Elektrik Mühendisliği · Sayı 352 · Şubat 1988

''BİLİM NE EYLERSE GÜZEL EYLER''BU ARADA:''NÜKLEER, NE YER NE İÇER''

Arif Künar

Nükleer enerji Görüş ve değerlendirme

Yıl
1988
Sayfa
10
Okuma süresi
32 dk
Görüntülenme
0

Konu

Nükleer enerji

İlgili: Toplum, demokrasi ve emek, Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

Anahtar kelimeler

  • nükleer enerji
  • bilim eleştirisi
  • Frankfurt Okulu
  • pozitivizm
  • enerji tüketimi
  • teknoloji ideolojisi

Özet

Yazar, Frankfurt Okulu düşünürleri ve bilim felsefecilerine (Habermas, Marcuse, Feyerabend, Horkheimer) referansla bilim-teknoloji-endüstri ilişkisini sorgulayarak, enerji üretimi ve tüketiminin kalkınma göstergesi olarak sunulmasını eleştirel bir çerçevede tartışıyor ve nükleer enerjiye yönelik kaygılarını dile getiriyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

" B İ L İ M Neylerse Güzel Eyler"

Bu arada;

Nükleer, ne yer ne içer

Arif Künar

"Atom gücünün serbest kalışı, düşünce şeklimiz hariç herşeyi değiştirmiştir. Ve hepimiz, eşi emsali görülmeyecek fela ketlere doğru sürüklenmekteyiz."

Albert EİNSTEİN

GİRİŞ Y ERİNE...

Yazımıza çok kısa bir "bilim teknoloji" sorgulamasıyla başlayıp, sonra da reel dünyamızın "fiziki" kaderine yö nelik kaygılarımızı, en genelde enerji sorununu; özellikle de (çözüm diye yaşantımıza zorla giren) nükleer enerji nin çeşitli açılımlarını (aslında açmazlarını) içine alan bir çerçevede tartışmayı hedefledik. Bu arada zorunlu ola rak, bilim teknotoji endüstri ahbaplığına dair, pek de "bi limsel" kaygılar taşımayan bir üslupla dedikodular yapa cağız. Bu konulara fazlasıyla kafamızı takışımız büyük ölçüde artık "bilimsellik" adına atılan her adımın, günü müzde sorgusuz sualsiz kolaylıkla kabul görmesinden kaynaklanıyor. Üstüne üstlük bir de, "fazla bilimsellik ten" kaynaklanan yaygın egemen ideolojilerin sonuçla rıyla bizzat yaşamak ve sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalışımız da, bu yazının yazılma nedenini oluşturuyor ve hatta biraz da kaçınılmaz kılıyor.

uygulama organı haline gelir" (1). Gerçekten de şunu ko layca gözleyebiliyoruz artık: Günümüzde saf, birey ola rak tanımlanabilen bir "bilimadamf tanımı yok; bir La Vinci ve Pasteur gibi "buluş" yapan ve yalnızca in sanlığa hizmet aşkıyla yanıp tutuşarak "bilim" yapanlar

POZİTİVİZME BAKIŞ: NEGATİF SÖY LEM...

Bilim hakkındaki görüşlerimiz, asıl olarak Frankfurt Okul'u düşünürlerine yaslanıyor. Bilimsel bilgilerin "mut laklığını, tarafsızlığım" sorgulayan ve "negatif söylem" den yola çıkan diğer düşünürlerle de en genel anlamda örtüşüyor. Bilim eleştirileri ("tabu" nun sorgulanması) ül kemizde yeni yeni başladığı için, biraz acemi ve utangaç durumda. Bu nedenle, özellikle bu konulara daha önce kafa yormuş düşünürlerin anadüşüncelerini (net kaygıla rını) alıntılayıp sunmayı zorunlu gördük.f)

Ha bt r ma s , bilimin mazisindeki "masumiyetinden söz ederek, bilim teknoloji kurumlaşmasının bugün ulaştığı politik noktaya temas eder: "Şimdiye kadar bilim farklı görünümler altında bireysel bir faaliyetti..." bugün "büyük bir işletmeye bağlı olan araştırmacı" ekip halinde çalışı yor ve "uzman ve politikacı arasındaki bağımlılık ilişkisi tersyüz olmuşa benzer: politika bilimsel entelijensiyanın

yok. Onların yerini şimdi, her türlü askeri ve sivil "ihtiyaç' üretmek için örgütlenmiş; Manhattan Projeleri'nde, Pentagon'da, IBM, General Electric gibi çoku luslu şirketlerde ve Silikon Vadisi gibi "teknopo lis'lerde araştırma+geliştirme adı altında hizmet veren kurumlar aldı. Habermas" in (en kaba anlamıyla politika bilim ve teknolojinin türevi.) yaklaşımını: Mandel ve Marcuse sorgulayıcı kalemleriyle daha da derinleşti rerek, bugün gerçek (ten de) "iktidar makamında" neyin/ kimin oturduğu meselesine kadar uzanıp, bu soruyu ce vaplamaya çalışıyorlar. Mandel'e göre: "Bilim ve tekno loji özerk güçler haline gelmiştir, rasyonalitenin yükselişi

(*) Bu zorunluluk birçok okura ters gelebilir. Asıl derdimizi daha derli toplu, net bir şekilde ifade edebilmek ve tartış maya çalıştığımız konunun oturduğu önemli bir zemin olması nedeniyle bu alıntılara zorunlu olarak gerek duyduk. Alın tılar; sıkıcı, yoğun ya da gereksiz gelebilir. Okuyuculardan isteğim; yazıyı okurken bugüne kadar rahatlıkla kabul gör müş/alışılagelmiş değerleri yadsıyan her yeni düşüncenin bir takım acemilikleri ve anlatım güçlüklerini içinde barın dıracağını akıllarının bir köşesinde tutmalarıdır. Bu arada özellikle "yanlış" anlamaya meraklı okurlara da bir dipnot düşelim: Bilim hakkındaki eleştirilerimiz kesinlikle bilimin nesnel tammma değil, daha somut bir yaklaşımla, bugün vardığı/vardınldığı noktalaradır.

değer üzerine kurulu ideolojilerin geçerliliğini kaybetme sine neden olmuştur; sistem teknik açıdan rasyoneldir; ihtiyaçlar giderek tatmin edilmektedir, dolayısıyla siste min onaylanması güçlenmektedir; sınıf egemenliği yok tur, bilim ve teknolojinin egemenliği vardır" (2). Marcu se'un yaklaşımı da özetle: "Bugün bu egemenlik varol maya devam ediyor ve teknoloji aracılığıyla yayılmıştır, ancak teknolojinin kendisi bir egemenlik biçimidir; tekno loji, politik iktidarın yayılırken bütün kültür alanlarını yut ması olgusunu meşrulaştırır. Teknolojik rasyonalite ege menliğin meşruluğunu tartışmaz, daha çok onu savunur ve aklın araççı ufku rasyonel totaliter bir topluma açılır" (3). J. Ellul, bu kaygıları daha da ürpertici uç sonuçla ra taşır: "Bilimsel denetim yöntemlerinin insan dışı do ğaya karşı kullanılması yetmiyormuş gibi "kültürün bilim selleştirilmesi" yoluyla insanlığı da köleleştirme olasılığı hesaplanıyor; davranış ve yönetim bilimleri, sistem anali zi, enformasyon kontrolü, personel yönetimi, piyasa ve güdülenme araştırmaları, son olarak da insan bireylerin ve insan toplumunun matematikselleştirilmesi gibi" (4).

Çağımız, söylenildiğine göre "bilgi ve akıl" çağı; bilime, teknolojiye hayranlık duyma/şaşırma çağı. Bu çağda biz yurttaşlara yüklenen en hayati ödev; "gidişat1) sorgulam adan, yalnızca izleyip ayak uydurmak ve kayıtsız şart sız sunulan bütün teknolojik nimetlere şükür edip, bilim sel etiketli herşeyi şüphe etmeden kabullenmek/kul lanmak. Seçenekler sınırlandırılıp, belirlenmiş. Önerilen seçeneklerin dışında kalanlar ise, ya modası geçtiği için tedavülden kaldırılmış ya da en azından pratik olarak mümkünsüzleştirilmiş durumda. Çünkü nedir, dünyanın 6000 yılda aldığı "tarihli" mesafeyi, artık bizler 24 saatte "tarihsiz ve öznesiz/insansız" olarak alıyor, daha da doğrusu (insiyatifimizin dışında) aldırılıyoruz. Başka bir ifadeyle; bu "hızlı ve endüstrileştirilmiş süreci" film izler gibi izliyor, filmin konusunun ne olduğunu yalnızca "his setmeye" çabalıyor, yine de sonunda, asıl "ana temayı" bir türlü anlayamıyoruz. Ve lllich' in söylediği gibi, artık "hız, hayatı felç ediyor". Sonuçta bizler, bu süreci iyice

Pozitivistlere göre," bilimsel yönteme güvenmeyen yü reksiz entelektüellerin" pîri olan Horkheimer: "Kuşku suz pozitivistler bilimin yıkıcı amaçlarla kullanıldığından habersiz değillerdir; ama bilimin bu tür kullanımlarının bir sapkınlık olduğunu düşünmektedirler" ve "Bilimin ve onun uygulanışı olan teknolojinin gösterdiği nesnel iler leme, bilimin ancak saptırıldığı zaman yıkıcı olup, gere ğince anlaşıldığında zorunlu olarak yapıcı olduğu yolun daki bugünkü yaygın düşünceyi haklı çıkarmaz" diyerek, son çözümlemede "Pozitivizm felsefesi teknokrasidir" (5) diye tanımlar. Bu konularla içli dışlı olan bir başka aykırı (kendi tanımıyla; "anarşist") bilim felsefecisi de, ünlü "Methoda Karşı"nın yazarı; Feyerabend'dir.

Feyerabend, günümüzde bilimin dinselleş (tiril) diğin den kuşku duyarak, bilimi de; "mutlak inanç" paydasını paylaşan ideolojilerin içine atıyor ve bilimi:"..., söyleye cek birçok.ilginç lafı bulunan, ama kötü yalanları da içinde barındıran peri masalları, ya da faydalı pratik bilgil er veren ama harfi harfine izlenildiği zaman öldürücü olan ahlaki reçeteler gibi okumalı" yaklaşımıyla değerlendire rek, "toplumun, bilime karşı korunması" gerektiğini sü rekli olarak ön plana çıkarıp, savunuyor. Ve sonunda, şu pratik önermeyi yapıyor: "Nasıl şimdi devletle din birbirin den resmen ayrılmış ise, devletle bilim de resmen ayrıl mış olmalıdır" (6). Daha fazla uzatmadan, bilimle ilgili alın tılarımızın sonuncusu da "eskilerden" Pascal'ın içer den na/Vyaklaşımıyla sonlayalım: Bilimler, "insanın har cı değildir" ve "insan onları bilmekle, bilmemekten daha çok yitirir insanlığını" (7).

ENDÜSTRİLEŞTİRİLMİŞ SÜREÇ...

Bilim ve teknolojiyle ilgili alıntıların ışığı altında konuya yavaşça girelim dilerseniz...

sindiremediğimiz için hazımsızlık çekiyor, "insani ve do ğal" olan herşeye iyice yabancılaşıyoruz. Ve işin en şa şırtıcı tarafı, yabancılaşma olayı günümüzde o kadar doğal (rahat) bir hale getirildi ki; üretimin ve tüketimin sorgulanması bile bir hayli tuhaflaştı. Üretimin sorgulan masında, "ne ve kimin için" üretim sorusu yerine; "hangi teknolojiyle, nasıl" üretildiği sorusu daha popüler olmaya başladı. Yani kısaca üretim nitelik değiştirdi. Artık doğal gereksinimlerimizi karşılamak için üretim yerine, bariz bir şekilde yeni suni gereksinimler yaratmak için üretime başlandı. Çok yakın bir örnek: F 16'lar. Basında ve TV' deki tanıtımlarında, ne işe yaradıklarına ve niçin üretildik lerine dair hiç bilgi verilmedi de, F 16'ların Amerika'da na sıl üretildiği, Türkiye'de montajının nasıl yapılacağı ve "O birazcık yaramaz", ama "harika" şeylerin teknik kimlikleri hakkında bütün ayrıntıları, en az Madonna'mn merak ettiğimiz hayat hikayesi ve gizli şeyleri kadar öğrendik. Üstelik bir çoğumuz, bu milli gururumuzla müthiş bir "teknolojik haz" bile duyduk...

HER DERDE DEVA; ENERJİ...

Buraya kadar anlatmaya/aktarmaya çabaladığımız, bi lim teknoloji endüstri kurumlaşmasının, iyiden iyiye ideo lojik/politik misyonlar yüklenerek; "iktidar ve sistem" ola rak karşımıza çıkışında en önemli rollerden birisini de

kuşku yok ki enerji oynuyor. Çünkü nedir, bu kurum laşmayı pekiştiren/azdıran;

tüketim

üretim

"şeytan üçgeninin" en zorunlu temel kenarlarından biri de, günahıyla sevabıyla enerji'öir. Enerji; kaynakları, üretimi ve tüketimi, dünyanın gidişatını belirleyebilecek denli etkin olmaya başladı. Hatta enerji üretim ve tüketim oranları, tek başına gelişmişliğin en önemli göstergesi kabul edildi ve ediliyor. Elektrik Mühendisleri Oda sı yayınlarında bile, besmeleyle başlar gibi şu çok derin "anlamlı" tahliller yapılır: "Yani, enerjiyi toplumsal geliş menin, kalkınmanın bir göstergesi olarak almak son de rece anlamlıdır" (8). Herşeyi yeniden sorgulayan (L) ve hatta tarihi bile tersinden tekrar (ama tekrarlayarak) ya zan "uzman" planlamacılardan Y alçın Küçük bu konu da, yaygın egemen ideolojilerin kalkınmaya yaklaşımını da tekrarlayarak (bu sefer tersten değil, aynen) şöyle diyor: "Enerji kulllanımı çeşitli makina ve üretim araçları kullanımını temsil edebilir. Enerji türleri de çoktur. Ancak, artık bir yandan elektrik enerjisinin diğer enerji türlerinin yerini alması: diğer yandan diğer enerji türlerinin kolay lıkla elektrik enerjisine çevrilebilmesi elektrik enerjisini kalkınmanın ölçütü olarak kullanmayı mümkün kılmakta dır. (Bunun nedeni) ... verimlilik artışı ve kalkınmanın elektrik enerjisinde somutlaşmasıdır" (9).

liyor kolayca. Kişi başına düşen enerji miktarının, ge lişmişliği ve refahı gösterip göstermediği, başlı başına başka bir yazının konusunu oluşturuyor. Ancak şu ka darını hemen söyleyelim; enerji tüketim oranlarının hiçbir nesnel ölçütü veya kıstası yoktur, tamamen özneldir. örneğin: Batı Almanya' nın her endüstriyel ürün için kul landığı enerji, İngiltere'nin kullandığının yarısıdır. Üstelik şu an yaşamakta olduğumuz tüketime dayanan ideolojil erin tahakkümlerine ve bize dayattığı "yaşam" biçimle rine göre belirlemek çok anlamsızdır. Özetlersek; vakit geçirmeksizin sorgulanması gereken alışkanlıklarımız dan birisi de; enerji üretimi/tüketimi ve bunlarla belirlenen toplumsal "refah" söylemidir. Bu denli "hayati" önem ta şıyan bu konu, maalesef bugüne kadar dünya (özellikle Türkiye) için yazılıp çizilen, bir iki bağımsız ve dürüst(') çalışmadan öteye geçmemiş geçememiştir.

Kısaca biz, kişi başına ne kadar enerji tüketirsek (yani, enerji tüketerek üretilen sonsuz türdeki ürünleri de tüke terek, tüketim fetişizmiyle beslenen "sistemin" büyüme sine ve yaşamasına ne kadar yardımcı olursak) o kadar refah/gelişmiş ve hatta çağdaş/uygar bir yaşam seviye sine kavuşmuş olacağız. Ve bu sonsuz, çılgınca tüketim öylesine büyülü/inandırıcı söylemler üretmiş ki, ideoloji sini sorgulamak; dünyamız ve bizler için hazırlanan "re fah ve mutlu" geleceği yadsımak ve hatta yok etmekle eşanlamlı sayılıyor. Üstelik işin içinde epeyce bilimsel likte bulunduğundan, üzerinde düşünmek bile, "kafa bu landırmak" ya da "potansiyel gericilik" diye nitelendirilebi

GÜNAHLAR/SEVAPLAR...

Yukarıda belirtmeye çalıştığımız teorik ve "hissi" kaygı larımızı, güncel pratiklerle karşılaştırarak; bilim kurum larımn/adamlarımn ne kadar "güvenilir ve uzman" olduk larından, "nesnelliklerinden" örnekleriyle söz edelim bi raz da...

Herşeyden önce acil olarak, enerji üretim ve tüketim tah min senaryoları ve planlamaları eleştiri masasına yatırı lıp, didik didik iyice sorgulamalıdır. Çünkü, bu tahmin se naryoları günümüzde çok önemli ve belirleyici roller oy nuyor, örneğin: 1973 yılında hazırlanan Genel Enerji Ra poru'nda, 1985 yılı fiili tüketiminin 2 katı kadar bir talep tahmin edilmiştir. 1977 yılında hazırlanan dördüncü beş yıllık kalkınma planı da 1983 yılı tüketimini fiili değerinin % 46 üstünde tahmin etmiştir (10). Gerekmediği halde fazla enerji taleplerini gündeme getirip, başka enerji kay nakları aranmasını teşvik eden bu tür planlamaların, ne kadar "hesapsız ve keyfi" olduğu ortadadır. Bir başka abartma da uranyum yataklarımız hakkında. Çokuluslu şirketlerce, 70'li yıllarda Türkiye'de nükleer santral kurul masını özendirmek için, yurt dışındaki "bilimsel dergile rinde" şişirilmiş rakamlarla (8.8 milyon ton) uranyum re zervlerimizin olduğundan bahsedilirdi. Oysa 4. Enerji Kongresi'nin (1986) verilerine göre bu rakam yalnızca toplam 8830 tondur. Bütün bu dolduruşlardan sonra,

(*) Burada, kullanılan bağımsız ve dürüst tanımlamaları, sırf resmi ideolojilerle beslenen görüşler için değil; aynı zaman da istisnftlar kaideyi bozmaz, diye düşünürsek bahsettiğimiz çerçevede bilimsellik ve ilerlemecilik adına hareket eden mühendis ve bilimcilerin dışmda kalan anlamında da kullanıldı.

TAEK BAŞKANI

Nükleer santral, enerji açığını kapayacak son çare

ANKARA (ANKA) — Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Baş kanı Doç. Dr. Atilla Özmen, nükle er santralların dünyada enerji açığı nı kapayacak son çare olduğunu, an cak termik ve hidroelektrik enerji kaynaklarının sınırlı kapasiteye sa hip bulunmaları nedeniyle, büyüyen enerji açığının nükleer santrallarla kapanabileceğini söyledi, özmen, "Tek Mr nükleer notral bile Türki ye'deki Uuik endüstriyi 10 yıl ileri ye götürür" dedi.

TAEK Başkanı büyüyen enerji açığının uzun vadede kapatılması zo runluluğunun, nükleer santralları gündeme getireceğini belirterek, "Nükleer mitrallar er veya geç Mr ihtiyattır ve yapıbuk ramdadır" diye konuttu.

'Radyasyonun azı yararlıdır9

SİDE (Cumhuriyet) — Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fahrettin Kurt, Türkiye'de nükleer santraller kurulması gerektiğini savunarak, "Radyasyonun azı yararlıdır" dedi. Fahrettin Kurt, Manavgat Barajı'nın açılış törenine katılmak üzere Başbakan Turgut özal ile birlikte geldiği Side'de gazetecilerle sohbet ederken, nükleer santraller kurulması gerektiğini savundu. Dünyadaki en temiz yakıtın ve enerji kaynağının nükleer santraller olduğunu ifade eden Kurt, Çernobil kazası anımsatılınca, "Radyasyonun azı yararlıdır. Sizler olayı fazla abarttınız. Bir tek kazayı bu kadar büyütmeye gerek yok" dedi.

kraldan çok kralcı kesilen nükleer enerji taraftarlarının, ısıtıp ısıtıp önümüze getirdikleri en önemli senaryoları; bi rincil enerji kaynaklarımızın 2000 yılında enerji talebini karşılamayacağı, bunun için nükleer santralların zorunlu olduğu ve hatta geç bile kalındığıdır. Atom Enerjisi Ko misyonu eski başkanı, Prof. Nejat Aybers'e göre: "Türkiye'nin hidroelektrik potansiyeli yılda 100 milyar kwh kadardır; ülkemizde bol bulunan düşük kalorili linyit kömürlerimizin üretim kapasitesi de 65 milyar kwh ka dardır. Türkiye'nin 2000 yılı için öngörülen elektrik talebi 162 milyar kwh olduğuna göre, 165 milyar kwh olan top lam öz enerji kaynaklarımızın 2000 yılına kadar % 80'ini kullanır hale getirebileceğimizi varsayar isek, 2000 yılın daki üretim kapasitesi 132 milyar kwh ve enerji açığımız en azından 30 milyar kvvh olur. Bu miktar elektrik enerjisi açığını kapatmak için nükleer enerjiden başka akılcı bir çözüm bulunduğunu iddia etmek zordur. Bu sebeple, Türkiye'nin 2000 yılına kadar yaklaşık 5000 MVVe gücünde 5 ila 6 nükleer santral kurması gerektiği an laşılmaktadır" (11).

Bu konuyla ilgili daha "bağımsız" senaryolara da bak makta fayda var: "Jeopolitik bulgulara göre hidrolik enerji potansiyelimizin teorik üst sınırı 400 milyar kw saat ola rak belirlenmiştir. Buna karşılık, ekonomik olarak yarar lanabileceğimiz potansiyel, bugün için 100 130 milyar kw saat dolayındadır. Ancak ekonomik potansiyelimiz daha 1970'lerde 60 70 milyar kw saat olarak gösteril mekteydi. Petrol fiyatlarındaki artışlar çok kısa bir süre de ekonomik potansiyel sınırını 2 katına çıkarmış ve böy lece bu kavramın ne kadar kolay değişebileceğini kanıt lamıştır. Genel karakteri düzensiz olan akarsu havza larımızın maksimum teorik potansiyelinin tartışılır ol duğunu belirtmeliyiz" (12).

Başka bir senaryoya göre ise: "Türkiye halen ekonomik hidrolik potansiyelin % 13'nü kullanmaktadır. Geriye ka

lan ekonomik hidrolik potansiyel 110 milyar kvvhlır. (An cak bu değer, çok eski bir etüde dayanmaktadır ve ge rek enerji fiyat artışları, gerekse ilerleyen teknoloji, bu miktarı 160 170 milyar kvvh'a çıkarmış olabilir.) Bu günkü üretimin 30 milyar kvvh, devreye girecek termik santral ların 60 milyar kvvh'a eşit olduğunu düşünür ve 2000 yılında ulaşılacak tüketim için 170 milyar kvvh gibi abart masız bir değer seçersek, hidrolik potansiyelden 80 mil yar kvvh gibi bir bölümünün kullanılması ile 2000 yılındaki tüm enerji ihtiyacının karşılanmış olacağı görülür. Bu du rumda en kötümser olasılıkla geriye, bugün kullanılma yan ekonomik hidrolik potansiyel % 27'si ayrılmış olarak kalacaktır. Dolayısı ile taşkömürü ve linyit potansiyelini, yani termik olanakları hiç hesaba katmadan, enerji soru nu çözümlenecektir" (13). Bu son iki senaryodan yola çı kılarak söylenebilecek şey; en azından bugün tahakkü mü aümda yaşadığımız "dünya sistemi'nin mantığı içeri sinde bile rahatlıkla, "sistemin" kendisinin belirlediği kıs taslar dahilinde pratik, ekonomik ve risksiz çözümler bulunabilir.

"BİLİMSEL" UÇUŞLAR...

Nükleer santrallar konusunda, en rahatsız edici yakla şımlardan birisini de; nükleer santralların kaza yapma (risk) olasılığı; tahmin ve iddiaları oluşturur. Bu tahminleri içeren, tüyler ürpertici keyfilikte ve kaygısızca kaleme alınmış "bilimsel" yaklaşımlı iki alıntıyla sürdürelim yazı mızı: "Nükleer santrallar, sanıldığı kadar tehlikeli olma yan, normal çalışma şartlarında çevre üzerindeki olum suz etkileri yok sayılabilecek kadar az olan, günlük ya şantımızda karşılaştığımız kaza ve tabii afetlere nazaran ölümle sonuçlanabilecek seviyede kaza yapma olasılığı çok ufak olan, güvenilir ve ekonomik bir enerji kay nağıdır." (14) Prof. Nejat Aybers yazısında devamla, oldukça "makul" sayılabilecek bu yaklaşımının matema tiksel ifadesinde, şu ferahlatıcı müjdeyi de veriyor: "ölümle sonuçlanan kazalar trafik için binde 2, yangınlar da binde 1, uçaklarda yüzbinde 1 iken, nükleer kazalar da ölüm meydana getirebilecek bir kaza olasılığı uçakla ra nazaran 10000 defa daha azdır" (15). Nükleer santral ların yarattığı çevre kirliliği konularında iyiden iyiye "des . tursuz uçan" ve daha da acıklısı; "Tersine çevre kirliliği ne karşı çıkanların, doğayı savunma iddiasında olanların, çevre kirliliğini önlemek, doğayı korumak için nükleer santralları önermelerini öneririz. Çok tutarlı davranmış olurlar" (16) gibi fena halde tutarlı laflar eden bir başka "uzmanımızın", kazalar konusundaki yaklaşımı da ayrı bir dramatik komedi: "Etrafında çok büyük gürültüler ko partılan arızalar, işte soğutma sisteminde karşılaşılan ve kolaylıkla üstesinden gelinen türde olmuştur. İlk kez 1954 yılında Sovyetler Birliği'nde işletmeye alınan nük leer santralların 30 yılı aşkın sicilleri son derece olumlu dur. Nükleer santral aleyhtarı akımların en büyük silahları olan "patlayan" santrallar olsa olsa muhayyilesi oldukça geniş sinemacıların, konu kıtlığı içinde kullanacakları bir senaryo olmanın ötesinde anlam taşımamaktadır" (17). Hepimizin beynine bir daha çıkamayacak biçimde çakı lan "insanlığın utanç abidesi" Çernobil'in dışında, yal nızca Sovyetler Birliği'nde "bilinen" iki önemli kazadan söz etmek yeter sanıyorum (*) yanıt olarak...

(*) Sayın.uzmanlarımızın "bilimsel hesaplarını" biraz yalanlıyor gibi olacağız ama, dünyada bilinen ve önemli sayılan 300'den (üçyüz) fazla nükleer santral kazası olduğunu belirtelim. Bu kazalarla ilgili, çeşitli yayınlarda ayrıntılı yazılar çıktığı için, tek tek bahsetmiyorum.

NÜKLEER KAZA; GELİY ORUM DER...

Sovyetler Birliği'ndeki kazaların ilki, 1958 yılında Ural bölgesinde oldu. Büyük bir olasılıkla nükleer artıkların yol açtığı sanılan büyük bir patlama sonucu, çok büyük bir bölge radyoaktifleşti. Sovyet yönetimi, bu bö'geyi tahli yede gecikince yüzlerce insan öldü, onbin insan başka bölgelere göç etti. Bu olay ancak 20 yıl sonra öğrenildiği için nedenleri ve ayrıntıları hakkında yetori bilgi edinile memiştir. Aynı ülkede meydana gelen "askeri" amaçlı bir reaktör kazasında (1974) 30 kişi ölmüştür (18). Ve bu gizlilik (**) bazı uyanıkların sandığı gibi salt Sovyet yönetimine özgü değil, aynı zamanda bütün dünyada nükleer enerjiyi kullanan ve ileride (bizim gibi) kullan maya çok hevesli yönetimler için de geçerlidir. Örneğin: İngiltere, dünyada "bilinen" en ciddi ilk nükleer santral kazasını (1957 Windscale)tam 25 yıl sonra açıklamıştır. Buna benzer "sonradan" tesadüfen su yüzüne çıkan kazalar, şimdilik bilemediğimiz, belki de hiç bir zaman

NE DEMİŞLERDİ?

ı B B B I Sovyetler Birliği'nin Kiev kenti yakınla rındaki Çernobfl Nükleer Santralı'nda kaza.oldu. • i Mam 10BS: Çernobil'den yayılan radyasyon bulutu, ilk kez Edirne civa rında Türkiye'yi etkilemeye başladı. • r Mavim ı B B B : Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı Prof. Ahmet Yüksel Özem », et, süt, su, balık ve tüm sebzelerin teiniz olduğunu açıkladı. • s Mo stran 1BBB: TAEK Başkanı Prof. Özemre, kazadan sonra 4 bin ölçüm yaptıklarını, bunların açıklanması halinde uzmanların farklı yorumlar yapacağını belirterek, "Beoim zavallı halkım bunları ne yapsa? Ben hiçbir tehlike oİBMtağını söyledim. Bu yeter»" dedi. • *B Haslran 1BBB: Sanayi ve Ticaret Bakanı, Radyasyon Güvenliği Komitesi Başkam Cahit Ani: "Hiç merak etmeyin, bi şey yek. Bir şey bilsem, ıtUar mıyım? Ben bir bakanım ve bu işle görevlendirildim. Soramhıhığamıı bilirim. Eğer ben bunun «mu cura iyi hesaplamazsam, 10 yd tonra etkileri çıkar»», kellemin gi deceğhıi bflirlm." • aoMramm tmmm Hükümet açıklamasında: "Ekonomik ve ticari enidaişşeelerle in ağhğına sit çok ktiçik bir tehlike ihtimalini dahi gozanb etmeniz söz konusu olamaz. Bizim için tek Ustam ıaibğı, tonlara çaydan ve milyarlarca Undan da ha deferüdk. Çayda ve diğer gıda maddeKfinde ttjhia zarara teh likeli bir duranı elmaa&nı b i t l s vatandaşlarımıza duyururuz." • «ar Araiı* t « M . Sanayi ve Ticaret Bakam Aral; "Çayda, en yüksek dizeyde radyasyon olan çayda bile tehlike yoklar diyo ruz. Tehlike yok dediğimiz çayı ne diye imha edelim? Böyle bir şey düşünmüyorum. Eğer tehlikesiz dediğimiz çayı yakarsak, ken di kendimiz inkâr etmiş olmaz mıyız?" • im o r a * 1BBT: Ca Ut Aral: "Eğer huan sağbğma zararh bir durum söz konusu obaydı, Türkiye Radyasyon Güvenlik Komitesi, (ayıda yasaklardır Türk devleti, bir insanın sağnğiBi mflyariara değişmez. Türk devleti güc üdür. Bizim de çocuklarımız, torunlarımız var. Cahil insan cesur olur. Biz bu konuda cahil değiliz, ki, cesur obbm ve milyonlarca insanın hayatıyla oynayalım." • Mi Oea* imar: Cahit Aral: "StokbuiM çayn imhası s5z konsa değil. Üretim tan, tikelim faaldi. 40 bin ton fayı stoknd*. Bana IM, çayda Irtüm u oldu ğa ydlarda kuluacağız. Çayda eğer saj^ja zararb bir y5a varsa, bâtla rİBthfceaim."

uru çaydaki r^ytsyoa o r a ı İ T d ^ I olması y nan 45 bin fon yüksek radyasyon içerem eald irin çayı hfçkuiaa mamaya karar verdik." • BKmmu « a m TAEK Başkanı Doç. Atilla özmen: "Bu çaylarla (45 bin ton fayla) i l g i «Bora hazırla dık, onay beküyoruz. 1986 ürünü çayları hiç kafesAraurpcaftt. Bu çaylann toptan imha edilmesi kararı atak."* am Komim 1987: TAEK Başkanı Doç. Atffla özmeu: "limit 3 bin bekereL 1986 ürünü çaylarda < biu bekerel radyasyon var. Ürettikleri çay da radyasyon tespit edflecek, şirketinin depolan mühürlenecek, çay lar imha edilecek."

"resmen" bilemeyeceğimiz kazaların olmuşluğu ve her an olabilirliği şüphesini sürekli kılıyor.

Bütün bunların yanısıra, milyonlarca insanın kaderini "uz manlıklarına ve ehli" ellerine bıraktığımız/güvendiğimiz operatörlerin durumu ise daha acıklı bir "vaka". Neden mi Three Mile Island'daki (TİM) kazadan (Çernobil'den önce bilinen en ciddi kaza) hemen sonra ortaya çıkan ve yurttaşları tedirgin eden sonuca göre; "..., olay yerine gelen uzmanların da, nelerin cerayan etm.ekte olduğunu ve ne yapacaklarını bilememeleriydi. Uzmanlardan birinin deyişiyle; 'daha önce eğitimini görmemiş olduğumuz bir durum' ile karşı karşıya kalınmıştı. Ve bu uzmanlar, üs telik ABD'nin en iyi operatörleri arasında idiler" (19). Bu nun nedenlerini kısaca açmaya çalışırsak; teknolojik ya pıdaki karmaşıklık ve yoğunluk, sonuçta zorunlu olarak teknolojininde kontrolünü güçleştiriyor. Uzmanlar olaya fiilen ve/veya doğrudan hakim olup, arızayı hemen gide remiyor. Ve her seferinde değişik nedenli bir kazayla da karşılaşılabiliyor doğal olarak. Sonuçta, kaçınılmaz ola rak "uzmanların" hataları/cahillikleri büyük önem taşıma ya devam edecektir. En son örneği; Çernobil'de görüldü ve üç teknisyen "suçlu" bulunarak yargılandı. Böylece teknolojinin kendisi ve yarattığı sonuçlar, suçlamalardan kurtulup, ilerlemeci/kalkınmacı taraftarları arasındaki o "sarsılmaz" yerini ve güvenini korudu. Bu kaçınılmaz ka zalara/hatalara tuz biber olarak, proje ve yapım esna sındaki "mühendislik hatalarını" eklersek (*), (Filipinler'de yapılacak bir santral projesinde tam 4000 mühendislik hatası bulunmuştur.) Son çözümlemede; tam anlamıyla insanlığın ve fiziki çevrenin kendi kendini "yok etmesine" yarayan en elverişliye üstelik en "barışçıl" amaçlı bir tek nolojik seçimdir: NÜKLEER TEKNOLOJİ...

Risk konusunda, bizim "büyüklerimizin" ne düşündük lerine bakacak olursak; devletin yurttaşlarına nasıl bir "gözle" baktığı, sahiplendiği "ayan beyan" pek de şaşır tıcı olmayan bir biçimde ortaya çıkıyor: "Günümüzde enerji sistemlerinin seçimi ekonomik, politik ve nadiren çevre girdilerine bağlı yapılmaktadır. Enerji üretiminin in san sağlığına olacak etkileri dikkate alınarak bir seçime gidilmektedir. Yapılan araştırmalar, konvansiyonel elek trik üretiminde toplam riski en az olan enerji kaynağının doğal gaz olduğunu, nükleer enerjinin bunu takip ettiğini göstermektedir" (20). Bu resmi yaklaşım karşısında söylenebilecek fazla bir söz yok sanıyorum.

(**) Bu günahtan, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'da yakasını sıyıramıyor. Özemre'nin, kuşku ve güvensizlik uy andıran, üstelik radyasyon oranlarını gizlediği her demecinden açıkça belli olan, halka karşı saygısız, alabildiğine.vur dumduymaz tavrı unutulmamalı. Bu "uzman ve sorum (suz) lu" kişinin ve bağlı olduğu kurumun niteliğinden çok, "sis tem" olarak yüklendikleri "misyon" tartışılmalı bence...

(*) "Mühendislik Hataları" deyince, aklımıza hemen gazete köşelerine sıkışmış bir haber geldi. Doç. Dr. Cengiz Yetiş'in 1984 yılında yayınlanan "Akkuyu Santralı Deprem Kuşağında mı?" isimli yazısında; yer seçiminin hatalı olduğu ve bölgenin, "Ecemiş fay kuşağında" yer aldığı hatırlatılıyordu.

Atom Enerjisi Kurumu reaktör kuracak

Ankara nükleer merkez oluyor

0AKİ5CI NÜKLEER DENEME

"SAY AÇSIZ ELEKTRİK"; NÜKLEER Mİ?

Gelelim nükleer enerjinin ucuzluğu ve pahalılığı mesele sine... Sözü daha fazla uzatmadan nükleer ve termik santralların kuruluş maliyetlerinin karşılaştırıldığı çizelge ye kısaca bir göz atalım:

YIL

N.S. Kuruluş T.S. Kuruluş Pahalılık Oran

Maliyeti ($ KW) Maliyeti ($/KW)

(%)

14.5

1200 rakamına çevre kirlenmesine karşı alınan önlem lerde dahildir (21). Görüldüğü gibi, nükleer santrallar gi derek pahalılaşan santrallardır. Bu konuda daha bağım sız bir çalışmadan; TMMOB tarafından 1979 yılında ha zırlanan, Nükleer Enerji Raporu'na göre bir karşı laştırma yaparsak:

a) Tesis devresi dış masraflara göre karşılaştırıl ması; Nükleer Santral = 3 adet termik ya da = 5 adet hidrolik santral b) İşletme devresi dış masraflara göre karşılaş tırma; Nükleer santral = 5 adet termik ya da = 8 adet hidrolik santral c) Toplam dış harcamalara göre karşılaştırma; Nükleer santral = 4 adet termik ya da = 8 adet hidrolik santral (22). Ayrıca 1984 yılı koşulları ile pratik bir karşılaştırma yaparak; nükleer santral ve hidroelektrik santrallarının neler getirip neler götürdüklerine bakalım biraz da:

O ö T Ü içinde kurulmak üzere ihale açılan nükleer araştırma laboratuvarı için bir yetkili, "Burada istenirse atom bombası bile yapılabilir ama niyetimiz öyle değil, araştırma amaçlı merkez kurulacak" dedi

BÜLENT ERANDAÇ ANKARA \İOQ jc

A NKARA nükleer araştır ma merkezi haline geli yor, önceleri İstanbul'da Kü çUkçekmece'de yoğunlaşan nükleer araştırma çalışmala rının giderek yerini Ankara nükleer merkezlerinin alaca öğrenildi.

Türkiye Atom Enerjisi Ku rumu, Ankara'ya bir nükleer reaktör kurma karan aldı. Or tadoğu Teknik Üniversitesi içine de nükleer araştırma la loratuvan kurulmak üzere hale açıldı.

yapımının Türkiye'deki klasik endüstriyi en az 10 yıl ileriye götüreceğini" vurguladılar,

ODTÜ'de İslam Kalkınma Bankası 'ndan sağlanan 4.6 milyon dolarlık kredi ileNük leer Araştırma Laboratuvan kuruluyor, açılan ihaleye, Kurt AŞ, Nükleer A.Ş, SESA, BODE, LKB ve NEL Elektro nik firmalarının teklif verme leri bekleniyor. İncelemeyi teknik kurul ile beraber İslam Kalkınma Bankası uzmanları nın da yaptığı belirtildi.

Ayrıca Atatürk Barajı'nın çok amaçlı olacağı ve elektrik enerjisi dışında 4,6 milyon dönüm alanı sulayacağı, bu yolla da yaklaşık 3 milyon işsiz insana istihdam olanağı yaratacağı gözden ırak tutulmamalı.

Bunların yanısıra, kredi ve finansman konusu da işin içfne girince iyice ağır koşullarve bağımlılıklar\aş\yan bir teknolojiyle karşı karşıya kaldığımız "resmi" nitelikli ra porlar da bile, kaygılı bir dille ifade ediliyor. TEK tarafın dan yayımlanan; "Nükleer Enerji ve Santrallar" isimli kitabın finansman koşulları bölümünde aynen şöyle denmektedir: "Nükleer Santralların inşaat süresinin çok uzun olması ve büyük miktarda dış finansman gerektir mesi, gelişmekte olan ülkeler jçin darboğaz olmaktadır. Çoğunlukla döviz ihtiyaçları dış kredi kuruluşlarından karşılanmakta ve santralın ticari işletmeye girişi gecik tikçe faizler büyük miktarlara ulaşmaktadır" (23). Nük

Gücü

KWU 1000 MgW (Alman)

Candu 600 MgW (Kanada)

Atatürk Barajı

2400 MgW

Maliyet

1 Milyar $

Amaç Enerji

Enerji Sulama Erozyon

Kredi

Çalışacak işçi mak. 1000 mak. 1000 mak. 5000

Y ıllık ithal 50 60 Milyon $

60 80 Milyon $

leer santralların, gecikmelerden ve kredi koşullarından doğan, tahmini ve gerçek maliyetleriyle ilgili çarpıcı bir iki örnek vermekle yetinelim:

R**M5r

Orjlml pro|« Gtrçek Fiyatı Artış

Fiyatı (Milyon $)

(Milyon $) (%)

Notlar

Shoraham (New York)

4000 1560

Midland (Michigan)

4400 1548

Plant Vogtha (Georgia)

6600 900

Diablo Canyon

4400 877 Bitmemiş

1981 yılında % 0.3 arttı, 1982 de ise % 2.3 azalma gös terdi. Amerikan elektrik şirketlerinin elinde şimdi ihti yaçtan % 30 fazla üretim kapasitesi vardır ve bu değer % 20 25'lik acil yedekten çok fazladır. ABD'de nükleer enerjinin çıkmazlarından biri de bu noktadan kaynak lanmış ve 1982 de, 18 nükleer santral siparişi iptal edil miştir" (26). Bu arada, fabrika ve santralların artık ısıla rıyla evleri ısıtmakla, önemli ölçüde enerji tasarrufu sağ lanabilir. Ayrıca evlerde ve fabrikalardaki fazla enerjiden elektrik üretilmesiyle örneğin, İngiltere'de bu yolla nük leer enerjiden tümüyle vazgeçilebileceği hesaplanmış tır. Ve Almanya'da üretilen elektriğin üçte biri bu yolla sağlanmaktadır. Türkiye için önerilebilecek özel bir "ta sarruf" konusu da; iletim hatlarındaki kayıplar ki % 20 30 dolayındadır, yani ülkede üretilen elektrik enerjisinin yaklaşık dörtte biri şebekelerdeki kayıplar ve kompan zasyon kayıplarından oluşuyor. Eldeki var olan enerjiyi, böylesine sorumsuzca harcadıktan sonra, yeni enerji kaynakları arayışına girmek biraz saygısızca ve ayıp oluyor, bize kalırsa...

Bu durum, şirketleri büyük zararlarla karşı karşıya bı rakmaktadır. Amerika'da nükleer enerjiye geçmişte en çok ağırlık vermiş kamu kuruluşu olan Tennesse Va disi Kurumu (TVA), dört nükleer birim siparişini iptal etmiş ve 1.8 milyar dolarlık bir zararı sineye çekmiştir (24). Parasal maliyet konusuna hazır değinme fırsatını yakalamışken, (uzmanları' miza göre, milyonda da bir ol ma olasılığı bulunsa da) kaza sonrası masraflardan bah sedelim biraz da. Örneğin; TMI Reaktörünün maliyeti 780 milyon dolarken, kazadan sonra yalnızca santralın temizlenmesi için yaklaşık 900 milyon dolar masraf yapıl dı. 72 milyon dolara mal olan Niederalchbach'daki küçük reaktörün sökümü için, 36 milyon dolara gereksi nim vardır (25). Türkiye'de yapılması 70'lerden beri plan lanmış bulunan Akkuyu Nükleer Santralı'nın, bu günkü koşullarda en az 2.5 3 milyar doları bulan maliyeti (*) bu tür santraların yapım sürelerinin 8 9 yıl olduğu, fakat bunun "bizde" en iyimser bir rakamla 16 20 yılı bu lacağı hesaplanırsa, sonuçta; 30 35 milyar doları bulabi leceği kabaca hesaplanabilir. Özetle, bu kadar mali kaynağın kolaylıkla "nükleer" santral yapımına kaydırıl ması, açıkça bizi rahatsız edip, biraz da düşündürüyor. Ve bu kararın arkasında asıl ve başka "nedenlerin" olabi leceği şüphesiyle, acaba "nükleer" silah/bombalarda mı üretilecek diye aklımıza hemen "kötü fikirler" üşüşüyor...

NÜKLEER DEMOKRASİ...

"ONSUZ" DA PEKALA Y AŞANILABİLİNİR...

Nükleer enejinin "herşey" olmadığı ve hatta rahatlıkla "onsuz" da olunabileceğine dair muhalif sesler ortalığa iyice yayılınca, ileri sanayi ülkelerinde (yapılan "resmi" araştırmalar sonucu); enerji tasarrufu ve enerji kaynak larının, iletim hatlarının daha verimli kullanılması ile bunun mümkün olduğu ortaya çıktı. Şu anda yeni enerji kaynak ları kullanmadan, yeni enerji kaynak gereksinimleri bu yolla rahatlıkla ortadan kaldırılabilir, örneğin: "1977 yılın daki ikinci petrol krizinde OPEC ülkeleri ham petrolü varil başına 40 dolara çıkarınca, ABD'deki tüketiciler tasarruf yoluna gittiler. Elektrik istemi 1980 yılında sadece %"1.7,

Türkiye'nin gündeminden zorunlu olarak düşen, (yeterli devlet ve kredi garantisi bulunamadığından) fakat heran gündeme tekrar getirilebilecek olan nükleer santral (lar) konusuna bir de; "yurttaşlardan" gizlenen boyutuyla; de mokrasiyle olan hassas ilişkisine değinerek, devam ede lim yazımıza...

Nükleer teknolojinin bilinen, yaşanılan "fiziki" pek çok tehlikesinin yan ısı ra, doğrudan görülemeyen, sosyolojik ve toplumsal tabanlı kaygıları da içeren; "potansiyel" teh likelerinden bahsederek ve bu arada sorgulanması "ha yati" bir zorunluluk/sorumluluk haline dönüşen bir tekno loji seçimiyle karşı karşıya kalışımızdan da yola çıkarak, nükleerli "balayımızı" ve geleceğimizi tartışalım.

(*) Almanya'dan Türkiye'ye kişisel olarak "uyarı" konferansı vermeye gelen Alman Uzman'a ve Alman Yeşilleri'ne göre; Almanya: Türkiye'ye satmak niyetinde olduğu kendi ülkelerinde artık tedavülden kaldınlan külüstür santralın maliyeti ni dilşürmek için, zorunlu alınması gereken güvenlik önlemlerini (!) yan yarıya azaltmış. Milletçe radyasyona karşı bağışıklık kazandığımız için herhalde!

ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ • 352

Nükleer teknolojinin, toplumsal düzlemde görülemeyen ama bizce en ciddi tehlikesi; karar alma sürecinden, se çimine ve daha da önemlisi işletim mekanizmasına kadar demokratik olmayan işleyiş biçimidir. Büyük bir bölgeyi, hatta ülkeyi/ülkeleri doğrudan etkileyen ve ilgilendiren bir kararı; "üç beş uzmanın" ellerine bırakmak açıkçası ürkütücü geliyor bize. Çünkü, bu "uzmanlar" genellikle teknolojik seçimi; ekonomik/sosyal/ahlaki; "insani" kay gılara indirgemeyen (aslına bakarsanız böyle kaygıları da olmayan, yalnızca homo technicus" lar olarak varlığını sürdüren, hayatının mesleki saatleri dışında kendisini "yurttaş" olarak tammlıyamayan) insanlar tarafından oluş (turul)ur. Sorun; kaderimizi yalnızca bu "uzman" beylerin belirtiyor gibi görünmesi değil. Üstelik bu seçim, "üç beş uzmanın" kendi başlarına karar verdiği bir seçim de değil. Asıl sorun: Sanayileşmiş ve artık endüstrileşmenin daha da ötelerini (karanlık yüzünü) yaşamaya başlamış dün yamızda, toplumsal kurumların (*) sorunları salt teknik düzeye indirgemesinden ve algılamasından, özellikle de günümüzde böylesi iktidar biçimlerini ve söylemlerini oluşturmasından kaynaklanıyor biraz da. Bu kurumsal laşmayı besleyen ideolojiler de son çözümlemede; "ha yata" salt teknik (gözle) bakılmasının bir sonucu. Eğer "hayatı" hep teknik olarak algılarsak, zorunlu olarak kar ar alma sorumluluğunu, teknolojiyi ve sorunlarını bilen uzmanlara bırakırız. Ve sonuçta, karar alma/ verme in sryatrfi belli bir azınlığın elinde toplanır, bizlere bırakılan seçenekler ve özgürlükler de hep teknik düzlemde kalır. Giderek yaygınlaştırılan/kalıcılaştırılan bu teknolojik se çimin; (yani aslında teknolojinin kendisinin) dünya otori ter düzenlerinin/sistemlerinin yaşamasının ve pratik leşmesinin zorunlu bir gereği olduğu açıktır. Başka bir ifadeyle söylemeye çalışırsak: Yönetimlerin tek elde to planması, karar alma sürecine yurttaşların (alınan karar lardan doğrudan ya da dolaylı etkilenen) katılımının en gellenmesi ve kendisini "yurttaş" olarak hissetmesinin yabancılaştırılmasına yarayan kurum (sal) laşmaya yar dımcı bir seçimdir: Nükleer Teknoloji. Daha somut ve güncel bir kaygımızı da bu arada dile getirmeye çalışa lım...

Nükleer santrallar aslında "potansiyel" birer silah (bom ba) oldukları için, heran teröristlere ve olası "malum düş manlara" açık bir hedef teşkil edebilirler. Örneklersek:

Kasım 1971'de Amerika'da bir uçağı kaçıranlar, uçağı Oak Rldg» Nükleer Santralı'na düşürecekleri teh didinde bulunmuşlardır.

\U1mt,

Ölüm 21 oc* tacirleri

Mart 1973'de Arjantin'de bir nükleer santral gerillalar ca işgal edilmiştir.

Ocak 1982'de Fransa'nın Süper Phenix Reaktö rüne bir grup terörist tarafından saldırı yapılmış, silahları eski olduğu için başarısız olmuşlardır.

Kasım 1968'de 200 ton uranyum yüklü bir gemi Bel çika'dan İtalya'ya giderken kaybolmuştur. İsrail'den şüphelenilmiştir.

Avustralya'da gizli nükleer bilgiler çalınmıştır.

Ve en önemli olay; haziran 1981'de İsrail'in Irak' ta ki "Temmuz 1 Reaktörü"ne düzenlediği bombalı sal dırıdır. Bu saldırıda, santrala henüz yakıt yüklemesi yapılmadığı için yalnızca santral zarar görmüştür.

iran uranyum tesisi kuruyor

Atom

korkusu

\ ırak savaş uçaktan, güneydeki Buşehr yakınlarında ya pımı henüz tamamlanmamış bir Iran atom santralı nı İki kez bombaladı. Bombardıman sırasında bir Alman mühendis ile 9 iranlı görevli öldü

01$ HABERLER SERVİSİ lRAK'akaiyyeaivrbüyuk |bir saldın hazırlığı kinde bildiren Iran,

Sinin öldüğünü, bir Irak uçağnm da düşüldüğünü kaydetti.

Bağdat radyom, teme ad havı ta\An}ff yiphhfllllı yMmlt un

Bu örnekler çoğaltılabilir. Bunların içinde kuşkusuz en tehlikelisi de, bir nükleer santrala atom ya da hidrojen bombasıyla yapılan saldırıdır. Böyle bir saldırı sonucu ül kelerin, hatta kıtaların yok olacağı kolaylıkla öngörüle bilir. Şöyle ki; "1000 MVVIık bir santral kurulduktan bir yıl sonra, kalbinde 10 milyar küri'lik radyoaktif madde en vanteri oluşturur ve bu sayı, ortalama bir santral reaktö rü için 15 milyar küri'dir. Bu envanterin uzun ömürlü izo toplarına ait bölümü, Hiroşima'ya atılan atom bombası gi bi BİN tane bombanın doğuracağı etkiden daha çoktur" (27).

Bu tür saldırı ve sabotajlara karşı ki her an gündeme ge lebileceği akıllarda bulundurulmalıdır yoğun denetim ve güvenlik tedbirlerini zorunlu olarak almak gerekecektir. Ve bu koruma, salt santralın ve yakıtın getirilip götürül mesinin "bilfiil" güvenliği ile kalmayacaktır. Aynı zaman da; uzmanından, santralı korumakla görevli güvenlik gö revlisine kadar, yoğun bir denetim ve gözetim altında kalmayı da gerektirecektir. Nükleerle doğrudan ya da do laylı ilgili/bilgili uzmanın ("malum düşmanlarla" temas kur masını önlemek için); karısından, çocuklarına, arkadaş larına, akrabalarına varıncaya değin, her türlü ilgi alanı da dahil (okuduğu gazeteden, izlediği filmlere kadar) gö zetim altında tutulacaktır. Sonuçta, kendi güvenliğimiz için (nükleer bir sabotaja maruz kalmamak kaygısıyla) böylesi bir denetime de razı olmak zorundayız. Tabii bu arada ÖZGÜRLÜKLERİ Mİ Zİ N ve "kişisel seçimleri

(*) Yazıda bahsedilen, toplumsal kurumlardan ve bu kurumların sorunları salt teknik düzeye indirgemelerine (üzülerek), içeriden bir örnek vereceğim. Fizik Mühendisleri Odası'nın 1970 sonlarında hazırladığı bir basm bildirisinde Oda Başkanı Cabbar Baran aynen şöyle diyor: "Sonuç olarak nükleer santrallar konusunda çevre sorunları gibi verimsiz konularda tartışma açmak yerine, nükleer santrallann kuruluş yöntemleri ve dolayısıyla en ekonomik ve güvenli şekilde teknolojinin ülkemize getirilmesi üzerine tartışmalara girişilmelidir."

mizin"denetim altında tutulmasını da kabul etmek duru mundayız. Aslında kaygılarımızın, "Polis Devleti" diye tanımla nabilen kısa ve net bir ifadesi de var. Ve bütün bu yoğun, karmaşık teknolojiler (*); sırlarını "üç beş uzmanın" bildiği "o harika şeyler", aslında günbe gün bizi biraz daha de netleyen ve köleleştiren, nesneleştiren canavarlara dö nüşme yolunda. Ve bu gidişat içerisinde bize önerilen yalnızca; "uz manlarımızın" sağduyularına, iyi niyetlerine güvenip on ların emniyetli ellerinde, bilimsel söylemlerle "refah ve çağdaş bir dünya "düşleyerek huşu içerisinde uyumak ve onların emrettiği yoldan yürümek.

NÜKLEER SANTRAL MI? HAY IR, TEŞEKKÜRLER... Bu sorgusuz sualsiz çılgınca gelişen tüketim ideolojisine ve onun yaratıcısı karmaşık, yoğun teknolojilere karşı, giderek artan dozda teorik ve "fiili" tepkiler oluşmaya başladı. Yeni alternatiflerin ve doğruların oluşturulması yönünde epeyce mesafeler alındı. Bu alternatifler; bugü ne kadar rahatlıkla kabul görmüş herşeyin, yeniden gözden geçirilip, sorgulanması ile daha da gelişecek ve farklı yaşam biçimleri oluşturarak yeniden üretilecektir. Tam da bu noktalarda, "Y eşiller" adı altında bugüne kadar "marjinal" olarak esen rüzgarlar, radikal muhalif bir kimliğe dönüşerek yoğun müdahale ve mücadele sonu cunda birçok ülkede "resmi" düzeyde ilginç gelişmelere neden oldular. Der Spiegel dergisinin yaptığı bir kamu oyu yoklamasına göre; Batı Almanya'da artık, halkın % 69'u hiçbir nükleer reaktör istemiyor, % 54'ü de halen mevcut reaktörlerin kaldırılması talebinde bulunuyor. Aynı ülkede "Yurttaş Insiyatiflerinin"doğrudan mü dahe leleri sonucu, yapılması planlanan ve 1975'den önce si pariş edilen (1990'a kadar 45 bin MVVIık) nükleer santral iardan hiç biri inşa edilemedi. Ayrıca, Alman Sosyal Demokrat Partisi; yurttaşların bu "duyarlılığının" zo runlu bir sonucu olarak, parti programında: "nükleer enerjinin her türlü kullanımının yasaklanması" kararını aldı. Aynı şekilde Avusturya'da 1978 yılında tamamla nan ve "referandum" kararı ile işletilmeyen ve artık sökülecek olan santral için Avusturya Şansölyesi Dr. Fred Sinovvatz: "Avusturya'da nükleer enerji kul

lanma sorunu, çözümlenip kapatılmış olarak değerlendi rilebilir" (28) diye açıklamalarda bulundu. Büyük ölçüde, bütün bu tavırların pratik bir sonucu olarak; yalnız ABD' de 128, bütün dünyada ise yapımı süren 159 nükleer santral iptal edilmiştir.

AKDENİZ'E SOKULAN Y ILAN: AKKÜY U...

Akkuyu Nükleer Santralının yapılmasının gündeme gel diği 70'li yıllardan günümüze, bizden "sesler" ve tepkilere bakacak olursak; basının ve çeşitli dergilerdeki ufak te fek yazıların dışında, ilk yoğun ve net tavır yerel bir ör gütten gelir. "ÇİKOBİRLİK ve SS İçel İli Köy Kalkınma ve Diğer Tarımsal Kooperatifler Birliği, Akdeniz'e Nük leer Saldırı başlıklı bir broşür bastırır ve amaçlarının Mersin ile Antalya arasına kurulmakta olan ATOM SANTRALI'nın gelecek kuşaklara ölüm sessizliği mi, yoksa güç mü getireceğini düşündürmek olduğunu belir tir. Nükleer Santrallerin çevre üzerine etkilerine değinen, gelişmiş ülkelerdeki benzer girişimlere karşı ortaya atılan sakıncaları aktaran bu raporda özellikle, santralin Akde niz kıyılarında kurulmasının tarım, su ürünleri ve turizm yönünden yaratacağı sakıncalar vurgulanır" (29). Bu kü çük broşürün etkisi büyük olur ve TEK; Nükleer Ener ji ve Çevre Sorular ve Cevaplar isimli karşı bir broşür çıkartır hemen. Broşürün hazırlanma nedeni ola rak da şunlar ileri sürülür: "Nükleer Santralın tehlikeli ve kurulacağı yöreye yapacağı zarar konusunda ileri sürü len iddiaların bir çoğunun gerçek dışı olduğu","... bilimsel ve ciddi olmaktan uzak, yer yer gerçekleri saptırarak ve nükleer enerji alanında hizmet veren kamu kuruluşlarını ve kamu görevlilerini alaya alacak kadar ileri giderek, sa dece belirli bir amaca hizmet etmek üzere hazırlandığı anlaşılmıştır" (30). Aynı dönemde Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubesi'nce "Nükleer Santrala Hayır" kam panyası başlatılmış, Elektrik Mühendisleri Odası da yak laşık 20 25 yerleşim bölgesinde "uyarıcı" açıklamalar yapmış, ayrıca TMMOB bu konuda bir "Nükleer Enerji Raporu" hazırlamıştır. Son yıllarda Akkuyu civarında balıkçılık yapan bir grup balıkçının "kayıkh" protestosu ol muş ve en son olarakta, 1986 yazında Çernobil'den hemen sonra Çevre Duyarlılığını Yayma Grubu; "Nükleer Santrallara ve Nükleer Silahlara Hayır" kampanyası aç mış, Elektrik Mühendisleri Odası'yla ortaklaşa söyleşiler düzenlemiş fakat kamuoyunda pek etkili olunamamıştır.

Nükleer enerjiye hayır

TBMM Basfcaniı0> na rtrHmefc özere nazır ianan ve imzaya açı tan Nükleer enerjiye , ve silahlara navır Kampanyasıyla İlgili dilekçece. NüKieer filanlardan ve enerji den arındırılmış bir Türkiye de yakmak

SONUÇ Y ERİNE...

Bütün bu tepkilerin ve gelişmelerin sonucu, dünyadaki reaktör firmaları bunalımlarını atlatmak için, "gelişmekte olan" bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine yanaşmışlardır

(*) Burada anlatılmaya çalışılan kaygılanmız. tek basma nükleer teknolojiden kaynaklanmıyor. En uç örnek oluşu ve bütün kaygılarımızı üzerinde toplayan bir teknoloji olduğu için, özelikle yoğun bir biçimde nükleer teknolojiden bah sediliyor. Aslında bu kaygılar: silah teknolojisinden, süperiletkenlere kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

(*). Yoğun propagandalarıyla ve uzmanlarıyla, nükleer enerjinin tek çözüm olduğunu, çok ucuz ve güvenilir ol duğunu kanıtlama yarışına girmişlerdir. Maalesef ülke mizin geleceği ve refahı için zorunlu/önkoşul gibi yak laşımlarla bilimadamlarımız da bu propagandaya kanıp, kraldan çok kralcı kesiliyorlar. Ama yetkililerin ve bilima damlarımızın akıllarından çıkarmamaları gereken bir olgu var ki; o da, insanlığın ve dünyamızın geleceği, tüketim toplumunu yaratan, besleyen çokuluslu şirketlerin gele ceklerinden çok daha önemliye anlamlıdır.

Uzunca olmasına rağmen, yine de yazımızı sınırlı tut maya çalıştık. Bu arada nükleer teknolojinin az çok bili nen sorunlarına girmedik. Özellikle; "fiziki" olarak yaşa dığımız radyasyon, çevre kirliliği ve dışa bağımlılık, artık, santralın işletim ve söküm sorunları, eleman sorunları, psikolojik sorunlardan bahsetmedik. Bu saydıklarımızın her biri, başlıbaşına daha geniş bir yazının gündemini oluşturuyorlar...

Sonuç yerine, "haddimiz" olarak şunları önerebiliriz sanı yorum: Özellikle, mühendisler, teknik insanlar başta ol mak üzere hepimiz; düşünsel tembelliğimizi kırarak, top lumda kabul gören herşeyi yeniden sorgulayıp; katı, kar maşık, merkezi ve riskli nükleer teknolojiye dayalı, yük

sek enerjili ve sahte "ihtiyaç" üreterek herşeyi tüketen toplumsal yapılanmaya karşı: daha yumuşak, küçük öl çekli, bizlerin denetiminde olan, doğal çevre ile uyumlu ve doğrudan temel "insani" gereksinimlere yönelik temiz üretim biçimlerini/teknolojileri ve ilişkilerini yeniden ta nımlayarak yaratalım.

(*) iyice dikkat çeken bir başka nokta da; özellikle son yıllarda sanayileşmiş ülkelerin yatırımlarını ve artıklarını üçüncü dünya ülkelerine (bizim gibi) kaydırmaları. Kısaca nedenlerine değinmek gerekirse; birincisi, ülkelerindeki yurt taşların oluşturduğu "sivil" muhalefetten dolayı; ikincisi ise, "resmi" sorumluların da ensonunda ayrımına vardığı; eko lojik dengenin bozulması ve kaynakların giderek azalması, diye gösterilebilir, örneklersek; zehirli ve as idik kimya sa nayiinin Hindistan'a aktarılması (Bhopal), Almanya'nın sesten hızlı uçaklarını Konya'da denemek istemesi, nükleer artıklarını Konya Ova'sına gömmek teklifi ve en günceli de; tonlarca çöpü Bandırma'ya, İsparta'ya, Kütahya'ya getir mek teklifi...

KAYNAKLAR

1 Nilüfer Göle; Mühendisler ve ideoloji, iletişim Yayınları, s. 37 2 a.g.y., s. 37 3 Herbert Marcuse; Tek Boyutlu insan, May Yayınlan, s. 212 4 Joseph Needham; Doğunun Bilgisi Batının Bilimi, Mab, s. 93 5 Max Horkheimer; Akıl Tutulması, Metis Yayınlan, s. 106 107 6 Paul Feyerabend; Toplum, Bilime Karşı Nasıl Korunmalı, Gergedan Dergisi, Sayı 2 7 Albert Bayet; Bilim Ahlakı, Say Yayınları, s. 14 8 EMO; Türkiye'de Elektrik Enerjisi Politikaları ve Sanayileşme, s. 7 9 a.g.y., s 7 10 4. Enerji Kongresi Enerji istatistikleri 11 Nejat Aybers; Nükleer Enerjinin Gereği ve Geleceği, iktisat Dergisi, Sayı: 245 12 Elektrik Enerjisi Üretiminde Nükleer Santrallann Yeri Nasıl Belirlenebilir? EMO Dergisi: 322 323 13 Cumhuriyet; 29/5/84, s. 8 14 Aybers; a.g.y., s. 10 15 a.g.y., s. 10 16 Ömer Kükner; Çevre Kirliliğine Çözüm: Nükleer Santrallar, iktisat Dergisi, Sayı: 245

17 a.g.y., s. 23 18 Metin Beynam; Nükleer Santral Güvenliği, EMO Dergisi, Sayı: 309 310 s. 132 19 a.g.y., s. 119 20 Gülcihan Ağaoğlu; Nükleer Enerji ve Diğer Konvansiyonel Enerji Sistemlerinin Riskleri, 4. Enerji Kongresi Teknik Oturum Tebliği 2, s. 237 21 Beynam; a.g.y., s. 139 22 Nükleer Enerji Raporu; TMMOB 1979, s. 62 23 Teoman Alptürk; Nükleer Santrallar, EMO Dergisi 327 328 329 24 Beynam; a.g.y., s. 139 25 a.g.y., s. 138 26 a.g.y., s. 142 27 a.g.y., s. 118 28 Nükleer Kabus: Çemobil; Güneş Gazetesinin eki, s. 45 29 önümüz Ardımız Sağımız Solumuz 'Nükleer'; Teknokrat Dergisi Sayı 3 30 a.g.y., s. 29