yarışı var dünyada ve üniversitelerin buna ayak uyduracak biçimde, nitelikte olması gerekiyor. Biz de bu yarışın içinde olduğumuz iddiasındayız ve üniversitelerimizi buna en uygun olmayacak biçime, düzeye getiriyoruz. Bunu neden yapıyorlar? Bunun nedeni salt bir "yanlış lık" mıdır? Arkadaşlar, uluslar arasında, içinde bulundu ğumuz uluslar topluluğundaki uluslar arasında, bir işbö lümü vardır. Bu iş bölümü gereğince, her ulus, kendine biçilmiş yerde olmak, kendine düşeniyle yetinmek duru mundadır, örneğin tarım sanayi işbölümü vardır, "Avru pa'nın sebze bahçesi olacağız" işbölümü vardır. Bize teknolojiyi üreten insan fazla gerekmiyor. Bize tekno lojiyi alan, lisansla alan, know how olarak alan ve bunu uygulayan insanlar gerekiyor. Böyle insan yetiştirecek okullar gerekiyor bize. Daha iyisini yetiştirmenin ne zararı var? Çünkü bize ayrıca, fazla düşünmeyen, fazla sorgulamayan insanlar lâzım. Bir şey söylendiği zaman "bir bakalım, bu doğru mu?" demeyen insanlar lâzım. Fazla okumayan, etliye sütlüye karışmayan, "höt" dedi ğimizde oturduğu yerde oturan insanlar lâzım. Ben şimdi üniversitede değilim, üniversiteden ayrılalı 4 yıl oldu. Ama üniversitedeki arkadaşlarımdan edindiğim izlenimlere göre şunu belirtmek istiyorum: Arzu edilen türde bir gençlik yaratmak yolunda ne yazık ki başa rılı adımlar atılmıştır. Bunu açıkça söylemek gerekiyor, bu saptamayı yapmak gerekiyor. Şunu da görüyoruz: Üniversitelerde faşist ve dinci bir kadrolaşmanın sağlan ması yolunda da önemli, ciddi adımlar atılmış; bunda da büyük başarı sağlanmıştır. Bu, her üniversite için doğru değildir, ama birçok üniversite için böyledir. Çağın bütün isterlerine aykırı bir modelin seçilip uygulanmış olmasının nedenleri bunlardır. Anadolu'ya niçin yayıyo ruz üniversiteleri? Siyasal oportünizmin, oy kaygısının yanında başka bir neden daha var. Üniversite aydınlığını
Anadolu'ya götürmek değildir amaç, tersine, üniversiteyi Anadolu'nun, eşrafın, mütegallibenin karanlığına boğ durmaktır. Üniversite düzeyini düşürmek için bulunmuş çok etkili bir yoldur. Büyük kentlerde, ya da birkaç mer kezde büyük üniversiteler kurup toplu üniversite siste mine mi gitmek gerek, yoksa şu ile bir fakülte, bu İlçeye bir yüksekokul diye bunları dağıtmak mı gerek? Bu soru nun karşılığı bence çok açık, biraz önce de belirttim. Ama, işte, tam tersi yapılmaktadır. Size iki örnek verece ğim, gazetelerden alıntı yaparak. Ortadoğu Gazetesi'nin yazarlarından Prof. Erol Güngör, Konya Selçuk Üniversi tesi rektörlüğüne atanınca yaptığı ilk konuşmada bakın ne diyor: "Selçuk Üniversitesi'nin, Konya ve çevresinin manevi havasına uygun faaliyet göstermesi için gereken yapılacaktır" (Cumhuriyet, 6 Aralık 1982). Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü (o zamanki rektörü, şimdi elbet rektör değil), Prof. Dr. Hakkı Atun şöyle diyor: "öğren ciler yurdun dört bir yanından geliyorlar, bunların böyle sıfırdan başlayıp hemen organize olmaları mümkün değil dir, bunların ayin yaparken yakalanması tesadüf değil dir" (9 Şubat 1986). Bu demeç verildi henüz birbuçuk yıl olmuştur. Van'da bir öğrenci öldürüldü. Bir olayın, bir sürecin dikkati çekmesi için ille de insan öldürülmesi gerekmiyor, işlerin bu kerteye geleceğini, öğrencilerin öldürüleceğini bilebilmek için, ille de ölüm gerekmiyor. Rektör Atun devam ediyor: "Hangi tarikattansa gelir gelmez onu öğreniyorlar. Bu organizasyon nerede olur, memleketin içinde mi, nerede, bu benim konum değil dir". Bir gazetecinin "derslerinizde canlıların varoluşu konusunda tartışmalar çıkıyormuş?" sorusuna karşılık sayın rektör şöyle diyor: "Evet, artık ders veremez hale geldik. Bugün, canlılar evvela denizlerde oluşmuştur diyorsunuz; efendim, Kuran kitabımız böyle söylemiyor, Kuran'a ters düşüyorsunuz diyorlar. Biz çocuklara diyo ruz ki, iyi anlamıyorsunuz, anlamadığınız için kulaktan dolma...., yine bilimsel derslerde evrimle ilgili konular işlenirken bazı öğrenciler karşı çıkarak, bunların Kuran ı Kerim'e ters düştüğünü öne sürüp bu dersleri boykot etmişlerdir". Bunları rektör söylüyor. Aynı üniversitede oruç yedi diye bir öğrencinin öldürülmesinden birbuçuk yıl önce söylüyor. Bu iki alıntı, sanırım, "taşra üniversite si "nden beklenenin ne olduğunu açıkça ortaya Koyuyor. Çağdışı bir üniversite modelinin seçilmesindeki nedenleri kısaca sıralamaya çalıştığım konuşmamı burada kesiyo rum. Teşekkür ederim.
• Aykut BAŞÇIL (Sn. Haldun ÖZEN) siz öğretim ve öğrenim hakları açısından, anayasadaki haklar açısından da YÖK'ün bir incelemesini yapar mısınız?
• Haldun ÖZEN Konu çok zengin bir konu. Onun için sık sık YÖK üzerine toplantılar yapmalı herkes, gücü yeten herkes, her topluluk. Üniversite ile doğrudan ilgili olan olmayan, öğrenci olan, öğretim üyesi olan, hatta korkanlar bile becerebildikleri ölçüde, korkularının
elverdiği ölçüde bu konuyu işlemeliler, görüşlerini orta ya koymalılar. Konu niye bu kadar gündemde? ileriki yıllarda daha çok gündemde olacak. Çünkü Türkiye'de özellikle 1980 12 Eylül girişiminden sonra, Türkiye'nin 2000 yıllarındaki geleceğine egemen olmanın savaşı daha büyük boyutlarda veriliyor. Zaman zaman yeniliyoruz. Zaman zaman kötümserliğe düşüyoruz. Zaman zaman biz de açmazdayız. Ama bir şeyin farkındayız: Biz bu konuya sahipsek, biz gücümüzü birleştirebiliyorsak, biz görüşlerimizi birleştirebilmek için en ince ayrıntılarına kadar konuları konuşabiliyorsak, bizim önümüzde kimse duramıyacaktır. Çünkü biz doğrudan yanayız. Çünkü biz gelecekten yanayız. Bugünkü savaş 2000 yılında Türkiye' nin geleceğine kimlerin hükmedeceğinin savaşıdır. İleri ciler, demokratlar, özgürlükten yana olanlar mı? Tutucu lar mı? Tepeden inmeciler mi? Koalisyonlar olacak. Baş bakan, her gün bir başka çerçevede yeni koalisyonlar önerecek, yeni Anayasa çözümleri önerecek. Başka konularda da, kendi tarafını güçlendirmek için öneriler yapacak. Çünkü bu savaş büyük bir savaş, herkes bunda pay sahibi. Konu bu kadar büyüktür. Nedir, YÖK döne mi başladıktan sonra üniversitenin durumu? Arkadaş larım söylediler: öğretim hakkı yoktur, öğretim üyeleri ve yardımcıları için hak ne demek? YÖK ne derse, rek tör, dekan, bölüm başkanı ne derse önünüzü ilikleyip, kravatınızı takıp "başüstüne" demelisiniz, öğrenim hakkı yoktur, öğretim üyelerinin öğretim yardımcıları nın ve öğrencilerin örgütlenme hakkı var mı, yok mu, göreceğiz, öğreticilerin yok, öğrencilerin de olup olma dığını göreceğiz.* Tabii öğrencilerin o kadarcık örgütlen me hakkını geri alabilmek için herşey yapılacaktır. Çün kü üniversitedeki tek çıban başıdır. Azıcık demokratik görünen tek canlı nokta odur. Onu da tahrip etmek gere kiyor. Ama öğrenciler öğretim üyelerinden ve öğretim
yardımcılarından üstün çıkmışlardır. Konularına, kendi ölçüleri içinde sahip çıkmışlardır, örnek almalıyız. Sadun Aren, Bilar'da düzenlediğimiz YÖK seminerlerinin birinde, "YÖK 12 Eylül'ün en zararlı kurumudur" dedi. Bu da demin benim değindiğim konunun saygıdeğer bir bilim adamı tarafından başka bir biçimde anlatımı. Çünkü bilim, teknoloji üretimine ve geleceğe egemen olmak için önce yüksek öğretime egemen olmak gereki yor. Onların amaçları egemen güçler yararına koşullandı rılmış bir Türkiye, bizim amacımız ise daha özgür bir Tür kiye, daha katılımcı bir Türkiye. Tabii bu böyle olmasın diye de yalnız YÖK Yasası ile değil, yalnız anayasadaki yüksek öğretim maddesiyle değil, onların dışında her yasadaki düşünce özgürlüğünü, anlatım özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, sendikalaşma özgürlüğünü sınır layan her hükümle ve bunları da sınırlayan uygulamalarla özgürlüğün karşısına çıkılıyor. Yasa yetmiyor yasaya aykırı yönetmelikle karşısına çıkılıyor. Yönetmeliğe aykırı genelgeyle karşısına çıkılıyor. O da yetmezse ge nelgeye aykırı YÖK, fakülte ve üniversite uygulamalarıyla özgürlüğün karşısına çıkılıyor, öğrencilerin atılmalarına neden olan 44. madde ile ilgili durum bunlara önemli bir örnektir. Fakat ben bir başka örneğe değinmek istiyo rum. Çok kısaca değinmek istiyorum. Bilkent Üniversitesi deniyor adına. Ben tüm TBMM zabıtlarını inceledim. Bil kentle ve vakıf üniversitelerle ilgili 15 madde YÖK Yasa sı'na ekleneceği zaman yapılan görüşmeleri. Kurulan özel yüksek öğrenim kurumlarının üniversite adını kulla nabileceğine ait tek kelime yok. Tersine kullanamıyaca ğına dair komisyon raporu var ve görüşmeler var. Hatta meclis toplantısında YÖK başkanının "Üniversite deme hakkımızı elimizden aldınız. Fakülteyi de alıyorsunuz, hiç olmazsa onu almayın" dediğine dair Meclis tutanak ları var. Ayrıca YÖK Yasası'nda yapılan bütün değişiklik lere karşın üniversitenin kamu tüzel kişiliği olacağı, yasa ile kurulacağı hükmü var. Meclisteki bu sözünü ettiğim görüşmelerde, bunlara dayanarak, özel yüksek öğrenim kurumunun üniversite olamayacağına dair açıklamalar var. Aynı hüküm anayasada da var. Bütün bu bilgileri bilen YÖK başkanı ve onun emrindeki bugünkü Bilkent' in rektör adını alan kişisi yayınladıkları kitapta diyorlar ki, "Biz 1960'dan beri bir özel üniversitenin peşindeyiz." Anayasa onlar için hiç, anlamsız, yalnız kendi amaçları anlamlı. Ve öyle bir amaç ki her türlü kamu olanağını kullanıp gerçekleştiriliyor. Ve açılışa Cumhurbaşkanı ve Başbakanı getirebiliyorlar. Güçlerimizi iyi ölçmeliyiz. Üniversitenin ana kaynağı nedir? öğrencisi ve öğretim üyesi, tabii laboratuvarları, kütüphaneleri ve diğer ola nakları saymıyorum. Ana kaynak bu ikisidir. Nedir durumu? Gazete haberi ile bir cümle ile cevap vereceğim: "öğrencilere hapis istemi, yarısı tutuklu" yıl 1987, öğrenciler hapiste, öğretim üyeleri ise derste, "öğretim üyelerine terör dersi." Derslerini tamamlamamışlar ki "İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerine dış tehdit, terör ve anarşi konularında konferanslar verildi. Toplantıyı
rektör açtı" diyor, istanbul Üniversitesi Türkiye'nin en eski üniversitesi, tabii bir üniversitede her cins adam var. önce kötüsünden başlayalım. Bu da istanbul Üniversite si'nden bir hoca, yıl 1933, Dr. Neşet Ömer 1930'ların rektörü, sonra seçimi kazanamamış, yani rektörlüğe seçimle geliniyor. Seçimi kazanamamış, 1933 üniversite reformu olacak, olmayacak konuları var. Cumhurbaşka nına mektup yazıyor. Tabii doğrudan yazamıyor, genel sekreterine, Hikmet Bayur'a yazıyor. "Pek muhterem kardeşim efendim", neyse, derdini anlatıyor, bu işleri ben yapsam, reform işlerinde bana da görev düşse diyor da asıl öneri bakın ne, Bu adam bu eski üniversitemizin hocalarından biri "şu son günlerde iki hadise bu hali pek açık göstermektedir. Edebiyat fakültesi talebesi tara fından verilen bir çay ziyafetinde fakülte reisi sabık bir asistan tarafından dövüldüğü halde talebe bu hale tama men lakayt kalmış hatta bu hadise bir kısım arasında memnuniyet bile uyandırmıştır." öğrencileri Cumhur başkanına şikayet ediyor." Bitmedi; "diğer taraftan Ali ticaret mektebi (yüksek ticaret okulu) talebe cemiyeti evvelki gün halkevinde toplanarak mektebin tensiki ve ıslahı hakkında müzakerelerde bulunmuşlardır." Çok
ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ 347 234
kötü. "Bunun diğer yüksek okullarda, Darülfünun talebe sine de bir kötü örnek teşkil etmesi ihtimali çok fazla dır." Yani çok kötümserliğe kapılmayalım. Her dönemde her cins adam var da, bu dönemde galiba biraz daha fazla. Yani 12 Eylül'den sonra ve buna. Neşet Ömer'e Cumhurbaşkanı adına Cumhurbaşkanı genel sekreterinin cevabı: "Pek aziz ve muhterem doktor" üstelik de bu adam Atatürk'ün doktoru, aynı zamanda. "Mektubunuzu okudum ve okuttum. "Atatürk'e. Ancak taallûk ettiği mesele muayyen bir daireye aittir." Milli Eğitim Bakanlı ğı'na "onun" (yani MEB'in) "bu işi kendi mesuliyeti tahtında hal etmesini beklemek en iyi yol olacağından bu konuda bir şey yapılması doğru görülmedi." Bu da Cumhurbaşkanının cevabı. Şimdi bakın bu da o döne min hocalarından bir tanesi, bu da o dönemde rektörlük yapmış birisi; ismayıl Hakkı Baltacıoğlu. Yıl 1919, Darül fünun'a muhtariyet verilmesi dönemi, aslında konu tabii Vahdettin'in kendi icadı değil. Üniversite içinde yapılan bir çalışmanın sonucunun kendisi de üniversite öğretim üyesi olan, mülkiyeli olan, zamanın Milli Eğitim
Bakanı Sait Gelenbevioğlu tarafından onaylanıp, sonra da Vahdettin'in onaylaması olayı. Bunu da sayın Kenan Evren'e borçluyuz. Bu bilgileri. Dilekçe davasında bize vatan haini deyip, Vahdettin 'le bizi benzetince, aramızda ne benzerlik var diye ben 6 ay araştırdım. Var mış meğer, özerklikten yanayız her ikimiz de, 1919'da bu konu Vahdettin tarafından onaylanmadan önce uzun bir incelemesi vardı. Bakın ne diyor (H. Baltacıoğlu, Üni versite üzerine): "ilmin mevzuu hakikattir, hakikat bütün harici mevhumlar gibi bitaraftır." Yani Vahdettin'den yana da değil, başka birinden yana da değil, gerçek ger çektir, "ilim müstakildir ve istiklal ile yaşayacaktır. Fik rin istiklalini kabul etmeyen, iştihadın meşruiyetini tasdik etmeyen bir memlekette (bugünkü Türkiye sanki) ilme hürmet yoktur. Onun için Darülfünun meselesi her şeyden evvel ilmin ve ilim erbabının istiklali meselesi dir." YÖK üniversitelerinden birisi çıkıp bugün bunu yazamaz. Yazacaklar var, ilhan Tekeli yazar ama onun gibi kaç kişi sayabiliriz, iki elimizin parmaklarını geç mez. Bir de yabancı örnek vereyim. Yıl 1932. Üniversite hakkında rapor hazırlayan isviçreli uzman Albert Malehe 35 yıl önceki örnek. Diyor ki raporunda bu yabancı: "Bir Darülfünun hakkında bir mütehassız tarafından bu Darülfünun talebesini görmeden yazılmış bir raporkabil i tasavvur bir şey olamayacağı için bütün fakültelerin kız ve erkek talebesiyle görüşmeye bir hayli gün ayırdık" diyor. Münasebetsize bak! Hem de 1932'de. Şimdi birisi böyle bir şey yapsa çok kötü bir iş yapmış olur. Her halde onu ya uzmanlıktan atarlar ya üniversiteden atarlar, öğrencilerle konuşuyor, üniversitede yenilik yapılacak, yeniden düzenleme yapılacak siz ne diyorsu nuz diyor. Ondan sonra akademik özgürlük tanımını yaparken yalnız öğretim üyelerini ve yardımcılarını değil öğrencilerin de akademik özgürlüğü olduğunu belirtiyor. Nasıl? öğrencinin ara sıra Türkçeleştirerek söyleye
yim öğrenme ve okuma şeklini tamamen kendi arzu ve takdirine göre düzenlemesidir, diyor, öğrenci kendi arzu ve takdirine göre çalışmalarını düzenler, sınava böyle hazırlanır, diyor. Sonra özerklik konusunun her türlü ıslahattan evvel halli icap eder diyor. Fikirlerin belirlen mesinde profesörlerin bilimsel durumlarına yakışan bir itidal söz konusu olsa da bilim ve manevi hürriyetler hiçbir şekilde sınırlandırılamaz, diyor, özerklik üniver , sitenin kendi kendini idare etme yetkisi ve hakkıdır, diyor, öğrenciye değinerek "görevinin dersini harfiyen bilmekden ibaret bulunduğunu, talebenin zihniyetinden çıkarmak gerekir" diyor. Görevim dersimi harfiyen bil mektir diyorsa bir talebe bunu unutmalıdır, diyor. Bu adam anarşist galiba. Bu 1932'de TC hükümetinin çağır dığı uzman. Halbuki bütün öğrencilerin hepsi bu benim dediğime kani değildir, diyor, öğrenci hiç kimsenin hatta en yüksek bir üniversite hocasının bile Darülfünu nun ortaya koyduğu fikri terbiyede kendi yerini alama yacağına inanmalıdır, diyor. En üst düzeydeki hocası bile kendi yapmak istediği işlevi yapamaz diyor. Yani fark var arada, öğrencinin işlevi ile öğretim üyesinin işlevi bu ikisi en iyi düzeyde yapıldığı zaman, akademik özgürlük ortamında yapıldığı zaman, işte deminden beri arkadaş larımızın anlattığı koşullar da gerçekleştiği zaman üni versite olacak, araştırma olacak üniversiter çalışma olacak. Yoksa başka bir şey olmayacak. Bir de 1981'den örnek vereyim. Tasarı çıkmış, Milli Güvenlik Konseyi'n de, komisyonlarda görüşülüyor, gündeme gelmiş ve bir aklı evvel üniversitenin, aklı evvel senatosu (çünkü bunun rektörü ve dekanlarından biri 1402 ile görevden alındı. Daha yeni birkaç gün önce de aleyhlerindeki bütün dava ları, görevlerinden çıkarma davalarının hepsini de kazan dılar ama üniversitenin dışındalar tabi, bitti o iş, YÖK'Un istediği de oldu). Böyle bir özgür senato kafası var. 11.8. 1981 tarihinde. Sonucunu okuyacağım size "sonuç ola rak yüksek öğretimde ve özellikle ülkemizde üniversite lerde bilimsel araştırma ve öğretim düzeyinde gerilemeye yol açacak, çeşitli huzursuzluklar yaratacak, yüksek öğretimi siyasal etkiler altına sokacak ve bu yüzden Üni versiter çalışmaya öncelik veren bilim adamlarının üniver site dışına ve hatta yurt dışına göçüne yol açacak olan bu tasarıda ısrar edilmeyeceğini umarız" denilmiş ama yasa 6 Kasım'da kabul edilmiş. Aradan bu kadar yıl geçmiş, ayrılmalar devam ediyor ve bu dönem içinde arkadaşları mın söylediği gibi benim hesaplarıma göre yaklaşık 4 9 7 0 ayrılma var. Atılanlar ayrılanlar, zorlamalar, Eğer YÖK DİE yasasını çiğneyip yüksek öğretimle ilgili istatistikleri vermemekte direnmese bu rakamı kesinlikle saptayabile ceğiz. Muhtemelen bu rakam biraz daha fazla. Toplam öğretim üyesi ve yardımcısı sayısının yaklaşık % 251. Ben bunların, bu söylediklerimin hiçbirinin çok önemli olmadığını düşünüyorum, şu söyleyeceklerim karşısında. Bunların hepsini düzenlemeye uğraşabiliriz, en uygun koşullar dahil öğretim üyeleri, laboratuvar olanakları, öğrenci durumu, yasa gerekirse anayasa düzenlemesi.
Ama Türkiye'de son yıllarda özellikle egemen olan bir tutum var, mümkünse yasaya yansıyor, mümkün değilse fiilen uygulanıyor. Bunu ortadan kaldıramazsak yapacak larımızın hiçbir etkinliği kalmaz. Nedir o? Demin söyle dim üniversite hocalarına birileri, anarşi ve terör konu sunda, nedenleri ve hedefleri konusunda dersler veriyor. Bu yeni değil önümüzdeki günlerde de devam edecek. ODTÜ'de, başka üniversitelerde. Yıllardır diğer üniversi telerde devam ediyor, hatta üniversite hocaları çevreye gidiyor, hatta kimisi devrim tarihi derslerinde bunları anla tıyor. Bunlardan bir iki örnek vererek sözlerimi bitirece ğim. Bunları düzeltmezsek, biz üniversitede ne öğretim ne öğrenim hakkından ne de akademik özgürlükten söz ede meyiz. Bunların hiçbirinin güvencesi yoktur. Ayrıntılı de ğinmiyorum. Anayasaya değinmeden genel olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi'ne gönderme yaparak öğretim üyeleri nin, yardımcılarının ve öğrencilerin bu bilgilerde sözü ge çen anlatım özgürlüğü, düşünme özgürlüğü, yayınlardan yararlanma, yayın yapma, öğrendiklerini, bildiklerinianlat ma özgürlüklerinin bu koşullarda, arkadaşlarımızın anlattı ğı yasal çerçevelerde zaten çok sınırlanmış olduğunu, fa kat bu tür organların verdiği kongeranslar ve yükselmeler deki güvenlik soruşturmaları nedeniyle tamamen sıfıra indiğini de belirtmek istiyorum. Başbakan diyor ki, "Biz YÖK'e karışamıyoruz." YÖK Başkanı da TBMM bütçe komisyonunda geçen yıl "bize hükümet karışamaz" dedi. Başbakan ondan epeyce sonra söyledi bunu. Fakat önüm de bir kitap var bu kitapta bakın YÖK Başkanı ne diyor: 1985'in filan ayının filan günü buradaki konulan Başba kanlığın emri üzerine geldiler YÖK'de anlattılar diyor, çok faydalı bu konular diyor, ben de bunları kitap ola rak bastırdım. Son Türk devletini anarşi ve terörden kur tarmak için bu kitabı bütün üniversitelere dağıttım diyor. Hani Başbakan karışmıyordu. YÖK'ün işlerine, Başba kanın talimatıyla demin okuduğum gibi İstanbul Üniver sitesi'nde açıkça toplantılar yapıldı, kim veriyor bu konferansları soruyorsunuz yetkililere "o işe biz karış mıyoruz, rüfailer karışır" diyorlar. Başbakanlık emir verdi, o işe biz karışamayız diyor. Bu konuşmalardan bir iki ufak alıntıyla bitireceğim "Üniversite gençliği ve genel de üniversite camiası ülke ve toplumları etkileme gücü, müşterek hareket edebilme özelliği, kolayca teşkilanlan ma potansiyeli ve benzeri birçok özellikleri sebebiyle yalnız ülkemizde değil, bütün dünyada hasım ülke psiko lojik hareketlerinin en başta değişmez hedefi olmakta dır. Profesyonel propagandistler tarafından hedef alınan üniversite gençlik ve idarecileri, idealist duygu ve özellik leri nedeniyle hasım ülke ve ideolojilerin bir vasıtası haline dönüştürülmektedir. Her türlü fikri cereyanın serbestçe tartışıldığı demokratik ülkelerden sağladığı imkanlar çok zaman planlı ve devamlı faaliyetler olarak tanımlanan düşman psikolojik hareket uygulamalarına en uygun ortamı oluşturur. Bu ortamda fikir hürriyeti adı altında fikir savaşları sürdürülür. Üniversite camiası açı
sından ise durum çok karmaşıktır. Özerk bilimsel araş tırma yapma hakkı ve görevi olan üniversiteler bu özerk lik nedeniyle ayrıca hedef haline gelir, özerk olan kuru luşlardaki bilimsel çalışmalar çok defa eğitim ve psiko lojik hareket uygulayıcıları tarafından saptırılarak, düşün ce ve kelime savaşı haline dönüştürülür. İdeolojik kavga lar üniversiteden başlar. Anayasa ve diğer kanunların eğitim ve öğretim kurumlarına, bilim ve araştırma göre vinin dışında öngördüğü görevler arasındaki mensupla rına milli, ahlaki, sosyal, manevi ve kültürel yani insani değerler kazandırma işlevi yıllardan beri ihmale uğramış tır. Bu durum gençlik ve ülkenin 12 Eylül öncesi karşı laşmış olduğu vahim olaylardan dahi anlaşılmaktadır." Böyle devam ediyor. Bu üniversitede Başbakanlığın emri ile YÖK'ün de katkılarıyla düzenlenmiş bir programın bir parçası. Bu bilgilerin üniversite ortamıyla, akademik özgürlük ve tartışma ortamıyla ilgisi olmadığı gibi tersine yasaların verdiği sınırlar içinde bile üniversitenin çalışa maması, bilimsel araştırmada ve yükseköğretimde korku nun egemen olması sonucunu doğurması gayet normal dir. • Aykut BAŞÇIL — Değerli konuklar, izin verirseniz bu ikinci tur görüşmelerinde, ben konuşmacıları serbest bırakacağım. Kendilerinin değinmek istedikleri konular var o konuda sohbetimize devam edeceğiz. Buyrun sayın Nurkut İnan.
• Nurkut İNAN Arkadaşlar, vaktimiz uzadı, hepimiz gayet ciddi konulara değiniyoruz. Bunun için izin verir seniz konuşmamın ikinci bölümünü belirli bir aşamada bir dedikodu bölümü halinde size aktarmak istiyorum. Amacımın ne olduğunu ayrıca açıklayacağım. Bu dedi kodularım iki bölümden oluşacak. Birincisi ve kısa olan
bölümü bir iki parça bilgi. Sizlere daha önce söylenmiş olanlarla ve yaptığımız eleştirilerle ilgili, ama ilgiyi kur mayı size bırakıyorum, sadece bilgi vereceğim. İkinci bölümü ayrıca açıklayacağım. Birinci bilgi bugün Türki ye'de biliyorsunuz lise mezunu öğrencilerin üniversiteye girişi tek merkezden yönetilir ve bu açıdan 700.000 civarında öğrencinin üniversiteye girişini düzenleyen çok zengin ve çok güçlü bir kuruluş vardır, ÖSY M. Bu kuru luş Y ÖK'e bağlıdır ve yüksek öğretim kurumuna bağlı diğer kuruluşların yöneticilerinin atamaları, kurul tara fından yapıldığı halde, yalnız ÖSY M Başkanını Y ÖK Başkanı kendisi atar. ÖSY M'nin bugünkü başkanı Türki ye'de Bilkent dahil bir ölçüde, tüm üniversitelerin giri şini düzenleyen bir kurumun başkanıdır.
Bu zat'ın bir ikinci görevi daha vardır, Türkiye Cumhuri yeti Devleti'nin tüm üniversitelere girişini düzenleyen kurulun başkanı aynı zamanda Bilkent Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar Fakültesi dekanıdır. Bu yasal olarak müm kün müdür, değil midir? Y asal olarak mümkün kılınmış olsa dahi ahlaki bakımdan ne dereceye kadar doğrudur, bunun takdirini size bırakıyorum, özel bir kuruluş, üniversite olup olmadığı dahi şüpheli, ikinci bilgi demin sayın özen arkadaşımız Mecliste Y ÖK Başkanı'na söyle diklerinden sonra da Başbakanın yakınmasından söz etti. "Y ÖK'e hükümet karışamaz". Evet bir ek bilgi daha Y ÖK'ün kurmuş olduğu sistem içinde Aydınlar Ocağı denen derneğin ne dereceye kadar etkin olduğunu hepi miz biliyoruz. Aydınlar Ocağı derneğinin kurultay adı altında bir toplantısı yapıldı geçtiğimiz günlerde, bu toplantıya 2 ya da 3 bakan katıldı ve TC Hükümeti Dev let Başkanı statüsüne sahip olan bakanlarından biri Aydınlar Ocağı Kurultayı'nın karşısına çıktı, bir konuş ma yaptı. Bu konuşmada da, aynen tekrar ediyorum sözlerini, şu lafı kullandı. "Biz iktidarda olduğumuz sürece Aydınlar Ocağı'nin emrindeyiz." Bunu açıkça, çekinmeden söyleyebildi. Onun için kim kime karışır o biraz karışık. Gelelim ikinci bölüme. Bir model oluş turmak istiyorum, henüz kafamda tam yerine oturmadı. Ama Haldun Özenin söylediği gibi Y ÖK işinin ve Türki ye'de üniversite sorununun peşini bırakmamak ve Y ÖK' ün getirdiği tahribatı da açıkça gözler önüne koymak gerek. Biz belki biraz üst düzeyde konuştuk. Y ani şu açıdan üst düzeyde konuştuk. Hep global makro düzeyde ele aldık sorunu, biraz da mikro düzeyde bakalım. Belki daha çarpıcı daha etkili olabilir diye düşündüm ve belki bir seminerler dizisi düzenlemek ve bu diziyle Bilar'da yapılan Y ÖK seminerleri gibi değişik yüksek öğretim kurumlarını ele alıp her birindeki tahribatı ayrı ayrı incelemek gerekir. Bu konuda şu anda bir hazırlığım olduğunu söyleyemem. Kendi bilgilerime dayanarak yine dedikodu düzeyinde Ankara Üniversitesi, Hukuk Fak iÜ tesi'nde 1981'den bugüne kadar neler oldu. Her şeyden önce şunu söyleyeyim. 1981 85 arasında Ankara Hukuk Fakültesi öğretim kadrosu üçte bire inmiştir. Bu rakamlar
da verilebilir. 84 öğretim üyesi yardımcısı vardı, yeni alı nan çok taze olan asistanları saymazsak ki onların alınması 5 6 aylık olaydır. 9 ay öncesi 32 kalmıştı. Bazı dersler boş geçmiyordu ama öğretim üyesi yoktu, başka disiplinlerin hocaları orada ders veriyordu. Konuşmamın birinci bölü münde, yetkilerden söz ettim. Y öneticilere verilen sınırsız yetkilerden. Acaba bu yetkilerin kullanılması nasıl oluyor. Ona da bakmak lazım, mesela kadro sorununa değindi Güney, ve dedi ki az sayıda gelen kadronun kimlere veri leceği politik tercihlerle yapılıyor. Şu anda yanılmıyor sam 7 ile 10 arasıdır araştırma görevlisi kadrosunda görev yapan doçent ve bu doçentlerden bir kısmı, bir kısmı dediğim iki tanesi halen boş olan idare hukuku anabilim dalının doçentidir. Y ani kadro bulunmaması mümkün değil, hocası yok çünkü, ama doçentlik atamaları yapıl mıyor, yardımcı doçentlik ataması yapılmayanların say ısı çok daha fazladır, iki tane yardımcı doçent yüksek öğre tim konusunda yapılan değişikliğe rağmen, sizi bizim fakülteye atayamayacağız deyip başka üniversitelere gitmek zorunda bırakılmıştır. Y etkilerin kullanılması tabii bu kişilerin seçimi açısından çok önemli. Bütün öğretim kurumları, özellikle yüksek öğretim kurumları belirli gelenekler çerçevesinde genişler. Bu geleneklerin bir kısmı daha eskimiş geleneklerdir ama geleneğin yıkılması yeni bir geleceğin oluşturulmasıyla olur. örne
ELEKTRtK MÜHENDİSLİĞİ — 347
ğin AUHF'nde çok küçük bir olay var ama önemli bir olay. Zannedersem sosyal bilimler fakültesinden farklı olarak hocaların birlikte oturacakları bir oda vardı. 1940'lardan gelmiş bir gelenekle asistanların odası ile hocaların odası ayrı idi. Asistanlar bir kural olmamasına rağmen hocaların odasına girip, oturamazlardı. Rahatsız olurlardı, fakat 1970'li yıllarda gerçekten önemli bir savaşım sonucu bu gelenek yıkıldı ve AHF iki odası her zaman hem hocaların, hem de asistanların birlikte otura bilecekleri bir oda haline geldi geçtiğimiz 86 yılının başına kadar, 86 yılında AHF'ne tayin edilen dekan, ki AHF'nin 26 27 yıllık öğretim üyesidir. Bir genelge uygulayarak araştırma görevlilerinin okutmanların öğre tim üyelerinin yani öğretim yardımcılarının hocaların odasına girmesini disiplin cezası ile yasak etti. Eski gele neği bu sefer kural biçimine sokarak. Yetkilerin yarattığı korkudan söz ettik, iki olayı birleştirdim, Güneyin de belirttiği gibi 1981 yılında YÖK yasası çıkmak üze reyken üniversite öğretim üyelerinin 1400 küsuru Anka ra'dan yine 1000 küsur imza topladılar. Bu imza bir telgrafın altına atılmıştır. Bu telgrafta aynen şu ibare vardı: "Sizinle meslektaş olmaktan kıvanç duymuyoruz." Televizyona çıkan rektörlere hitabeden bir telgraftı. Bu telgrafa AHF öğretim kadrosundan 37 kişi imza atmıştı. Ama yaratılan korku, biliyorsunuz korkuyla mükafat paralel gider, ya kişiyi korkutursunuz ya da mükafat verirsiniz, istediğiniz yola sokarsınız. Ama o mükafatı istemese bile, kişi korktuğu için aynı yola girebilir. Aşağı yukarı eşdeğerlidir bunlar. Bu telgrafa imza atan 37 AHF öğretim üyesi arasında bugün değişik fakül telere dağılmış, 2 dekan, 1 dekan yardımcısı, 1 enstitü müdür yardımcısı, 3 tane de anabilim dalı başkanı var. Bunlar yüksek öğretim yasasını kınayan bu bildiriye imza atmışlar, ama bugün değişik biçimlerde yönetici likle, diyebiliriz ki, mükafatlandırılmışlardır. Ya da korkutulmuşlar. Ama YÖK sistemi tarafından öğütülmüş ve bu hale gelmişler. Bunların hepsi benim arkadaşlarım onun için isimlerini açıklamıyorum, basına da açıklama dım. Hiçbir zaman açıklamayacağım anlamına gelmez. Bir arkadaşımız yine AHF'den ceza hukuku doçenti olan bir arkadaşımızın rotasyon konusu, yani Diyarbakır Üni versitesi'ne tayin konusu, fakülte kuruluna geldiğinde o zamanın dekanı sabahleyin rektörlükte, bu kurulda o anda ben de vardım, ben daha atılmamıştım, toplantı yapıldığını ve o toplantıdan sonra rektörün kendisini çağırarak o gün öğleden sonra bizim bulunduğumuz toplantıda fakülte kurulunun toplanacağını ve rotasyona gidecek hoca için oylama yapılacağını bildiğini söyledi ve rektörün el yazısı ile yazılmış kurşun kalemle yazıl mış ve bu ceza hukuku doçenti arkadaşımızın ismini ihtiva eden bir pusula gösterdi ve dedi ki rektörün emri böyledir, bu kişiyi göndereceksiniz. Onbir kişilik fakülte kurulunda 8 oyla bu arkadaşımız Diyarbakır'a tayin edildi. Fakülteden bunun üzerine Diyarbakır'a tayin edil
diği için değil, böyle bir baskı yoluyla oylama yapıldığı için ayrıldı istifa etti. işte korku bunlara yol açabiliyor. Kısmi statüde çalışan öğretim üyelerinin iş güvencesin den yoksun olduğunu söylemiştim. Aslında kısmi statü daha önce de Türkiye'de çok büyük tartışmalara yol açmıştır, öğretim üyelerinin dışarıda çalışmaları ayrıca para kazanmaları doğru mudur, değil midir? Herkes saf tutmuştur vs... Bu tartışmalara girmek istemiyorum. Ama şunu söyleyeyim, kısmi statü kanunda yer almıştır. Ama kanunda üç kez değiştirilen bir madde daha yer almıştır. 38. madde, bu maddeye göre üniversite öğretim üyesinin belirli kuruluşlardan yalnız kamu kuruluşları değil özel sektör kuruluşlarının da çalışmaları ve fuul time statüsünü kaybetmemeleri mümkün yerler, yönetim kurulu karar versin. Biliyorsunuz kısmi statüde çalışanlar bölüm başkanı olamazlar. Bugün Ankara Hukuk Fakülte sinde anabilim dalı başkanı sıfatını taşıyan 5 6 tane öğre tim üyesi vardır. Bunlar 38. maddeden yararlanarak üni versitedeki aldıkları tamgün maaşın birkaç katını da dı şardaki işlerinden almaktadırlar. Sonuç ne olmuştur. So nuç kısmi statü sadece bu statüyü seçmek zorunda kalan lar için bir ceza yeni 38. madde ise yönetim suyuna gi denlere bir mükafat yolu haline getirilmiştir. Bilimsel ba kımdan ne olmuştur. Aslında bilimsel bakımdan üniversi tenin çöküşünün en önemli en güzel örnekleri Siyasal Bil giler Fakültesi'nde yaşanmıştır. Birtakım öğretim üyele rinin çok önemli sayıda öğretim üyesinin ayrılmasıyla bunların okuttukları dersler de ortadan kalkmıştır. Aslın da bunun iki nedeni var. Birincisi, o dersleri okutacak bilgiye sahip kişi kalmamıştır. İkincisi, o dersleri okuta cak bilgiye sahip kişi olsa bile o kişileri üniversiteden çı karmakla hatıralarını da eserlerini de silmek istemişlerdir. Bunun AÜ Hukuk Fakültesi'nde de örnekleri vardır, özellikle lisansüstü düzeyindeki öğretim bugün tüm üniversitelerde olduğu gibi AÜ Hukuk Fakültesi'nde de lisans öğreniminin bir tekrarı halindedir. Mastır eğitimi, bir uzmanlık öğretimi değildir. Ama en çar pıcı örneği tesadüfen kendimden olduğu için vereceğim. Başka örnekler de olabilir. AÜ Hukuk Fakültesi ilk kez 1979 yılında hatta 80 yılında AET ile ilgili bir mastır programı düzenledi. Uzman yetiştirildi ve o zaman aldı ğımız bilgiye göre AET'ye üye olmayan dünya ülkeleri arasında lisansüstü düzeyde AET Hukuku bilgisi veren ikinci ülke olduk. Birincisi Kanadaymış, sonra da Tiirki yeymiş. ileri bir adım ve bu iki yıl devam etti. 30 tane de mezun verdi. AET Hukuku uzman bugün Türkiye'de güncel bir konu olduğu için söylüyorum. Bunun 10 kişi lik bir öğretim kadrosu vardı. Bu 10 kişilik öğretim kad rosundan 8'i halen fakültemizde görev yapıyor. Bilgisi olan adamlar var. Ama benim fakülteden atılmamı izle yen yıl bu program kaldırıldı. Çünkü bu programın koor dinatörü bendim. Sadece yönetici görevi yapıyordum, ayrıca ders de veriyordum. Ama iki hocanın eksikliği o dersin verilmemesi için kafi neden değil. AET hukuku dersleri bal gibi devam edebilirdi. Hâlâ AET uzmanı olan
arkadaşlarımız fakültede görev yapmaktalar. Fakat sırf benim ismimle özdeşleşmiş olduğu için program kaldı rıldı. Yazık oldu. Benle ilgili olan bir şey değil. Son bir konu olarak da, belki sondan bir önceki konu kadrolaş ma meselesine de değinmek istiyorum. 1982 yılında YÖK bütün kurumları ile işlemeye başlayınca çok uzun bir süre 2 yıl kadar 1,5 yıl kadar asistan alımı durdurul du. Sebebi açık. Sebebi yönetime hakim kafaların diye lim, kendi kafalarına uygun öğrenciler bulup asistan olarak fakülteye almaları mümkün değil. Bir anabilim dalına diyelim ticaret hukuku konusunda asistan alına cak. Jüriyi rektör ya da dekan tespit ediyor. Duruma göre bazen dekan, bazen rektör. Ama öyle olaylar oldu ki, mesela ticaret hukuku kürsüsüne asistan almak için toplanan jüride bir tane ticaret hukukçusu hoca yoktu. İdare hukuku için keza. Buna rağmen, tam hazırlandı, yönetim. Artık asistan alabileceklerdi, yönet melikler düzenlendi, inat ettiler. 7 asistan kadrosu için ilan verdiler. Eskiden benim gençliğimde diye lim, 2 asistan kadrosu için ilan verilir, 50 kişi baş vururdu. 7 asistan kadrosuna iki kişi başvurdu. Yani kişi lerin kafa yapısı itibari ile üniversiteye hakim olan görüşe yatkın olmaları mutlaka aptal olmalarını gerektirmez. İnsanın böyle bir dönemde fakülteye asistan olması için de biraz aptal olması lazım, iş güvencesinden yoksun, bir yıl sonra her zaman açıkta kalabilecek, aradan zaman geçti adam bulabildiler. Sınav yaptılar, kendi seçtikleri jürilerle sınav yaptılar. Ve sınavlarda 7 kişi kazandı. Maalesef sınavları kazanan yedi kişinin beş tanesi kendi adamları değildi. Dil sınavını geçmişler, bütün sınav ları geçmişler, sözlü bilim sınavını geçmişler, her iş bitmiş, atamalar yapılacak. Tabii atama, yapmamak rektörün yetkisinde ama o kadar da yapamaz rektör. Birdenbire yönetmelik değişti sınavların ortasında, dedi ler ki, bir de mülakat yapacağız. Mülakat niçin yapılır, adamın kalıbını kıyafetini görürsünüz. Hoca olarak bu adam ağzı laf yapıyor mu belirli bir düzeyi var mı onu tartışmak için. Bu mülakatlar her nedense bu 7 kişiden kendi adamları olmayan 5 kişi için, 5'i de mülakatta kal dılar. Mülakatta kalmak ne demekse? Bu mülakata giren arkadaşlardan, öğrencilerden bir tanesini tanıyorum. Kendisi idare hukuku anabilim dalına girmek için müra caat etmişti. Sınavları çok iyiydi, birinciydi 7 kişi arasın da. Not itibariyle vaka karşılaştırma yapılmaz, çünkü her biri başka disiplinden geçiyor. Ne ise idare hukuku için müracaat etmiş olan arkadaşın mülakatında fakültemizin kıymetli deniz ticareti hukuku profesörü de katıldı, her nedense mülakat olarak sorduğu şey işte bilmem ne bey, gemi adamları hakkında son bir yargıtay kararı verildi. Bu kararı açıklar mısınız? Çocuk hayatında bırakınız yargıtay kararını, gemi adamını dahi duymamış. Ticaret hukukçusu olmayan birisi bunu duyamaz, bilemez çok teknik bir konu fakat ilginç olan tarafı şu, bu çocuk bana geldi, haber verdi durumu. Ben merak ettim, ben ticaret hukukçusuyum. Ve bu soruyu soran hocanın
kürsüsünde yirmi yıl görev yaptım halen de ticaret huku kunun bütün konularını izleyen bir kişiyim, uzmanım yani, bu konuda merak ettim hangi yargıtay kararı diye, sordum soruşturdum. Mülakat tarihinden önce, bir hafta önce yargıtay ikinci dairesinin verdiği bir beyan ve henüz yayınlanmamış bir karar, olay bu ama sonra bu mülakat çok işe yaradı mülakat sistemi çok işe yaradı, şimdi fakültemizde yeni alınmış son altı ay içinde alın mış onüç ya da ondört yeni asistan var, bunlara önemli bir yasak getirilmiş, hocalar odasıyla asistanlar oda sı ayrılmış. Buna bu yeni gelen asistanlara hocala rı, yasak asistanlar odasına zinhar girmeyeceksi niz demiş çünkü orada sizi ifzat ederler. Hiç kim seyi kalıbıyla kıyafetiyle ölçmekten hoşlanmam, ama kalıp kıyafet belirli ölçüde belirli şeyleri gösterebilir. Ama davranışları önemlidir. Medeni olmanın belirli ölçü leri vardır. Biliyorsunuz, artık dedikodu yapıyoruz, bun lar tam aşağı düzeyde dedikodu. Medeni olmanın belirli ölçüleri vardır, kendi kürsüsünün başkanı hanıma yenge diyen ve aralarındaki ilişki hani eski bir tanışıklıkları bir akrabalıkları olsun değil, hayatında ikinci kez görü yor. İlk geldiği gün efendim ben tayin oldum, geldim demiş, ikinci gün görev vermek için çağrıldığında, 55 yaşında medeni hukuk profesörü hanım, oğlan da bile mediniz 23 24 yaşında, yenge diye hitap ediyor. Bu da belirli bir göstergedir. Dedikodularım bu kadar. Bir sonuçla ya da bir toparlamayla da bitirmek istemiyorum. Yanılmıyorsam herkes, hiç değilse şu odadaki, ne demek istediğimizi, nereye varmak istediğimizi bir ölçüye kadar ne yapılması lazım geldiğini anlamıştır. Teşekkür ederim.
• Güney GÖNENÇ Birkaç değişik konuya kısa kısa değinmek istiyorum, önce Bilkent'le ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Üniversiteleri yöneten yasalarla ilgili geçmişe baktığımızda, Anayasa Mahkemesi'nin bu yasalardaki kimi maddeleri zaman zaman iptal etmiş olduğunu anımsayacaksınız. Anayasa Mahkemesi Mur kut arkadaşın belirttiği gibi Demirel zamanında konmuş olan Yüksek öğretim Kurulu'nun yetkilerini iptal etmiş
tir. Üniversite yasasında "üniversiteler Türk gençliğini örf ve adetlerine bağlı kişiler olarak yetiştirirler" cümle sindeki örf ve adetlerine bağlı" deyimini iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi özel yüksek okulların açılmasına olanak veren yasayı iptal etmiştir, özerk olmayan tek üniversite niteliğindeki ODTÜ ile ilgili olarak, bu üniver sitenin yasasındaki öğretim üyelerinin iş güvencesini yok sayan maddeyi iptal etmiştir. Bunları niçin sayıyorum? Anayasa Mahkemesi geçmiş anayasalara dayanarak neleri iptal etmiş ise, bunlar teker teker, ama yeni bir Anayasa' nın şemsiyesi altında, yani artık iptal edilemez biçimde, yeniden yasalaştırılmıştır. Yani bugün gençler örf ve adetlere bağlı olarak yetiştiriliyor, çünkü yeni yasa böyle diyor. Anayasa Mahkemesi öğrencilerden ücret alınmasına ilişkin maddeyi iptal etmiştir, bugün ücret alınıyor, yasalar gereğince. Bugün öğretim üyelerinin iş güvenceleri hiç yok, yine yasa gereğince. Anayasa Mahkemesi neyi iptal etmiş idiyse (tabii iptal edilmemiş, ama edilmesi gereken birçok başka hükümle birlikte), bunlar, bugün YÖK yasasıyla, Anayasa ile, geri getiril miştir, özel Yüksekokullar da böyledir ("özel üniversite" demiyorum, çünkü bugün geçerli olan yasalara göre özel üniversite açılamaz, yasalara uymamayı adet edinmiş büyüklerimizin bu sözcüğü kullandıklarına bakmayın siz). Anımsarsınız, özel yüksekokulların geçmişi mühen dislerle yakından ilgilidir. En rağbet gören alan olduğu için, özel yüksekokul olarak, yerden mantar bitercesine mühendislik (ve eczacılık) okulları açılmıştı. O zaman (1963'te) 1915 tarihli Mekteb i Hususiye Talimatname sini keşfedip çıkarmışlar ve buna dayanarak bu okulları açmışlardı. 1 9 6 5 t e de yasasını çıkardılar. 25 30 kadar özel yüksekokul açıldı. Mühendis odaları bunlara karşı çıktılar. Bu okullar 1967'de ilk mezunlarını verdiği zaman, bunları odaya kaydetmeyi reddettiler. Burada şuna dikkat etmek gerekli: Lise mezunları açıkta kalıyor, başlarını sokacak yüksekokul arıyorlar, özel okullar devreye giriyor. Bu okullara girenlerin, burdan mezun olanların bir suçu, bir günahı yok elbette. Amaç, odala rın amacı, bu okulların Anayasa'ya aykırı olduğunu kanıtlamak. Odaların üye yazmama kararı üzerine Bayın dırlık Bakanlığı bir genelge yayımladı, bu diplomalar geçerlidir, bu mezunlar mühendistir, diye. Odalar bu genelgeyi Danıştay'a götürdüler, Danıştay da Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu ve bu yolla özel yüksekokullar yasası iptal edildi. Bu kez öyle olmadı. Çok ilginçtir, herhalde o zaman sayın Doğramacı henüz böyle bir hevese kapılmamıştı ki, YÖK yasası ilk çıktığında bu konu yasada yer almıyordu. Bir yıl sonra, 1983'te 14 tane ek madde ile özel yüksekokul konusu yasaya kon du. İlkin şunu belirteyim: Türkiye'de nitelikli bir başka yükseköğretim kurumunun açılmış olmasına kimsenin karşı çıkması söz konusu değildir. Bundan ancak mem nuniyet duyulur. Bilkent konusunda dikkati çeken, başka hususlar. YÖK yasasına göre özel yüksek öğretim kurumlarını denetlemek ve gözetlemekle görevli kişi
YÖK başkanıdır. Demek ki, özel yüksekokullu kuran kişi, yasaya göre bunları denetlemekle, gözetlemekle görevli kişi. Yani Türkiye'de başka hiçbir Allah kulu kalmamış, devletin kendi üniversitelerini eline teslim etmiş olduğu kişi, özel yüksekokulları denetlemekle görevlendirmiş olduğu kişi, kuruyor özel okulu. Burada büyük bir çarpıklık var. Üniversitelere alınacak öğrenci leri seçmekle görevli kişi, Altan Günalp, bu özel üniver sitenin bir fakültesinin dekanıdır, bir fakültesinin de dekan vekilidir. Devlet üniversitelerinin üst düzey yöneti cileri Bilkent'e yönetici olup eski üniversitelerinden Bilkent'e öğretim üyesi "ayarlamakla" uğraşıyorlar. YÖK üyeleri, örneğin Kemal Karhan, örneğin ("Ben bu meclise çizmelerimi giyip geleceğim" sözleri ile ünlü) Gürol Ataman, Bilkent'in mütevelli heyetine üye oldular. Bu kişiler, üniversiteleri, bu arada Bilkent'i denetlemekle görevli YÖK'ün üyeleri, hem de Bilkent'in yöneticileri. Hangi kamu kaynakları ve ne ölçüde bu özel yüksek okula aktarılmıştır, bilemiyoruz; bunlar devlet sırrı gibi gizli tutuluyor, çünkü. Doğramacı'nın 3 vakfı ile 10 şir ketinin Bilkent'e akan paranın büyük bölümünü oluştur duğu söyleniyor. Bu şirketlerden en ünlüsü Meteksan, kazandığı parayı acaba nereden kazanıyor? Meteksan sınav soru kitapçıklarını basıyor. Türkiye'de en çok basılan kitap bu kitaptır. Bunu niçin Meteksan basıyor da, başka bir matbaa basmıyor? Sisag, Doğramacı'nın bilgisayar şirketi. Acaba Hacettepe Üniversitesi niçin başka bir şirketten bilgisayar almıyor da Sisag'dan alı yor? Doğramacı'nın Tepe Mobilya'sı acaba niçin Cum hurbaşkanlığı köşkünü döşüyor, pek çok bakanlığı, kamu kuruluşunu döşüyor? Kamu kaynakları nereden geliyor, nereye gidiyor? Yasaya konan bir hükümle Bilkent'e alınacak, ithal edilecek bütün malzemeler, aygıtlar, laboratuvar donanımı, kitaplar neden her türlü harç ve vergiden muaf kılındı? Bilkent bir özel kurumdur ve laboratuvarına giren her osiloskop için, bu yolla sizin, benim, hepimizin cebinden 5'er, 10'ar TL alınmaktadır. Devlet üniversiteleri Anadolu'ya dağıtılmış, bunlar ara sında kütüphanelerindeki kitapların sayısı, doğru dürüst bir öğretim üyesinin evindeki kitaplar kadar bile olma yan üniversiteler var. "Bu böyle olmuyor, üniversitelere kitap, dergi alınamıyor, para yetmiyor; bir merkezi kitaplık kuralım, bütün parayı oraya dökelim" gerekçe siyle üniversitelerin dergi bütçeleri kesildi, kitap bütçe leri budandı. Biliyorsunuz, bilimdeki gelişmeler dergiler le iletilir, yayılır. ODTÜ'ye gelen aylık dergi sayısı 1000' lerle ölçülüyordu, örneğin. Şimdi bunların hepsi bir yerde toplanacak. Nerede toplandı dersiniz? Ne tesadüf, Bilkent'in yanıbaşında. Bu arada Elazığ'da, Van'da araş tırma yapmak isteyen öğretim üyesi (varsa tabii) bu "merkezi" kitaplıktan postayla, fotokopiyle yararlana cak.
YÖK'ün yol açtığı yıkıma bir örnek olmak üzere, 1980 1986 arasında ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendis
ligi Bölümü'ne ilişkin öğretim üyeleri sayılarını verece ğim, bu sayılar 1980 Ekim 1986 arasındaki duruma iliş kindir. Bu bölümde 1980'deki mevcut 8 profesörden Vi yurt dışına, 1'i başka üniversiteye, 1'i başka kuruma, 1'i Bilkent'e gitmiş, 1'i ölmüş, geriye 3 profesör kalmış tır. 32 doçentten 9'u yurt dışında, 7'si başka üniversite lere, 2'si Bilkent'e, 2'si başka kurumlara gitmiş, 2'sinin görevine 1402 ile son verilmiştir, halen 10 doçent var dır. 23 yardımcı doçentten 7'si yurt dışına, 3'ü başka kurumlara, 1'i Bilkent'e gitmiştir, halen 12 yardımcı doçent vardır. 9 öğretim görevlisinden 3'ü yurt dışına, 3'ü başka kurumlara gitmiş, 3 öğretim görevlisi kalmış tır. 101 asistandan 66'sı ayrılmış, halen 35 asistan vardır. Yani bu bölüm, yaklaşık olarak, profesör ve yardımcı doçentlerinin yarısını; doçent, öğretim görevlisi ve asis tanlarının üçte ikisini kaybetmiş durumdadır. ODTÜ, öğretim üyeleri açısından ülkenin en büyük kayba uğra yan üniversitesi, ama kadrolaşma açısından henüz en az zarar gören üniversitelerinden biri. öğretim üyelerinin sayısındaki bu azalmaya karşılık, öğrenci sayısındaki artışı, sınav kağıdı yükündeki akıl almaz artışı bunlara ekleyiniz. Ayrıca, öğretim üyelerine yeterli ücret verilme yerek, bunlar, ek kaynaklardan gelir sağlama yoluna itil mişlerdir. Master öğrencisi başına aylık ek ücret öden mesi, başka fakültede verilen dersler için saat başına ücret ödenmesi gibi uygulamalar getirilmiştir. Ayrıca projelerden para kazanmak geleneği ortaya çıkmıştır. Az ücret verilecek ki, öğretim üyesi de bunları yapmaya mecbur olsun. Eline geçenin yarısından fazlasını bura lardan kazanan bir öğretim üyesinin sınıfa girip ders vermeyi ne derecede asli görevi sayacağını tahmin edebi liriz. Yani, şimdi, ders vermek artık ek görevdir, ya da bir tür angaryadır, öğretim üyeleri haftada 3 6 saat ders vermekteyken, öğrenci sayısının iki üç katına katlanması ve benzer nedenlerle öğretim üyelerinin haftada 10 30 saat ders vermeye zorlanması, bir yandan derslerin niteli ğini düşürmekte, öte yandan öğretim üyesi öğrenci iliş kilerini olumsuz etkilemektedir. Bütün bunlar, test yöntemiyle sınav gibi, hele uygulamalı alanlarda (örneğin mühendislik) akıl almak bir sınav yönteminin gelişme sine, yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Bir öğrencinin bilgisayar programı yazıp yazamadığı, bir elektronik devresini tasarımlamayı bilip bilmediği test sınavıyla nasıl ölçülebilir? Kanımca bu olanaksızdır.
Son olarak "rotasyon" adı verilen olgudan söz etmek istiyorum. YÖK Yasası'nda, 4 1 . maddede, kanımca çok ilginç olan bir hüküm getiriliyor. Başka üniversiteye gönderilmesine karar verilen öğretim üyesi, 15 gün içinde yeni yerinde görevine başlamazsa istifa etmiş sayılıyor. Buraya kadar normal diyelim. Ama maddenin bundan sonraki cümlesi, sanıyorum, Türk kamu Hukuku açısın dan çok önemli ve parlak bir yenilik getiriyor. Ben hukukçu değilim, ama böyle bir hükmün insafa, akla, mantığa ve hukuka uymadığını görebilmek için, doğru
su, hukukçu olmaya da gerek yok sanıyorum. Madde şöyle bitiriyor: "Bu şekilde istifa etmiş sayılanlar, bu hizmeti yerine getirmedikçe herhangi bir yükseköğretim kurumunda yeniden görevlendirilemezler ve diğer kamu kuruluşlarında çalışamazlar." Yani, ölünceye kadar bir daha kamu kuruluşunda çalışamazsın. Buna benzer bir hükmün 1402 ile görevlerine son verilenler için de kon muş olduğunu anımsatmalıyım. Bu rotasyon işinde gerçekten çok ilginç olaylar yaşandı. Bunlardan bir bölü mü, kanıtlanabilecek olanların bir bölümü ortaya çıktı. "Rotasyon"un bir cezalandırma ve sürgün aracı olarak, ya da bir tehdit öğesi olarak kullanıldığına ilişkin çok örnek var. Bunlardan iki örnek vermek istiyorum. Ancak, bu olayların kanıtları ne yazık ki elimde yok, o neden le isim zikrederek iddiada bulunmuyorum, bunlara tanık olup da kapalı kapılar ardında bize nakledenlerin günün birinde vicdanları ağır basıp bu olayları açıklayacak larına inanmak istiyorum. Bir olay, ki buna benzer olay ların yaygınlığını işin içinde olanlar biliyor, örneğin dekanın öğretim üyesini çağırıp "arkadaş, bak surda bir dilekçe var, ben falanca üniversiteye bir yıllığına gönüllü olarak gitmek istiyorum yazıyor, ya bunu imzalar bir yıllığına gidersin, ya da kura çekip seni kurada çıkarırız, bu sefer iki yıllığına gitmek zorunda kalırsın" demesiyle gerçekleşen türden, ikinci olayın kurbanı, Odamıza, Odamızın dergisine uzun yıllar hizmet etmiş bir arkada şımız. Bu arkadaşın adı rotasyon kurasında çıktı ve kendisi Anadolu'da bir üniversiteye gönderildi. Gidip o üniversitede 6 7 ay çalıştıktan sonra da görevine 1402 ile son verildi. Buraya kadar herşey çok "normal". Ama, sonra, bu arkadaşımızın adının çıktığı kuranın çekiliş yöntemini öğrendik! Bir kişi için kura çekiliyor. Bir isim çıkıyor, "olmadı" deniyor, bir daha çekiliyor. Yine olmuyor, yani bizim arkadaş yine çıkmıyor. Bu böylece sürüyor, sonunda bizim arkadaşın adı çıkmış da, kura da arzu edilen mutlu sonla sonuçlanmış. Daha önce de belirttiğim gibi, bu iki örneğin de kanıtlan elimde yok. Son olarak, bu arkadaşımızın, önce sürülüp sonra atılan bu değerli arkadaşımızın şimdi bir Amerikan üniversite sinde profesörlük yaptığını belirtiyor ve sözlerimi bitiri yorum. Teşekkür ederim.
• Haldun ÖZEN Biraz uzadı kısa kesmeye çalışaca ğım. Hepimiz bulunduğumuz yerde, kendi ortamımızda üniversitenin içinde veya dışında üniversite ile doğrudan ve dolaylı ilgili kişiler olarak, bu ülkenin geleceği ile ilgili kişiler olarak 12 Eylül'ün ve YÖK Üniversitelerinin tanı ğıyız. Bence bu tanıklık görevi o kadar kolay değil. Her birimiz bulunduğumuz koşullarda ne bilgi ediniyorsak ne varsa hepsini kendi ölçülerimiz içerisinde toplama lıyız. Bir önerim var: önce Nurkut'un önerisine katılı yorum. Yani gelecek yıl önümüzdeki dönemlerde, Bil kent dahil, 26 üniversite ve bir yüksek öğretim kuru munu, 27 kurumu ayrı ayrı inceleyen irdeleyen seminer ler yapılmalı. Kim yapar önümüzdeki dönemlerde onu,
düşünülür. Ama ben buna bağlı olarak bir YOK Üniver siteleri Araştırma Merkezi adıyla bir yer öneriyorum, o kadar çok bilgi ve belge var ki yalnız Güney'dekiler bile epey bir yer tutuyor. Herkesde böyle dağınık olarak var, toplanacaklar var. Arkadaşlarımız söyle diler, yeni konferanslar var oralarda. Kitaplar verile cek onlara. Belgeleri var veya başka şeyler var, önümüz deki dönemde başka çalışmalar olacak. Bu çok ciddi olarak belgelerin bilgilerin biraraya toplanması önerisidir ve hepimiz elimizden geldiği kadar buna katkıda bulun malıyız. Ben bazen önemli saydığım günlerde Tercü man okuyorum. Bir bakıyorum Nazlı Ilıcak'la ben aynı fikirdeyim. Hemen bu işte bir sakatlık var diye düşünüyorum. Son zamanlarda, epey evvel televiz yonda birtakım toplantılar oldu. Hani Osmanlı impara torluğu laiktir, çok daha laikti meselesi. Ayhan Songar'la aynı fikirdeyim yani nasıl iş bu, nerden çıkarıyorsunuz diyeceksiniz. Bakın nerden çıkarıyorum. Osmanlı döne minde, demin biraz önce 1919'larda belgelerini okudu ğumuz, arkadaşlarımızın da değindiği İstanbul Darülfü nunun mescidi yok, camisi de yok. Gülmeyin, çok önem li bir bilgi. Nerden biliyorsunuz diyeceksiniz. Burada raporunu okuduğum baltacıoğlu'nu ben çok yakından tanıyorum, ağzından dinledim. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Dariilfünun'da mescit yok, cami de yok, sonuç bakın ne. Sonuç, Osmanlı dönemi bizim bugünkü iktidardan ve YÖK yönetiminden daha laik, çünkü bugün YÖK camiler açıyor, mescit açıyor, hükümetin bakanı Kazım Oksay filan yerde de şu kadar milyon yatırıp o üniversitede de cami temeli attık diyor. Halbuki bun lara da lüzum yok, çünkü üniversite diye bir kurum
olmadığı, yalnız adı kaldığı anlaşıldı. Bence camilerin yanına medrese açıp rektörleri medreselerin başına geti relim. Bugünkü durum bu kadar içleracısı. Latife ile bitir mek istiyorum. Avrupa Topluluğu dedi Nurkut. Avrupa Topluluğu ile ilgili bir önerim var. Çünkü arkadaşlar ileriki günlerde konferansları izleyecekler. Konferansta şöyle bilgiler alacaklar. Denecek ki "Her türlü fikir cere yanının serbestçe tartışıldığı demokratik ülkelerin sağla dığı imkanlar Avrupa ülkeleri, Ortak Pazar ülkeleri çok zaman planlı ve devamlı faaliyetler olarak tanımlanan düşman psikolojik hareket uygulamalarına en uygun ortamı oluşturmaktadır. Oradan da bize geliyor." Şimdi Ortak Pazar çok güncel. Ortak Pazar'la ilgili ben bir öneri yapmak istiyorum. Bir defa Avrupa ülke leri iç ve dış tehditlerin kendilerini ne hale getirece ğinin farkında değiller, ^izimkiler onları uyarmalılar, onun için Başbakanlık bir genelge de Avrupa Toplu luğu ülkelerine göndermeli. O kadar da değil! YÖK bu bastırdığı, arkadaşlarımızın dinleyeceği kitabı İngi lizce, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca, çok olanakları var, bastırmalı bütün Avrupa ülkelerine dağıtmalı. Yardım olsun onlar da öğrensinler. Ayrıca istanbul Üniversitesi'ndeki profesörler bu dersleri gördü ler, diğer üniversiteler de yakında görecek. Unutmadan sıcağı sıcağına bu profesörlerimizden bir ekip kurmalı yız. Avrupa Topluluğu ülkelerine yardım için onlar orada konferans versin bu konularda diye göndermeliyiz. Böylece üniversitelerimizin, YÖK üniversitelerinin bilim sel düzeyinin ne kadar yükselmiş olduğunu Avrupa'da da bir kere daha kanıtlamalıyız, YÖK Başkanı çok başa rılı çalışıyor, bunun için süresi uzatıldı. Avrupa Toplu luğu ülkeleri arasında bir yüksek öğretim örgütü kurul malı. ATYÖK, Avrupa Topluluğu Yüksek öğretim Kuru mu ve başına bizim YÖK başkanı getirilmeli. Böylece Avrupa Topluluğu ülkelerine de önemli bir katkıda bulunmalıyız. Çünkü bilimsel ve teknolojik katkı yapa mayacağız. Hiç olmazsa yetenekli olunan konuda kat kıda bulunulsun. Çok teşekkür ederim. • Aykut BAŞÇIL Ben de teşekkür ederim. Değerli konuklar, bilmiyorum değerli konuşmacılarımızın vakti var mı ama sanıyorum bir 10 dakika sorularınıza cevap verebilirler sanıyorum. Soru sormak isteyen konukla rımız varsa soruyu kime yöneltmek istiyorlarsa sorabilir ler.
Herhalde sorusu olan yok herşeyi açıklamışız, teşekkür ederiz, katıldığınız için sizlere de teşekkür ederiz.