Elektrik Mühendisliği · Sayı 327-328-329 · Ocak-Şubat-Mart 1986

TEKNİK DİL PANELİ

Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam Söyleşi

Yıl
1986
Sayfa
6
Okuma süresi
21 dk
Görüntülenme
0

Konu

Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam

İlgili: Oda ve TMMOB örgütsel yaşamı, Bilim, teknoloji ve meslek tarihi

Anahtar kelimeler

  • Teknik Dil Paneli
  • Aydın Koksal
  • Hamza Zülfikâr
  • Türk Dil Kurumu
  • bilim dili
  • terim türetme

Özet

EMO'nun 30. yıl etkinlikleri kapsamında düzenlenen Teknik Dil Paneli'nde Aydın Koksal, Hamza Zülfikâr, Yurdakul Ceyhun ve Bülent Sankur'un katılımıyla teknik ve bilim dilinin Türkçe içindeki yeri, terim türetme sorunları ve yabancı dillerin bilim dilindeki egemenliği tartışılmaktadır. Panel, TMMOB Genel Sekreteri Bülent Tanık yönetiminde gerçekleştirilmiş, konuşmacıların özgeçmişleri ve açılış konuşmalarıyla başlamıştır.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA185

AÇIŞ KONUŞMASI

TMMOB Başkanı Teoman ALPTÜRK

Değerli konuklanma hoş geldiniz. Terzinin söküğü olur, elektrikçilerin de elektriği olmaz tabii. Kusura bakmayan gecikmemiz için. 30. Yıl Kutla ma Haftamızın Teknik Dil Paneli" bölümünü bugün yapa cağız. Panelimizi hafta başından beri bizi yalnız bırakma yan arkadaşların izlediklerini görüyorum. Ama bundan sonraki etkinliklerimizde daha kalabalık bir izleyici kit lesini de göreceğimizi umuyorum. Efendim, bugün pane limizde Teknik Dil konusunu tartışacak konuşmacıları size takdim etmek istiyorum. Sayın Doç. Dr. Aydın Kok sal, Sayın Doç. Dr. Bülent Sankur, Sayın Doç. Dr. Ham za Zülfikâr, Saym Doç. Dr. Yurdakul Ceyhun. Paneli de Türk Mühendis ve Mimar Odalan Birliğimizin Genel Sek reteri Saym Bülent Tanık yönetecekler.

Efendim, Panelin yöneticisini ve konuşmacı arkadaşlan mı yerlerine davet ediyorum. Çok teşekkür ederim, başa rılar diliyorum. Oturum Başkanı Bülent Tanık : Sayın konuklar, sayın meslekdaşlanm; Elektrik Mühen disleri Odamızın 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenledi ği haftanın perşembe günü etkinliği olarak programlan mış olan "Teknik Dil Paneli"ne hoş geldiniz.

Dil konusu benim özel ilgi alanım tieğil. Bu nedenle de oldukça heyecanlı ve de huzursuz hissediyorum kendimi.

Yarım saatlik gecikme de bunun üstüne üstlük ayrı bir gerginlik yarattı. Onun için önce kendimi, sonra sizleri rahatlatmak istiyorum. Dil konusunda Odalarımızın yo ğun çalışmaları oldu. Bu yoğunluk elbette ki Odalarımı zın ve Türkiye'deki mühendislik pratiğinin yoğunluğuna ve etkinliğine bağlı olarak bir gelişim seyri izledi. Çeşitli görüşler ve savlar üyelerimiz ve arkadaşlarımız tarafından benimseniyor. Ayrıca, dil konusu son yıllarda, üzerinde tartışılan, belki hak ettiğinden daha fazla da politik bir içerik atfedilen bir konuya dönüşmüş bulunuyor. Bu po litik havanın ötesinde de konunun hak ettiği düzlemde tartışılması sizlerin ve değerli panelistlerimizin, konunun uzmanı meslekdaşlarımızın katkılarıyla rayına oturacak ve belli bir yeri bulacak. Buna inanıyoruz. Dil konusun daki kişisel küçük bir anımdan söz ederek konuyu uz man arkadaşlarıma devretmek istiyorum.

Üniversite yıllarında idi. Üniversitenin ilk yıllarında çok saygıdeğer bir öğretim üyemiz bulunuyordu. Antropoloji dersimizin hocası bir gün sınıfta bize bir soru yöneltti. İnsanlığın bugünkü gelişme düzeyine ulaşmasındaki te mel unsur sizce nedir? Sınıftan tek bir yanıt çıktı. İnsa nın problem çözme yeteneği. Problem çözme yeteneği hocayı tatmin etmedi. Yok bu yeterli değil dedi. Prob lem çözme yeteneği konunun sadece bir bölümü, esas olarak çözülen problemle edinilen deneyin ve birikimin aktanlabilmesidir. Bunun için de dil ve yazı dilin bir baş ka biçimi, yani, iletişim, insanlığın evriminin temel un surlarından temel araçlarından birisidir. Bizi diğer canlı lardan ayırdeden bu özellik üzerine de epeyce yoğun tar tışma sürüyor. Kısacası dil toplumda düşünce ve bilgi alış verişinin temel aracı olarak kabul ediliyor. Bizim çalış malarımızın hemen hepsinde de bu tanımlama yer alıyor. Düşüncenin, öğrenmenin ve öğretmenin en kolay ortamı nın da dil açısından ara dili olduğu ayrıca hepimiz tara fından benimseniyor. Dilin kendisini yaratan ve yaşatan ulusun gelişkinlik, uygarlık düzeyini yansıtan bir başka araç olduğu da yine çeşitli yayınlarımızla, tartışmaları mızla dile getirilen bir gerçek. Bu kısa ve konunun yaban cısı sayılan birisi tarafından beğeniyle seçilmiş cümleleri affınıza sığınarak ben sizlere bir kez daha takdim etmek istedim.

Bilim dilinin yabancılaşması diye bir sorunumuz ve tar tışma konumuz var. Bunun yanı sıra da ülkemizde son yıllarda sizlerin daha yakından izlediğine inandığım dil üzerine diğer tartışmalar var. Bu tartışmaları bugün ola bildiğince bir adım ileriye ve daha üretken bir noktaya götürmek üzere ben burda affınıza sığınarak sözlerime son veriyorum. Ve değerli panelistlerimize, değerli hoca larımıza sözü bırakmak istiyorum. Panelimizin oluş biçi mi panelistlerimizin belirli bir sunum konuşmasını izle yen ikinci bir tur yine kendilerine verilen bir söz süresi nin akabinde salonun ve sizlerin sorulan ve katkıları ile

bu konudaki görüşlerimize yön vermeniz, onlan olgun laştırmanız biçiminde düzenlenmiş tasarlanmış bulunu yor. Şimdi ben kısaca bulabildiğim özgeçmişleriyle panelistlerimizi sırayla sizlere takdim etmek istiyorum. Sağda en başta Aydın Koksal hocamız. Aydın Koksal Hocamız 1940'da İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lise si'ni bitirdikten sonra Fransa'nın Lyon kentinde INSA' dan Elektronik Yüksek Mühendisi diploması aldı. 1975 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde Bilişimsel Dilbilim da lında doktora, 1980 yılında bilgisayar mühendisliği dalın da doçentlik unvanı aldı. 1967'den beri Hacettepe Üni versitesi'nde Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü, Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanlığı yaptı. 1975'ten beri Türk Dil Kurumu Üyesi ve Kurumun son seçilmiş Terim Kolu Başkanı.

"Bilgisayar, Yazılım, Bilişim" gibi bin kadar bilişim teri mini geliştirdi, önerdi. 1971'de Türkiye Bilişim Derneği' ni kurdu. Şuanda da bu derneğin başkanı. 1980'de Türk Dil Kurumu Deneme Ödülü "Dil ile Ekin" adlı eserinden ötürü, 1979'da TÜMÖD Dr. Necdet Bulut Fen ve Mühen dislik ödülü bulunuyor.

Sağdan ikinci konuşmacımız Sayın Doç. Dr. Hamza Zülfikâr beyefendi. Hamza bey, 1941 yılında Bitlis' te doğdu. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi'nin Türk Dili ve Edebiyatını bitirmiş, 1 yıl kadar Türk Dil Ku rumu'nda çalışmış, daha sonra asistan olarak Dil ve Ta rih, Coğrafya Fakültesi'ne girmiştir. Türk Dili ve Ede biyatı bölümünde doktorasını veren Hamza Zülfikâr, 10 ay kadar süre California Üniversitesi'ne çağırılmıştır. 1981 yılında doçent olan Hamza Zülfikâr aynı zamanda Türk Dil Kurumu'nun asli üyesidir. Dört kitap ve on ka dar makalesi olan Hamza Zülfikâr, halen Ankara Üniver sitesi'nin birimlerinden olan Türk Dili Bölümü'nün başka nıdır.

Sağdan, Doç. Dr. Yurdakul Ceyhun, 1940 yılında istan bul'da doğdu, öğrenimini Ankara Koleji, Boğaziçi Üni versitesi ve ODTÜ'de tamamladı. 1967 1982 arasında ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde Öğretim Üyeli ği yaptı. 1982 yılında ODTÜ "den istifa ederek, GAMA Elektronik Şirketi'ne katıldı.

Bülent Sankur'un özgeçmişi oldukça küçük kodlamalar la tanımlanmış, 1946'da Ankara'da doğdu. Doç. Dr. Bü lent Sankur, 1970'de Boğaziçi Üniversitesi'nden BS, 1973'de Politeknik Üniversitesi'nde MS ve aynı yerde 1970 yılında Ph. D'sini aldı. 1976 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde görev yapıyor. 1981'de doçentliğini alan Bülent Sankur'un ilgi alanlarıUizge, iletişim, bilgisa yar, denetim.. Aynı zamanda Türk Dil Kurumu Üyesi. Denetim ve ölçme Terimleri, Yöneylem Terimleri Sözlü ğü gibi çalışmaları da bulunuyor.

Epeyce uzun bir başlangıçtan sonra ben söz sırasını prog ramımızdaki sıra çerçevesinde Aydın beyle başlatıyorum.

— Buyrun Sayın hocam. Teşekkür ederim Sayın Tanık.

Doç. Dr. Aydın KOKSAL

Değerli izleyiciler, konuklar, konuşmamızın konusu Tek nik Dil. Ben sözlerime ilkin teknik dilin genel dilden ayrı düşünülüp, düşünülemeyeceği konusundaki görüşlerimi açıklayarak başlamak istiyorum. Teknik dil genel olarak bir ulusun konuştuğu > dilin dışında onun yanında yer alan ayn bir dil değildir. Teknik dil bu dilin parçası olan o dili oluşturan bir alt bölüm olarak düşünülebilir. Bu alt Bölüm kuşkusuz dil bütününün (örneğin İngilizce konu şan bir ulus için ingilizce, Türkçe konuşan için Türkçe nin) ayrılmaz ve tümüyle birbirine bağlanmış bulunan, tümleşmiş bulunan bir parçasıdır. Bu ayrımı şunun için yapıyorum. Genellikle bugünkü tartışmamızda teknik dili tartışacağız. Yine de düşünüyorum ki, aslında biz Türkçe ya da bir ulusun, teknik çalışmalar da yapmak isteyen bir ulusun teknikte bilimde ilerlemek ve başarı kazanmak isteyen bir ulusun, genel olarak dilinden bah setmek zorunda kalacağız sanıyorum.

Teknik dilin genel dilden ayrılmaması gereğini vurgular ken doğal olarak düşüncemin arka katında şu var: Tek nik toplumun bir parçası; başka bir deyişle, kültür dedi ğimiz bütünü oluşturan toplumsal kurumlardan biri de teknik. Başka toplumsal kurumlar, örneğin eğitim,bilim, ekonomi, yerleşim, çocuk bakımı, sağlık, sanat gibi ku rumların yanı sıra bilim ve teknik de tıpkı yediğimiz içti ğimiz yiyecekler, giydiğimiz giyecekler gibi bir toplu mun yaşayışını belirleyen kurumlardan biri; dolayısıyla teknikte ilerlemekte olan bir kurum, bir ulus bütünüyle kültür düzeyini değiştirmekte olan, geliştirmekte olan bir ulus gibi değişiyor, Başka deyişle teknikte ve bilimde yeni ufuklara yönelen, yeni buluşlar yapan ya da başka larının yarattığı yeni buluşları alarak, sindirerek kendine uyarlayan bir toplum ister istemez eğitimini değiştiriyor. Sonuç olarak, eğitimi değişirken aile yapısı değişiyor, gündelik yaşantısı değişiyor, yedikleri değişiyor. Dolayı sıyla bir toplumsal kurumda ortaya çıkan bir değişiklik başka bütün kurumları da değiştirebilen, başka bir deyiş le karşılıklı etkileşimler yaratan bir biçimde işliyor, top lumsal bütün örülüyor. Buna kültür yumağı diyor antro pologlar. Kültür; toplumsal kurumları ayırıp, yalıtıp tek başlarına düşünebileceğiniz bir olay değil. İç içe yaşayan birbiri ile çok iyi örülmüş bir kurumlar bütünü. Bu ne denle özellikle teknik dilin ayrı bir dil türü olamayaca ğını düşünmekteyim.

Şimdi gelelim bilim dili ya da teknik dil nedir konusu na. Genellikle şöyle bir izlenim yaygın biçimde Türkiye'

de paylaşılıyor: Bilim dili yeryüzünde İngilizcedir. Bazıla rına göre de İngilizce ve Fransızcadır. Üçüncü, dördüncü dilleri de söylemek isteyenler çıkabilir. Fakat bir ya da birkaç bilim dili vardır. Bütün insanlık özellikle birinci dille bilim yapar. Bütün teknik terimler bu dille konuşu lursa daha kolay olur. Ne kadar çabuk bizim gibi geliş mekte olan bir ulus bu bilim diline bağlanıp bunu bütün teknik adamları, bütün öğrenim gören adamlarına öğre tirse o kadar çabuk aralıktaki boşluğu kapatırız. Teknik te, bilimde hemen ilerleriz. Çünkü, bütün kitaplar, bütün teknik ve bilimi taşıyan belgeler genellikle bu bilim dilin de yazılıyor. (Bilim dilleri ile demeye dilim varmıyor, çünkü çok baskın çıkıyor bir dile dönük yorumlar.) özel likle bu görüş tek bir dilin iyice egemenlik kazanması nedeniyle paylaşılma şansı artan bir görüş olmaya başlı yor. Sonuç olarak bu tür görüşler toplumumuzda son de rece yaygınlık kazanmış gözüküyor. Genellikle uygarlaş ma çabası gösteren Türkiye gibi bir toplumun da bir an önce dolayısıyla yabancı dillere ayak uydurup bu dilleri çok iyi bilen, hatta örneğin eğitimin ingilizceyle yapıldı ğı bir toplum olması isteniyor, ö t e yandan, yabancı dil kolay kolay öğrenilemiyor. örneğin lisede, ilkokulda bü tün bilimleri İngilizce olarak öğretsek, gençlerimizi ça bucak ingilizce aracılığıyla bütün dünyaya açabiliriz. Ve hemen atılımlarımızı daha çabuk gerçekleştiririz diye düşünülüyor. Bir başka görüş de, bunun tam tersi diyece ğim. O da hayli yandaş toplamış durumda. Son yıllarda, özellikle bilim teknik işin içinden çıkılmaz yeni sözcük ler nedeniyle anlaşılmaz hale geldi. Yeni yazılmış bazı kitapları Türkçe olarak okuduğumuzda o kadar çok yeni geliştirilmiş (bazıları uydurulmuş diyor) terim görüyoruz ki; bu terimler nedeniyle hiçbir şey anlaşılmıyor. Genel likle yabancı dilden bir kitabı elimize alsak (örneğin ingi lizce) hemen anlıyoruz; Türkçesini hiç anlayamıyoruz. Çünkü terim birliği sağlanamıyor. Herkes (önüne gelen deyimi kullanıyor) kendi önerisini baskın sayıyor ve o sözcükleri kullanarak konuşuyor. Bu bir "Babil Kulesi" ne döndürecek bizi; böyle hiçbir yere varamayız, özellik le kendi kültürümüzün, geçmişte büyük başarılar kazan mış olan Osmanlı döneminin başarılarını gözönünde tuta rak oturmuş olan, halka malolmuş olan kelimelere iyice sarılalım. Bu kelimelere dayanarak teknik ve bilim yapa lım. Daha sağlam bir toplum oluruz görüşünü savunanlar da yok değil dolayısıyla. Bazı sözcükler yeni geliştirildi ği için, kullanılmasın bunları yasaklayalım, dil bozuluyor gibi eğilimler de giderek devlet yönetimini paylaşan ör gütlerimizce beğeniliyor ve uygulamaya konulmuş du rumda yer yer. Dolayısıyla nasıl yapmamız gerektiği ko nusunda bir ortak düşünce belirmiş değil.

Bilim dili nedir sorusuna tekrar döaüp şu tanımı yapma ya çalışacağım. Bilim dili birkaç düzeyde olabilir. Kuş kusuz yeryüzünde yapılan yeni buluşların, yeni bilimsel

ve teknik yaratımların, yeni yapıtların ilk kez dile getiril diği, adının ilk kez buluşu yapan tarafından verildiği dil ler kuşkusuz bilim dili gibi yorumlanır. Dolayısıyla bir dilin bilim dili olması için tam yeterlidir. Yetkin bir bilim dili olması için kuşkusuz en güvenilir yol bizim de bazı bilimsel ve teknik buluşlar yapıp bazı makineler ge liştirip adını kendi dilimizden koymamızdır. Kuşkusuz İngilizce gibi, Fransızca gibi bazı diller, Rusça gibi diller bu düzeyde ilk geliştirilen bazı kavramların adları kondu ğu için bilim dili gibi çalışıyor. Bazı bilim dilleri de, bu düzeyde olmamakla birlikte, yer yer o ulusun öne çıktığı bilimlerde baskın biçimde kullanıldığı için bilim dili aşa masında görülüyor, yorumlanıyor, örnek olarak İspan yolca bir bilim dilidir denir. Çünkü öncelikle Meksika'da ki Tropikal Hastalıklar Enstitüsü dünyanın bu alanda en yoğun bilimsel yayının yapıldığı enstitüdür. Toplam yayınların yarıdan fazlası bu alanda ispanyolca olarak yayınlanır. Çünkü o enstitü vardır. Ordaki insanlar kendi ülkeleri de o hastalıklara karşı savaş verdiği için öne çık mışlardır. Böylece olunca bu alanda çalışmak isteyen birisinin hızla teknik yazına, bilimsel yazına erişmek için ispanyolca okuması çok doğal olur. Dolayısıyla ispan yolca'nın bu örnekle de desteklenerek bilim dili olduğu söylenir. Tabii ispanyolların önde gittikleri başka bilim alanları da var, dolayısıyla pekişiyor düşünce. Başka bir bilimdili düzeyi, (basamaklardan iniyoruz, biraz daha alçak gönüllü olmaya başlıyoruz) bütün bilim alanlarında öğretimin yapılabildiği, bu bilim alanlarının temel kitaplarının yazılabildiği bir ulusal dil. Bazı uluslar herhangi bir alanda çok fazla yoğun yaratım ya da buluş yapmamakla birlikte, bu düzeyi, uygarlık düzeyini çok yakından izlemekteler; temel kitaplarını kendi dillerinde yazmış durumdalar. Herhangi bir bilim dilinin temel öğ retimini üniversite düzeyinde olsun ya da daha alt düzey lerde olsun, oturmuş biçimde verebilmekteler. Bu tür dil lere de bilim dili adı veriliyor.

Demek ki, bilim dili, sanıldığı gibi, yalnızca dünyadaki birinci bilim dili ile sınırlı değil. Bilim yapılan, bilimin uygulamasını yapmayı başardığımız dillere de bilim dili deniyor. Genellikle, bilim dili sınıflamasının içine, bir kavram hiçbir zaman girmiyor: Doğal dil olmayan hiçbir dil bugün bilim dili değildir. Yani yalnızca bir ulusun dili bilim dili olabiliyor.

örneğin bir yerel ağız hiçbir zaman bilim dili değil; ya pay bir dil de bilim dili değil. Esperanto gibi bir iki dil varsa da, bunlar daha çok bir klüp dili gibi. İnsanlık ilkesi uğrunda dört beş baskın batı dilinin ortalaması alınarak uydurulmuş bir dili, belki ilerde tutar diye deneyenler var. Bütün dünyada yüzbin kişi öğrenmiş denir, ama Esperanto hiçbir zaman bir bilim dili olmuş değildir, adı bile akla gelmez. Tartışmanın bir yerinde mutlaka Os manlıca da konuşulacak. Ben Osmanlıcayı çok anımsa

tan bir dil gibi yorumladığım için Esperantoyu söyledim. Çünkü dört beş dilin bir ortalamasıdır Esperanto. Os manlıcanın da öyle olduğunu gösterebiliriz. Ben bir de bilim dillerinin ortaya çıkışını anmak istiyo rum. Burada bir tartışma tabanı yaratmak için bu tanım ları vererek başladım sözlerime. Biraz geçmişe bakarsak bilim dillerinin teknik dillerin birden bire başlamadığını göreceğiz. Genellikle en başta giden dilleri bile incelersek bu dillerin uzun sürmüş bir gelişme süreci içerisinde adım adım çaba gösteren ve uygarlıkta ilerleyen, teknikte, bi limde ilerleyen ulusların dilleri olduğunu görüyoruz. Bu dillerden birkaçına göz atmakta yarar var. Çok kısa ol maya çalışmalıyız, vakit çok az. ingilizceye, Fransızcaya bakılabilir, İtalyancaya, Al mancaya, Macarcaya bakılabi lir. Bu diller üzerinde nasıl olmuş da bilim dili olmuş der ken bir iki örnek çok açıklayıcı olur inancındayım, ör neğin İncilizceyi ele alalım. Bugün önde gelen bir bilim dili İngilizce. Onyedinci yüzyılda bile ünlü İngiliz bilgini Francis Bacon'un bilimsel yapıtlarını ingilizce yazamaya cağı ölçüde bilim dili olma şansı olmayan bir dildir. Bi lim dili olarak Bacon Latinceyi kullanmak zorunda görü yordu kendini. Ondan 300 yıl önce de Julius Cesar'ın takviminin yanlış olduğunu gösterip düzelten, ışığın yan sıma ve kırılma yasalarını bulan, gökkuşağı olayını açık layan başka bir Bacon, Roger Bacon yine tüm yapıtlarını Latince yazmıştır. İngilizcenin hiçbir zaman bilim dili olmayacağını tam tersine Latince yazarlara sonsuza dek kitaplarının herkes tarafından anlaşılacağını öngördüğü nü yazıyorlardı. Okullarda ingilizce ilk kez 1350'de oku tuldu. O güne kadar okullarda İngiltere'nin resmi dili Fransızcaydı, Norman döneminden kalma bir alışkanlık la. Kral IV. Henri parlamentoda ilk kez ingilizce konuş masıyla ün kazandı. Çünkü İngilizce ne parlamentoda, ne devlet yönetiminde, ne de eğitiminde hiçbir zaman kul lanılmamıştı. Thomas Mann'ın 1516'da Latince yazdığı "Ütopya" adlı yapıtıysa, ancak 40 yıl sonra 1556'da İngilizce'ye çevriliyordu.

Halk dili, yönetim ve yazın dili olarak 2 0 0 yıl önceden beri benimsenmesine karşın Francis Bacon, 17, yüzyıl başlarında "Cogitata et Visa de Interpretatione Naturae", Novum Organum Scientiarum" gibi bilimsel başyapıtla rını yine Latince yazıyordu. Latince bugün ölü bir dil. Böyle bir dil yok. Bırakın bilim dili olmayı böyle bir dil hiç yaşanmıyor. İngilizce ise dünyanın başlıca bilim dili. Nasıl oldu bu dönüşüm? Düşünmemiz gerekiyor.

Latinceyi bir yana atalım, italyancayı düşünelim, ital yanca yeni bir dildir. Latince değildir. Kökeni Latinceye dayanır ama bütün yapısı olduğu gibi değişmiştir. Çünkü, Latince Latin İmparatorluğu, Roma imparatorluğu za yıfladıktan sonra çöktüğünde, o kültür köylülerin konuş tukları çok bozuk ve Latinceye benzemeyen, yazıya bile geçmemiş olan köylü dilinde ilk kez bir başyapıt üretti.

ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ 327/328/329 20

Bir italyan, adı Alighieri Dante "Divina Commedia"yı yazdı. Çok güzel kocaman bir kitap, baştan aşağı şiir. Dante'nin köyünde nasıl konuşuyorsa insanlar, öyle söy ledi. Bu bir başyapıttır; herkes ezberledi. Bugünün Latin cesi Divina Komedya'nın İtalyancasıdır. Aynı İtalyanca bugün bir bilim dilidir. Ayrıca şu da var. O italyancada Divina Komedya'da Dante tarafından uyrudulmuş, geliş tirilmiş sözcüklerle doludur. Çünkü köylülerin hepsi Dan te gibi cennet cehennem yorumu yapıp, başyapıtlar yara tacak denli güzel konuşmuyorlardı o dili.

Almanlara gelince onlarınki çok daha yeni. 16., 17. yüz yıllarda Almanca bir köylü dili gibiydi. Hiçbir şansı yok tu. 1617'de ilk kez Almancanın da işe yarayabileceğini düşünen bir grup "Fruchtbringende Gesellschaft" adı al tında bir dernek kurdular. Bundan 70 yıl sonra, ancak 1687'de ilk kez üniversitede bir ders Almanca olarak ve rildi. Christian Thomasius 1687'de "aylık söyleşi" (Mo natsgesprache) adı altında bir dergi çıkardı. Bir başka üniversite öğretim üyesi, Prof. Wolf Halle ve Marburg Üniversiteleri felsefe ve matematik profesörü, bir gün ge lip Latince Attentio, dikkat yerine of Aufmerksamkeit gibi çok yapay bir sözcük önerdi, conscientia yerine Be wusstsein gibi bir sözcük kullandı. Çok da gülünç oldu, fakat bu eğilim tüttü. Böyle sözcükler yoktu Almancada. Üretti, birleşik adlar yaptı. Fakat bugün bu Almanca, Almancanın yüzde neredeyse doksanıdır. Bütün Almanca böyle konuşulur. O kadar ki telefon yerine Fernsprecher, televizyon yerine Fernseher kullanılır. Bu yenilikler, o kavramlara gereksinme duyan bilim ve teknik adamları nın geliştirdikleri sözcüklerle adlandırıldı. Ekonomi söz cüğünün karşılığı Almancada Wirtschaftswissenschaften' dir. içindeki harf sayısını ben saymadım, fakat çok uzun yazılır. Bunun gibi pek çok örnek verilebilir. Almanca örneğin asit kavramı "ekşi" diye söylenir. Kuşkusuz bu nun gibi doğal dilin bütün sözcükleri aynı zamanda bilim terimi sayılır. Protein lafı yok Almancada bilim terimi olarak, onun yerine "Eiweiss" deniyor yani yumurta akı. Çünkü saf ve en iyi şekliyle, en kolay ayrılabilecek örne ğiyle protein orada gizli, başka şeye karışmadan orada duruyor. Onun adını öyle söylüyorlar. I. Friedrick Wil helm şöyle konuşuyor bakın: "leh stabiliere die Souve rainite wie einen Rocher de Bronce". "Ben" ve "gibi" sözcükleri dışında bütün sözcükler Fransızcadan alınma. Bu Almanca konuşan imparatorun resmi nutku oluyor ve Almanca konuştuğu için de öğünüyor. Yakın zaman da, ta 1870 savaşlarına, yani bundan yüz yıl öncesine kadar, Devlet dili olarak Almanca neredeyse yok. Alman cayı var kılan Almanya'nın Fransayla yaptığı savaşlardır. O dönemde o kadar büyük düşmanlık yayılıyor ki, bu durum, Fransızların dilini de kullanmama eğilimini do ğuruyor. Bu arada Goethe ve Schiller gibi iki başyapıtlar üreten büyük insan çıkıyor. Almancada ve kitaplarının

yarıdan çoğunu yeni geliştirdikleri sözcüklerle, ama çok şiirli dillerle yazıyorlar. Bu sözler çok geçmeden beğeni liyor, seviliyor ve bugünkü Almanca doğuyor. Yüz yıl geçmiştir ancak bu atılımın üzerinden.

Fransa bugün, benim 1960'larda Fransa'da okuduğum sırada konuşulan Fransızca'yı konuşmuyor. O kadar komik geldi ki bana bazı Fransızca yeni sözcükler. Özel likle bilgisayar bilimi alanında Oztürk Serengil'in "aj"la biten kelimeleri gibi her şeyin sonuna "aj" getirerek bir çok yeni sözcük üretmişler. Örneğin katologlama anlar mında eskiden katologing deniyordu, şimdi katalogaj diyorlar. İngilizcenin bütün "ing"le biten sözcükleri sis tematik olarak "age" eki ile üretilmiş; hangisine uyar hangisine uymaz bakılmamış. Tıpkı bugün Türkçedeki 'sek, sal" eki gibi, bu ek büyük bir işlerlik kazanmış. Halbuki "age" eki her sözcüğe gelmezdi. Sanki yapay, yeni uydurulmuş bir Fransızca konuşulur gibi geldi bana. Yine de daha üçüncü gün yeniliğe çabucak ayak uyduru yor insan. Çünkü o sözcükler zaten Fransızca. O ek de Fransızca; hiçbir zahmet çekmiyorsunuz. Hemen benim seniyor. Doğal olarak bu, Fransız akademisi çevrelerinde son derece büyük sarsıntılar yaratmış. O kadar ki, örne ğin aya inme terimi karşılığındaki yeni "alunir" sözcüğü nü, bütün gazetelerde 10 yıl kullanıldıktan sonra, ancak sözlüğe alabilmişler. O da tartışa tartışa. Birçok sözcük, yaygın kullanıldığı halde Fransız Akademisi'nin kapısın dan içeri girememiştir. Ama halk zaten almış konuşuyor. Böylece doktoralar yazılmış, işler yapılmış, bitmiş bile; kimse yerinde saymıyor. Fransızlar 1960'larda hafta so nu tatiline "le week end" derlerdi. Fransızcada "fin" sözcüğü de "semaine" sözcüğü de vardı. Fakat hafta so nuna "la fin de semaine" diyemiyorlardı. Aradan geçen dönem içinde, 1975Merde Etiemble adlı bir profesör "Parlezvous Franglais?" yani "Frangjlizce konuşur mu sunuz?" adlı bir kitap yazdı; Fransızca ingilizce arası bir dil konuşuyoruz diye alay etmek için kendi ana dilleriy le. Bu konu çok tartışıldı. Yine de Fransızca kuşkusuz yetkin bir bilim dili.

Düşünceme göre dile karışmak olmaz. Dili bir toplumun düzeyi yaratır. Eğer Türkiye ya da başka bir ülke halkı, bilimle teknikle uğraşacaksa ve birtakım buluşlar yapa caksa, bu yaptığını kitaplara yazıp kendi aralarında öğre tecekse, bunu istiyorsa, hangi halkın diliyse, olduğu gibi, o insanlar nasıl yazdılar» ve ne konuştularsa, o dil bilim ve teknik dili olur. Peki bir bireyle öbür birey arasındaki çelişkiyi kim çözecek, hakem kim olacak? Hakem za mandır ve kamudur, öğretmenler, yazarlar, profesörler çoktur ama, bir ülkede belli bir bilim alanında yeni ufuk lar açan en güzel kestirme anlatımlarla, varolan bilgiyi kendi çevresine anlatmayı en güzel biçimde başaran, açık seçik, en kısa anlatımla başaran, dolayısıyla daha ağır basan bir birey çıkar; ya da kamu öyle düşünür.

Onun deyişi ağır basar, öbürleri de zaten zaman içinde ona ayak uydururlar. Doğal olarak kendiliğinden çelişki çözülür. İlk başta belli bir kavram için beş terim kullanı lırken, birkaç yıl içinde, birkaç on yıl içinde, kimi du rumda hemen, bunlardan biri yerleşir, öteki öneriler unutulur. Eğer zaten halkın büyük çapta ilgi duyduğu bir alansa, çelişki çok çabuk çözülür. Baskın olan öneri, yani güzel olan, kamunun, halkın duygularını okşayan ve kavramı onlara daha kolay anlatan hangisiyse o sözcük hemen oturur. Çelişki çabucak çözülür. Ama eğer bir toplumda bilim yapılmıyorsa ya da yapar gibi geçiştirili yorsa, yani okulda öğretiliyor ama uygulaması yapılmı yorsa; belli bir heyecanla gençler, yığınlar kitleler o bil giyi uygulamaya kalkmıyorlarsa, tabii ki yeni sözcükler de yakıştırma, eğreti kalır. İlgili terimler de çok geçme den unutulur. Bizim liselerimizde altı yıl İngilizce öğreti liyor, fakat kimse İngilizce öğrenmiyor. İngilizce öğre nim yapılan okulları söylemiyorum. Ortalamayı söylü yorum. Matematik öğreniliyor mu? Tarih öğreniliyor mu? Çaba sınavı geçene kadar; çoğunluk ezberleyip ge çiyor. Birçok çabamızın boşa gittiğini düşünüyorum. Çünkü toplumumuzun bu aşamada bilimle, teknikle alış verişi henüz yaratış buluş aşamasında değil, Henüz bili me sahiplenmeye çalışıyoruz. Y ıllar geçti Cumhuriyet kurulalı, ama kolay da değil, çünkü bu bir kültürel geliş medir, değişmedir.

özetlersek, dile karışılmaz, dilin hakemliğini devlet yap maz; teknik dili zaten hiç yapamaz. Nasıl yapsın; bu bir bilgi işidir. Devlet sanat da yapamaz. Çünkü sanat bir ye tenek, bir kişisel birikim işidir. Herkes Dante olamaz ki, Dante'yi yargılasın... Dolayısıyla kimse o halkın sanatçı sı, bilim adamı, onların yapıtları değerliyse zaman için de yaşar ve o halkın dili sanatçılarının, bilim adamlarının dili olarak gelişir. Çok sayıda yapıt çıkarsa, bilim dili ge lişir. Dilde zorlama olmayınca dilde devrim sözü de tabii düşüyor. Dilde devrim de olmaz o zaman. Peki Atatürk'ün yaptığı dil devrimi nasıl oldu? Dil devrimi olur arkadaş lar. Eğer İngilizler eskiden Fransızca eğitim görüyorlar idiyse, ve günün birinde "biz kendi dilimizde bu işi yapa cağız" diye karar verip "resmi dilimiz, Devlet dilimiz ar tık Fransızca değil, İngilizcedir" diye Anayasalarına ya zarak, o günden itibaren buna karar verirlerse, halk dili ni bundan böyle devlet dili yapma kararı bir devrimdir. Türkiye'de aynı şey olmuştur. 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin başlangıcında Cumhuriyet oluşurken dile he men el atılmadı, ama çok geçmeden 1930'ların başların dan itibaren, çok yoğun biçimde dil tartışması da yapıl dı. Y apılan tartışma şudur: "Bizim resmi dilimiz hangisi dir?" Osmanlıcaya Esperantoyu andırır, yani Türkçe, Farsça ve Arapça'dan oluşur. Hattâ yakından bakarsanız üç değil altı yedi dilin karmasıdır Osmanlıca. Çünkü söz cüklerin kökeninde yoğun biçimde Y unanca vardır, yo

ğun biçimde Fransızca vardır, Latince vardır, örneğin iskele "scala"dan gelir, kiler "cellas"dan.

Bir kırma dil devlet dili gibi kullanılıyordu. Y apay biçim de geliştirilmişti. Çünkü okuma yazma çok azdı. Okur yazar olmayanların dili için zaten kaba Türkçe deniyor du. Okumuşlar her ne kadar belli etmeden evlerinde ka ba Türkçe konuşsalar da, işlerini yaparken iyi sayılan ve okumuş olmanın gösterişini yapma olanağı veren Osman lıca konuşuyorlardı. O zaman Türkiye'de yapılmış olan dil devrimi şudur: Y apay bir dil zaten can çekişmektey ken, zaten işlerini yapamama dolayısıyla doğal ölüme yaklaşmışken, bütün Cumhuriyet kuruluşuyla ve büyük bir kalkınma atılımı planlanırken, "halkın dili Devletin dili olarak benimsenir, dünyanın kalkınmış uluslarında olduğu gibi, köylü dili Devlet dili diye tanımlanırsa, kısa sürede, doğal gelişme sonucunda bu dil kendi eğitim ve yönetim terimlerini geliştirir, uygarlık dili olur" düşün cesine bel bağlanarak Türk Devletinin dili Türkçedir ka rarı verildi. Türkiye için bu bir devrimdir. O zaman oku mamış yazmamış olanların köyde konuştukları dil yöne timin yeğlediği dil oldu. Y azı dilinde de öyle oldu. Sanat olsun, edebiyat olsun, bilim olsun, öğretim olsun, her alanda Türkçe kırk yılda, elli yılda halkın içinden çıkan, kendi ana dillerini kullanan bilim adamlarının, sanat adamlarının ve teknik adamlarının yaratışlarıyla ve katkı larıyla bütün dünyadaki bilim ve teknik dillerinin geçtiği yoldan birazcık daha hızlı geçerek, gelişti, serpildi. Al manca da zaten 50 yılda gelişmişti, bizimki de 50 yılda gelişti. Bugün eğitim yaygın; hızla sardı bitti bu iş. Türk çeye Devlet 1950'de karıştığında...

Oturum Başkanı Bülent Tanık: Sayın Koksal lütfen topar lar mısınız?

Koksal : Peki efendim, kapatıyorum. Türkçeye Devlet 1950 yılında karıştığında bütün yapılan sözde yanlışlar durduruldu, örneğin Genel Kurmay Başkanlığı, Erkan ı Harbiye i Umumiye Riyaseti oldu vb. Siz de hatırlarsı nız benim kadar. Fakat ne oldu? Hemen arkasından, bu geri dönüş normal diyalektik yöntemle o kadar büyük bir tepki üretti ki, bazılarının sanki devletin zoruyla olmuş gibi yorumladığı 1932 1950 dönemindeki gelişme, bu sefer engellendiği halde, büsbütün hızlı bir gelişmeye dö nüştü ve 1950'lerden sonra Türkçenin büyük bir bilim ve teknik dili olma yolunda, bir uygarlık dili olma yolunda kazandığı çok büyük başarı, bence, önceki dönemde dev let dili olarak tanımlandığında devletin itmesiyle ya da yol açmasıyla sağlanmış başarıyı kat kat aştı.

Teşekkür ederim. Biraz açıldım sanıyorum. Bazı tanımlar vermeye çalıştım ve tartışma içir^ temel saydığım bazı boyutları saptamaya çalıştım; teşekkür ederim (Alkış lar...)