Elektrik Mühendisliği · Sayı 370-371 · Ağustos-Eylül 1989

TEKNİK ÜNİVERSİTELERİMİZ VE ENDÜSTRİ ÜNİVERSİTE İLİŞKİLERİ

Prof. Dr. Nevzat Yıldırım

Mühendislik eğitimi Görüş ve değerlendirme

Yıl
1989
Sayfa
7
Okuma süresi
24 dk
Görüntülenme
0

Konu

Mühendislik eğitimi

İlgili: Mühendislik mesleği, meslek hakları ve istihdam, Sanayi, teknoloji politikası ve kalkınma

Anahtar kelimeler

  • ODTÜ
  • teknik üniversite
  • üniversite-sanayi işbirliği
  • Ar-Ge
  • akademik teşvik
  • öğretim üyeliği

Özet

ODTÜ Elektrik-Elektronik Bölümü'nün 30. yılı vesilesiyle düzenlenen panelde yapılan bu konuşmada, yazar Türkiye'deki teknik üniversitelerin araştırma altyapısı, öğretim üyesi yetiştirme ve endüstri ile işbirliği konularındaki yapısal sorunlarını tartışıyor. Devletin üniversiteyi yalnızca lisans eğitimi veren kurum olarak görmesi eleştirilerek, bilim-teknoloji-endüstri zincirinin kurulmasının önemi vurgulanıyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

TEKNİK ÜNİVERSİTELERİMİZ VE ENDÜSTRİ ÜNİVERSİTE İLİŞKİLERİ O

Prof. Dr. Nevzat Y ILDIRIM C)

ODTÜ Elektrik Elektronik Bölümü otuzuncu kuruluş yıldönümünü kutlarken teknik üniversitelerimizin duru munun ve ülke kalkınmasındaki yerinin gözden geçiril mesi ve tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.

Y eni kurulmakta olan üniversitelerle gelişmiş üniversite lerin sorunlarının bir bölümü ortaktır. Bu sorunlar genel likle ülkenin maddi kaynak sıkıntılarına ve izlenen politi kalara bağlanabilir. Ben burada daha çok gelişmiş üni versitelerin (İTÜ, ODTÜ) durumlarına değinmek istiyo rum.

1950 60'larda (ODTÜ'nün gelişme yılları) toplumun üni versiteden beklentisi nisbeten daha sade idi: Endüstride çalışacak mühendisleri eğitmek, yani lisans, yüksek li sans düzeyinde eğitim. O sıralarda endüstrimiz henüz kuruluş aşamasındaydı ve lisans, "knpw how" satın alı narak montaj türü ve genellikle yalnızca yurt içi pazarına yönelik olarak üretim yapıyordu.

Bu nedenle endüstriden üniversiteye herhangi bir Ar Ge talebi gelmiyordu. Zaten o sıralarda üniversitenin de bu taleplere cevap verecek durumu p9k yoktu. O sıralarda üniversitenin temel sorunu, lisans eğitimi verecek kadro ların yetişmesiydi. Doktora çalışmaları da genellikle yurt dışında yapılıyor, yurt içindeki tek tük araştırma çalış maları da daha çok "bilim için bilim" felsefesiyle, tama men akademik dürtü ve amaçlarla yapılıyordu. Y apılan çalışmalar koordinasyonsuz ve biribirinden kopuk oldu ğu için elde edilen akademik birikimlerin endüstriye ak tarılması pek mümkün olmuyordu. Ayrıca bu konu pek gündeme bile gelmiyordu, çünkü ne talep ne de teşvik vardı. Ülke, bilim alanında bomboştu. Y urt dışına master ve doktoraya gidenler herhangi bir yönlendirme olmadığı için ne bulurlarsa onu okuyup geliyorlar, yurt dışında başladıkları çalışmalarını burada devam ettirerek bilim aktarma ve yayma görevlerini yapıyorlardı.

Günümüzde ise hem Türkiye değişti, hem de üniversite lerimiz gelişti. Artık ihracata yönelmiş endüstriyel kuru luşlarımız var. Dünya ile sürekli rekabet etmeleri gereki

yor. Öte yandan çok yetenekli mezunlar verip dünyaya salıyoruz. Y urt içinde doktora çalışmaları yaptırmak artık "olağanüstü bir olay" gibi görülmüyor. Uluslararası dü zeyde bilimsel çalışmalar ve yayınlar yapılabiliyor. Üniversite ile endüstrinin işbirliğine gittiği alanlarda çok verimli ortak çalışmalar yapıldığı görülüyor. Kısaca; bilimsel ve teknolojik kıpırdanmalar, iyi seçilmiş bazı alanlarda "helva yapılmasının" mümkün olduğu işaretini veriyor. Ülkenin yurtdışına açılma girişimlerinin yapıldığı bu aşamada artık üniversite Ar Ge ve endüstriye bakış açılarımızın değişmesi gerekiyor. Hem üniversite bilim alanında hem de endüstri teknoloji alanında emekleme dönemi olan 1950 1970'lerde oluşan bilim ve teknolojiye ilişkin görüşlerimizin ve felsefemizin değişmesi gereki yor. Devletin de yaklaşımını değiştirmesi gerekiyor.

Bu konulardaki görüşlerimizi açıklamadan önce .teknik üniversitelerimizdeki bazı önemli sorunları sıralayalım:

İ öğrenci/öğretim üyesi oranı çok yüksektir. Bu da eğitimin kalitesini çok düşürdüğü gibi öğretim üyesinin araştırmaya vakit ayıramamasına yol açmaktadır. (Sayın Ahmet Dervişoğlu 60/1 oranını veriyor)

2 Lisans laboratuvarları ve diğer altyapı imkanları yetersizdir ve eskidir. Araştırma amaçlı laboratuvarlar ise daha içler acısı durumdadır.

3 öğretim üyeliğinin maddi ve manevi hiçbir çekiciliği kalmamıştır. Üstüne üstlük asistanlara çok düşük ücret verilmesi nedeniyle, asistanlık kurumu da çökmüştür. Bu da hem nitelikli yüksek lisans ve doktora araştırmalarının azalmasına, hem de (daha da önemlisi), öğretim üyesi yetişme kaynağının kurumasına yol açmıştır. Bugün gelişmiş üniversiteler hâlâ ayakta durabiliyorsa (ya da ayakta duruyor gibi görünüyorsa) bunun nedeni eskiden üniversiteye girmiş bazı öğretim üyelerinin ya duygusal nedenlerle ya da başka nedenlerle henüz üniversiteden ayrılmaya razı olmamalarıdır!

4 öğretim üyeleri kendi alanlarında dünyada olup bitenleri ancak uzaktan (genellikle dergiler kanalıyla)

O Bu yazı, ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü'nOn 30. kuruluş yılı nedeniyle düzenlenen sempozyum

kapsamında, 10 Şubat 1989 tarihinde gerçekleştirilen "Türkiye'de Üniversite Eğitimi ve Sanayi ile İlişkiler" konulu panelde

yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş biçimidir.

(") ODTÜ Elektrik ve Elektronik Müh. Bölümü.

•

r

izleyebilmekte, kendilerini yenileyememekte, endüstri yel tecrübe kazanamamaktadır.

5 Üniversite endüstri bağları ya yok ya da çok zayıftır. Bu ilişkiler teşvik edilmediği ve yönlendirilmediği için araştırmalar akademik alana sıkışıp kalmakta, uygula madan geri besleme alınamadığı için ve üniversite labo ratuvarları da yetersiz olduğu için akademik çalışmalar çok kısır kalmaktadır.

6 Y urt dışında yapılan doktora ve sonrası araştırma çalışmaları ülkemize yararlı olacak biçimlere sokulama maktadır. Bu çalışmaların çoğuna yurdumuzda devam etme olanağı ya yok ya da çok azdır. Endüstri ile ilişkiler de olmayınca yurda dönen araştırmacı verimsiz kalmak ta ve en kısa zamanda üniversiteden ayrılıp ya geldiği ülkeye veya daha iyi para kazanacağı ilgisiz bir alana gitmektedir.

Bu liste uzayıp gidebilir. Görüldüğü gibi genel bir yön süzlük, amaçsızlık, desteksizlik, dağınıklık sözkonu sudur. Bu durum, ilk bakışta, ülkemizin geçirmekte olduğu sarsıntı ve değişimlerin üniversiteye yansıması gibi görünüyor. Y ani devletin, hükümetlerin izlediği poli tikaların sonucu gibi. Ama bu madalyonun devleti ilgilen diren yüzüdür. Diğer yüzünde ise üniversitelerin, bilim adamlarımızın tutumları var. Bu noktaları biraz açalım.

üyesinin birinci görevi lisans eğitimi idi. Y üksek düzeyli araştırmalar ise daha çok dünyadaki gelişmeleri izleye bilmek, geri kalmamak, bilim üretme ve yayma kavram larının hemen hiç bulunmadığı ortamlarda birtakım akade mik odaklar oluşturup bu kavramların maya tutmasını sağlamak amacıyla yapılan "idealistçe" çalışmalardı 119. yüzyılın "bilim için bilim" romantizmi ağır basıyordu. Araş tırmalar düzeyinde önemli bir talep, teşvik ve yönlen dirme yoktu. Türkiye'nin kalkınma hedef ve stratejile rinde üniversitenin yeri ancak lisans eğitimi veren kuru luşlar olarak vardı. Üniversitedeki araştırma çalışma larının kalkınma planlanndaki yeri netlikten uzaktı. Aka demisyenlerden beklenenler pek açık olmadığı için her kes kendi kafasında oluşan veya başka ülkelerde gör düğü "biçim" ve "doğrultularda" çalışıyordu. Çalışmalar daha çok akademik amaçlı ya da terfi için bir zorunluluk olarak algılanıyordu. Bu da akademisyenleri bir çıkmaza doğru sürüklüyor, insanları mutsuz ve verimsiz kılıyordu. Şöyle ki: Akademik alanda Türkiye'nin adını duyurabil mek bir amaç gibi konuyor ama bunun gerekleri ya hiç yapılmıyor, ya eksik yapılıyor ya da tümüyle yanlış işler yapılıyordur Uluslararası dergilerde makale yazabilmek, bu makalelere atıf almak hem akademisyenin başarısı, hem de ülkenin uluslararası akademik ortamda saygınlığı açısından en önemli "gösterge" olarak alınıyordu.

Devlet, hâlâ üniversiteleri bir "derslikler yığını", öğretim üyelerini de "kitaptan karatahtaya bir şeyler aktarıp ez berleten öğretmen" olarak görmektedir. Y âni "üniversite" kavramı ile "yüksekokul" kavramı ayırdedilememektedir. Devlet, üniversitelerin "araştırma" görevini jşe yaramaz bir lüks gibi görmekte veya bizim üniversitelerimizde tek nolojiye yenilik getirecek araştırmalar yapılabileceğine inanmamaktadır (belki de bilmemektedir). Bu durumda, ülkenin genel ekonomik durumu içinde, üniversite öğre tim üyesine de sıradan öğretmen muamelesi yaparak ona göre maaş vermektedir. Üniversiteyi de liselerin uzantısı olarak, genel eğitim veren okullar olarak görerek ona göre para ayırmaktadır.

Üniversiteleri bilim ve teknoloji üretecek, endüstrideki Ar Ge çs 3 malarına katkıda bulunabilecek kuruluşlar olarak görmemektedir. Bu durumda, üniversitenin des tek çağrıları, ülkemizde sıkıntıda olan tüm diğer kesimler gibi cevapsız kalmaktadır. İşçiye, "ücretinin enflasyo nun üzerinde artmasını istiyorsan daha verimli ol, daha çok üret" denir. Köylüye, "tarladan daha fazla ürün al ki gelirin artsın" denir. Bu yaklaşımın üniversiteye yansı ması da "daha çok ek ders ver, ücretin artsın" biçiminde oluyor. Oysa büyük masraf ve zahmetlerle yetişmiş, kul lanılmaya elverişli büyük potansiyelleri olan bilim adam larının yalnızca ders vermek gibi rutin ve yaratıcılığı ol mayan bir işte kullanılması kadar sakat bir yaklaşım düşünülemez. Y alnızca ders vermek için onca zahmet lere girip doktora ve üstü çalışmalar yapmaya gerek yok kil Oysa bu bilgi birikiminden ülke kalkınması için çok daha etkili bir biçimde yararlanılabilir. Madalyonun öteki yüzünde de, yani üniversitelerde tu tum ve davranışların ciddi biçimde tartışılması gerekiyor. Bir zamanlar (60 70'lerde) lisans eğitimi verebilecek adam bulmak bile büyük sorundu, o dönemlerde öğretim

İleri ülkelerde (ABD, İngiltere, Japonya, Almanya vb.) yayınlanan ve uluslararası gibi görünüp aslında o ülkelerdeki çalışmalara ağırlık veran periyodik dergilerin amaçlan bilgi alışverişi yoluyla hızlı ve düzenli bilgi yayılımı sağlamak, sonuçların düzenli bir biçimde biraraya getirip belgelenmesini sağlamak, bilimsel çalışma yöntemlerini ve"sonuçların sunuluş biçimlerini standardize etmek, vb. gibi özetlenebilir. Araştırmaların hükümetlerce yerel yönetimlerce ve firmalarca finarfse edildiği o ülkelerde, yetenekli biri için araştırma konusu bulmak da kolaydır, araştırma yapmak da kolaydır, yayın yapmak da kolaydır. Oturmuş ve iyi çalışan mekanizma lar vardır. Araştırma konuları, o ülkedeki teknolojinin en ön cephesindeki sorunlardan çıkarılıp bilim alanlarına iletilir. Y eterli her tür destek sağlanır. İşler doğal bir akış içinde yürür. Çeşitli yönetme, yöneltme, teşvik, denet leme ve değerlendirme mekanizmaları vardır. Dergilerde yapılan yayınlar da bir tür denetleme ve değerlendirme gibi düşünülür.

Şimdi böyle bir ortamda akademik çalışmalar yapmış, birşeyler öğrenip yurdumuza dönmüş kişilerin aynı başarıyı ülkemizde göstermesinin imkanı var mıdır? Birinci amacı bu mu olmalıdır? Bu yöndeki çalışmalarını, desteksiz, geri beslemesiz, uygulamasız, ne kadar sürdürülebilir? Prof. da olduysa, kimse "aferin" de demi yorsa, teşvik etmiyorsa niye sürdürsün bu çalışmaları? Gerçekçi olursak bu soruların cevaplarında akademik yaklaşımımızın çıkmazları görülüyor. Çok az sayıda akademisyen desteksiz, teşviksiz akademik araştırma yapıyor, o da eğer çalıştığı alanda teorik veya pratik imkanlar varsa. Amaç bilim üretmekse kişiler bu işin çok daha kolay yapıldığı ileri ülkelere giderler. Niye burada zorlansınlar (ellerine geçinecek kadar para dahi geçmiyorsa)? Görüldüğü kadarıyla, bilim üretmemek için

gerekçelerimiz bol ve ikna edici. Uygulamada da öyle oluyor. Yurt dışında yılda beş makale yazabilen kişiler yurda döndüğünde beş yılda bir makale yazabiliyorlar. Terfiler için gerekmese belki o bile yazılamayacak. Öte yandan, sırf makale çıksın, Türkiye'nin "science index"te sıralaması yükselsin diye amaçlar koymak, kıt kaynak larımızı ve beyin gücümüzü bu yönde harcamak da doğru değil. Çok makale yazarak bilim ve teknolojideki geri liğimizi kamufle edemeyiz. Makaleler bilim teknoloji iş birliği sürecinde doğal olarak ortaya çıkan bir "yan ürün dür", amaç değildir. Esas olan, seçilmiş alanlarda temel bilim uygulamalı bilim endüstri zincirinin halkalarının ta mamlanması, bilimi endüstrinin hizmetine koşabilmek, endüstriden geri besleme alıp bilimsel çalışmaları yeni den, ihtiyaca göre biçimlendirmektir.

Bu tür çalışmaların sonuçları hem bilim adamlarımız, hem de endüstrimiz için ülke koşullarında daha gerçekçi bir başarı göstergesi olur. Bu yaklaşım "makale için araş tırma" yaklaşımından daha.kolay değil, bilakis daha zor dur. Çünkü hem bilimdeki en son gelişmeler izlenecek hem de bu bilgilerin ülke teknolojisine adaptasyonu yapılacaktır. Bu yaklaşım daha zordur ama mümkündür. Diğer yaklaşımdaki çıkmazlar, tıkanmalar, tükenmeler burada sözkonusu değildir. Daha ekonomiktir, anlam lıdır, amaçları bellidir, başarılı olduğunda önü açıktır.

Tekrar ana konuya dönelim. Benden önceki konuşma cıların şikayet, dilek ve önerilerine katılıyorumMma bu konularda ve bu yaklaşımlarla pek sonuç alabileceğimizi sanmıyorum. Çünkü ülkemizde hemen tüm kesimler sıkın tıda. Her kesim hükümetten sübvansiyon, destek, teşvik bekliyor, pastadan daha büyük pay istiyor. İnsana ve insanın eğitimine yatırım yapmanın ne kadar önemli olduğunu bilmeyen bir hükümet düşünemiyorum. Sorun, pasta kavgasında kimlerden kesilip eğitime daha büyük pay aktarılacağından doğuyor. Bu kavgada üniversitelerin yalnız ve desteksiz kaldıkları, sıkıntılarını anlatamadıkları gerçek. Klasik yaklaşımlarla durumun vahametini anlatmaya çalışma yanında daha duğişik bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Ülkemizde önemli teknolojik gelişmeler oluyor. Gözümüzün önünde trilyonluk yatırımlar yapılıyor. TEK, PTT, TRT, Aselsan, Teletaş, bankalar, çeşitli fabrikalar sürekli ileri teknoloji yatırımları yapıyorlar. Bu para ve teknoloji trafiği kargaşalığında üniversitelerde de bir kıpırdanma, canlanma beklenir değil mi? öyle bir şey olmadığı gibi adam kaybı bile oluyor. Üniversitelerimiz tümüyle devre dışı kalmıştır. (Yerli sanayicilerimize sorarsanız onlar "biz de devre dışı gibiyiz" diyorlar). Oysa, üniversitelerdeki akademik birikimle endüstriyel tecrübe biraraya geldiğinde bazı alanlarda hayal bile edilemiyecek sonuçlar alınabilir. Üniversitelerde kullanılmayan, atıl bekleyen bir potan siyel vardır. Bizim devlete bu potansiyelin değerlendi rilmesi için başvurmamız gerekiyor. Üniversite endüstri işbirliği için destek ve teşvik yöntemlerinin oluşturul masını istemeliyiz.

Şimdiye kadar gerek İTÜ'de, gerekse ODTÜ'de üni versite endüstri işbirliğinin başarılı sonuçlar verebile ceğini gösteren çok sayıda projeler yapıldı. Bu projeler değişik zamanlarda, değişik gruplarca gerçekleştirildi.

Kimisi akademik niteliği ağır basan, kimisi ileri teknoloji içeren bu projeler, kişisel gayretlerle alındı ve gerçek leştirildi. Projelerin akademik yaşama etkileri küçümse nemeyecek boyutlarda olabilmektedir. Ama bu projelerin çoğu kendimizi tekrar tekrar kanıtlamadan öteye gitmedi. Olumlu (veya olumsuz) örnekler olarak kaldı. Çünkü bu tür projeler ve üniversite endüstri işbirliği örnekleri bir devlet politikası olarak bilinçli ve sistemli biçimde desteklenmedikçe, teşvik edilmedikçe, ancak çok sınırlı ve dar kapsamlı başarılar olarak kalır.

Bölümümüzde yapılan birçok başarılı proje arasından, içinde yer aldığım için yakından bildiğim bir projeden bah setmek istiyorum. Bu projenin diğerlerinden çok önemli bir farkı var. Bu fark, projenin finansmanı biçiminden kaynaklanmaktadır. Proje, kalabalık bir ekiple Aselsan ODTÜ işbirliğiyle başarılı olarak 5 6 seneden beri sürdü rülmektedir. Finansmanın tümü, müşteri olan bir devlet kuruluşunca sağlanmaktadır. Ar Ge projesi Aselsan'a jhale edilmiş, Aselsan da ODTÜ'den bir grubu hem sistem tasarımı, hem laboratuvar kurulmasında görevlendirmiş, ayrıca üretim ve testlerde de danışman olarak kullan mıştır. Müşteriyle yapılan anlaşmaya göre Aselsan ODTÜ ekibi Ar Ge projesini başaramazsa iş orada durdu rulacak, o zamana kadar yapılan masraflar, Aselsan'a maliyet + kâr prensibiyle ödenecekti. Bu yaklaşım, an cak ileri ülkelerde uygulanabilen ve Türkiye için çok yeni, cesur bir adım ve çok olumlu bir örnek oluştur muştur. Müşteri endüstri üniversite işbirliğinde tahmini mizce Türkiye'de ilk örnektir. Ayrıca, çok çeşitli anabilim dallarından kişilerin yıllarca birarada çalışmasını gerekti ren büyük çaplı bir araştırma projesi olduğundan, hem akademik yaşama hem de endüstriye etki ve katkısı büyük olmuştur. Bu etkileri projenin gelişim sürecinden bazı kesitler vererek anlatmak istiyorum, çünkü bazı sonuçları ve etkileri genelleyebilmek mümkün gibi görünüyor. Bu deneyim bize güzel bir üniversite endüstri işbirliği modeli olarak gözükmektedir.

Çoğunluğu bölümümüzde master ve doktora yapmış olan Aselsan yöneticileri ODTÜ ile dirsek temasını kesme mişler, özellikle modern elektronik sistemlerle ilgili konu larda bölümümüz öğretim üyeleri ile yakın işbirliği ara mışlardır. Aselsan'ın girdiği veya girmeyi düşündüğü konularda bölümümüzde de akademik araştırmalar yapılmasını, o konuda eli işe bulaşmış adam yetişmesini teşvik etmişler, tez konuları ve projeler vermişler, labo ratuvar cihaz ve malzeme yardımları yapmışlardır.

Yüksek ortalamalı öğrencilerimizin haftada birkaç yarım gün Aselsan'da geçici teknik eleman olarak çalışmaları, böylece bu öğrencilerin modern laboratuvarlarda ciddi araştırma projeleriyle uğraşarak yetişmeleri sağlanmış tır. Bundan 7 8 sene önce de Aselsan'ın ODTÜ Elektrik Bölümü'nden bir grupla büyük bir askeri sistem tasarım ve uyarlama projesine girmesi konuşulmaya ve araştırıl maya başlandı. Tamamen Ar Ge niteliğindeki proje, bir kaç yıl süren uğraşılar neticesi gerekli makamlar ikna edilerek alındı. Projede anten, propogasyon, mikrodalga, analog ve sayısal elektronik, bilgisayar, mekanik, yük sek gerilim, termodinamik, vb. gibi çok değişik dallardan öğretim üyeleri, asistanlar, öğrenciler ve mühendisler

ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ 370 /371

görev aldı. Bunların kimisi ODTÜ'de kalarak döner ser maye kanalından, kimisi Aselsan'da danışman olarak, ki misi de tam zamanlı Aselsan personeli olarak çalıştı.

Projenin gelişim sürecini değişik aşamalardan kesitler vererek anlatalım.

Üzerinde çalışılacak sistemin çok değişik dallardan gelen kişilerce anlaşılabilmesi ve ortak bilgi düzeyinin yükseltilmesi için altı ay kadar süren bir seminerler dizisi yapıldı. Bu aşamada hem değişik akademik birikimi olan arkadaşlar arasındaki boşluklar, kopukluklar ortaya çıktı, hem de akademik bilgilerden gerçek üretime giden yoldaki boşluklar, eksiklikler belirlendi. Bu eksiklikler hemen herkesin bilgi sınırlarını genişletmesi, yeni konular öğrenmesiyle zaman içinde giderildi. Bu da, kendi dar alanına hapsolmuş olarak çalışan akademis yenlerce elektrik mühendisliği uygulamalarına daha yu karıdan bakabilme fırsatı yarattı. Böylece gerçek bir uy gulamada kendi uzmanlık dalının yerini, önem yüzdesini ve diğer dallarla ilişkilerini gözledi. Bir yandan eski sis temler öğrenilirken, bir yandan da en yeni makaleler iz lenerek yeni sistem tasarımları, eski sistemlerin moder nizasyonu, uyarlaması üzerinde egzersizler yapıldı. Bu çalışmaların paralelinde yurtdışından parçalar ısmar lanmaya başlandı. Tabii fiyatlar gelmeye başlayınca "free spacete geliştirilen parlak tasarımlar derhal "re vize" edildi. Böylece yürüdüğümüz yolda hayatın ilk acı gerçekleri ve sınırlamaları görülmeye başlandı.

Malzeme ve cihazlar gelmeye başlayınca yeni yeni "gerçekleri" görmeye başladık. Böylece o cihazların her zaman reklamlardaki gibi veya teorideki gibi çalışma dığını ve işlerin bilmediğimiz yönleri olduğunu öğrendik]

Gerçek sınırlamaların bilinmediği koşullarda tasarımlar yapmaya alışmış iddialı uzmanlarımız, tasarımladıkları devrelerin veya cihazların diğer devre veya cihazlarla biraraya geldiğinde çalışmadığını, laboratuvarda barsak ları d işardayken iyi çalışan bir devrenin karta geçince çalışmadığını, kutuda çalışan modülün sisteme konunca çalışmadığını, içeride çalışan sistemin güneşe çıkınca çalışmadığını, vb. gördüler. Bu tür tecrübeler akademik hayattan mühendisliğe geçen herkesin başından geçer.

Bu tecrübelerden geçen akademisyenler ise akademik ve endüstriyel sorunlara daha değişik bir gözle bakmaya başlar. Şöyle ki:

Tecrübesizken bir cihazın teorik tasarımını bitirdiğinde işin % 80'ini bitmiş gibi görür. Devreler karta, kart kutuya, kutu sisteme girdikçe bu yüzde gittikçe düşer ve sonunda, üretimden sorumlu tecrübeli bir mühendisin soğuk ve gerçekçi yüzdesine iner. Sonuçta, akademis yenin başta en önemli iş olarak gördüğü, ileri düzeyde bilgi gerektiren, orijinal teknik tasarımın aslında işin % 5 15'ini oluşturduğu gerçeği "de* öğrenilir. Üretim sürecin de karşılaşılan ve proje personelinin uykusunu kaçıran, "iş durdu galiba" dedirten pek çok sorun, takım halinde çalışan akademisyen ve mühendislerin gayretleriyle çözülür. Herkesin kendine güveni artar, sistem çalışır, testlerden geçer. Tam bayram edilmeye hazırlanırken genel müdür yardımcısı neşenize limon sıkar. "Ne bitir mesi, esas sorun şimdi başlıyor. Hadi bakalım, en yete

nekli ve bilgilileriniz yeni pazar bulmaya" der. Bu nokta dan kendinizi dünyanın dev firmalarıyla rekabet halinde bulursunuz. Bu da en acı gerçektir. Macera gerçekten bitmemiş, henüz başlamıştır. Bundan sonra hep dünya nın devleriyle yarış durumundasınızdır. Y ani sürekli araştırma, geliştirme, modernizasyon. Bisiklete bindiniz, durursanız düşersiniz.

İşin başında bulutların üzerinde dolaşan iddialı akade misyenler artık "sen bana pazarı bul, ben sana istediğini yaptırayım" diye konuşmaya başlarlar. Dünyaya bakış açısı değişmiş, sorunlara kuşbakışı ve birbiriyle ilintili olarak bakabilen, kafası soru işaretleriyle dolu kişiler oluşmaya başlamıştır. Bazen "eskiden hayat ne kadar sadeymiş, bir akademik problem çözüp sevinir, mutlu olurduk. Keşke hiç çıkmasaydık oradan" diye konuşur larsa da artık çok geçtir. Akademik hayata, derslere, tezlere, laboratuvarlara, araştırma konularına, öğrenci lere bakış açısı değişir. Okulda öğretilenlerin ve eğitim biçiminin öğrencinin ilerideki mühendislik yaşamındaki kıymet i harbiyesini daha kolay tahmin ederek yol göste rebilir. Ayakları Türkiye topraklarına basan tezler veril meye başlanır. En ileri düzeydeki teorik bilgi ile uygula madaki sorunlar arasındaki köprüler tamamlanmaya çalışılır. Teorik çalışmalar yön ve nitelik değiştirir. Ders ler birbirini bütünleyecek veya destekleyecek biçimde yeniden düzenlenir. Araştırma konuları ayıklanmaya ve her konuya aynı gözle bakılmamaya başlanır. Başarılı ve verimli olabilecek konular kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar. Her okulda her zaman gündemde olan ve genel likle hiçbir yere varmayan "eğitim politikası nasıl olmalı?" tartışmaları o alanda kendiliğinden azalır. Ne yapılması gerektiği, endüstri ve pazardan alınan "geri besleme" ile kendiliğinden ortaya çıkar. Y ine kısır bir tartışma konusu olan "temel araştırma mı yoksa uygulamalı araştırma mı?" soruları da ortadan kalkar. Çünkü geçirilen tecrübelerle en ileri temel araştırmalarla uygulamanın birbirinden ko parılamayacağı ortaya çıkmıştır.

örneğin, Aselsan'da yaptığımız proje, bölümümüzde mik rodalga anabilim dalında birçok değişikliğe yol açmıştır. Radar dersi açılmış, mikrodalga filtreleri dersi açılmış, daha önce de var olan çeşitli analitik ve sayısal elektro magnetik dersleri içerik değiştirmiştir. Daha önce bölük pörçük, birbiriyle ilgisiz doğrultularda, yalnızca akade mik amaçlarla verilen master ve doktora tezleri artık be lirli doğrultularda, birbirini tamamlayacak biçimlerde ve rilmeye başlanmıştır. Tez konuları, ileri ülkelerdeki gibi, uygulamalardan çıkmaya başlamıştır. Pratik tezlerde de büyük nitelik sıçraması oluşmuştur. Aselsan'da çalışıp master doktora yapan öğrenciler, ABD üniversitelerinde bile tümünü birarada göremeyecekleri çeşit ve nitelikte modern cihazlarla donatılmış laboratuvarlarda, farkına bile varmadan çok yüksek bir teknolojik bilgi düzeyine ulaşıyorlar. Çeşitli bilgisayar imkanları paket program lar, fotoğraf, baskı devre, hassas mekanik işleme, vb.

gibi olanakları okuldan aldıkları ileri teorik bilgiyle birleştirerek üç dört sene önce hayal bile edemiyece ğimiz işler yapabiliyorlar. Hem teorik, hem de teknolojik düzey olarak dünya ölçüsünde orijinalitesi olan tezler yapabiliyorlar. Kimisi de Aselsan'da görev olarak uğraş

tığı konuyu teze dönüştürerek o konuya en yeni akade mik gelişmeleri uyarlıyabiliyor.

Üniversitenin temel görevi olması gereken "bilgi üretimi" ve "bilgi yayılımı" kavramları bu projeye kadar kafamızda oldukça muğlak kavramlardı. Araştırmalar tamamen akademik dürtü ve amaçlarla yapılıyor, her halde birileri bunları kullanıyor diye düşünüyorduk. Yani "bilim için bilim" yaklaşımı ağır basıyordu. Bu projede bilgi üretimi ve yayılımının ne olduğunu, nasıl olduğunu gördük. Aselsan'da yapılan bir tezin oradaki birçok çalışanın bilgi ve tecrübe düzeyini yükselttiğini, birçok durumda nitelik sıçraması oluştuğunu gözlemledik. Daha önce çözüleme yen veya değişik yöntemlerle çözülen problemlerin yeni yaklaşımlarla çözüldüğünü gördük. Aselsan'da yapılan çalışmalardan birçok orijinal makale çıkmıştır. Örneğin yalnızca bu sempozyumda 23 makale Aselsan'da tez yapan öğrencilerden gelmiştir.

Sonuç olarak, üniversite ile modern endüstrinin, akade misyen ile mühendisin ve öğrencinin içice geçtiği bu proje bizim dalda hem akademik hayatımız hem de endüstri için daha önce hayal edemiyeceğimiz kadar ve rimli ve yararlı olmuştur. Tek tek hiçbir iş üretemeyen akademisyen, araştırmacı ve öğrencinin bu tür bir takım çalışmasıyla ye büyük bir proje çerçevesinde müthiş üretken olabileceği, akademik birikimin ülke yararına endüstriyel ürüne dönüşebileceği gösterilmiştir. Bu başarıda en büyük pay, Ar Ge'nin endüstri için önemini bilen, üniversitenin de Ar Ge için önemini bilen, akade misyen, araştırmacı ve üretici mühendisleri kaynaştırıcı ortamı hazırlayan Aselsan yöneticileridir.

Bu örneği

Kendimizi övmek, ne kadar "harika çocuklar" olduğu muzu anlatmak için vermedim. (Biz kırk kişiyiz. Birbirimi zi biliriz. Ne olup ne olmadığımızı biliyoruz).

Aselsan'ın ne olup ne olmadığını da biliyoruz. Her projenin iyi yürüdüğünü, her şeyin güllük gülistanlık oldu ğunu söyleyemeyiz.

Bölümümüzde değişik dallarda birçok başarılı proje yapılmıştır ve yapılmaktadır. Yani bizim projemiz ilk değildir.

Başımızdan geçen tecrübeler de hemen herkesin başından geçmiş, aldıkları dersleri uygulamaya sokmuş lardır.

Herkes projesinden makale çıkarıp tez öğrencisi ye tiştirmiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu projenin diğer projeler den en önemli farkı finansman biçimidir.

Elektronik sanayiinde, endüstri öncülüğünde, üniver site endüstri işbirliği ile ve devletçe finanse edilen bu ka dar büyük çaplı ve uzun süreli bir Ar Ge projesi Tür kiye'de (tahminimce) ilk kez yapılmaktadır.

Bu yöntem, ABD ve Avrupa ülkelerinde uygulanan yön temleri andırmaktadır ve yukarıda da anlattığım gibi, çok verimli sonuçlar alınmıştır, özetleyecek olursak:

Bu modelin yaygınlaştırılması gerekiyor.

Bu yöntem, üniversitelerimizin içinde bulunduğu çık mazdan bir çıkış yolu gibi gözüküyor.

Bu yöntem, üniversitenin "yüksekokuHuktan, bir "der slikler yığını" olmaktan çıkıp ülke için Ar Ge çalışma larının yapıldığı gerçek bir üniversite haline girmesine yardımcı olabilir.

Bu yöntem, maddi kaynaklar yaratarak asistanların üniversitede kalmalarına yardımcı olmuştur.

Bu proje, birçok öğretim üyesinin ekmek parası peşinde üniversiteden ayrılmasını önlemiştir.

Bu yöntem, üniversitede atıl durumda bekleyen aka demik birikimlerin kullanılmayan potansiyellerin uygula maya, teknoloji üretmeye ve paraya dönüştürülmesini sağlamıştır.

Bu .yöntem, yurt dışına gitmiş arkadaşlarımızın geri dönmesini sağlayacak akademik ortamlar yaratabilir. Şimdi, bu örnekten genelleme yaparsak;

Oturup hükümetin eğitime büyük paralar aktarmasını beklersek daha çok bekleyeceğimizi sanıyorum. Orta öğretim için bile 3 trilyon yerine 500 milyar ayrılabiliyor.

Çeşitli çevreler kanalıyla, lobi yaparak, kamuoyu ya ratarak eğitime daha çok para ayrılması yolundaki çalışmalar sürdürülmeli. Ama daha önce dediğim gibi, bu yollardan çok fazla ümidimiz yok. Yıllardır inip çıkan en flasyon gözlemlerimiz var. Tam elimize iyi para geçiyor dediğimizde bir de bakıyoruz ki herkesin eline iyi para geçiyor. Fiyatlar yükseliyor. Yani bize kolay kolay ay rıcalık sağlamazlar. Neticede devlet memuruyuz. Üniver sitede "öğretmenlik" yapıyoruz, "öğretmenlik maaşı da bu kadar" deyip kesip atıyorlar. Sonuçta, eğitimin kalite si çok düşermiş diye hükümetlerimizin uzun vadeli düşünecek hali olduğunu sanmıyorum. Akademisyenin bilgi birikiminden ülke kalkınması için çok daha etkili bir biçimde yararlanılması gerekir.

Bizim hükümete veya yetkili makamlara yanaşma tarzımız bu olmalı. Yani atıl kapasitemizin doğru biçimde değerlendirilmesini istemeliyiz ki ücretlerimiz de artsın, laboratuvarlarımız da güçlensin. Ülke kalkınmasında öğretmenlik yanında "bilgi üretimi" kapasitemiz de harekete geçirilsin.

Bu iş nasıl olacak? Aselsan'la geliştirdiğimiz yaklaşımın her alana yayılması ekonomik olarak "kazandırabilir" (feasible) olmayabilir. Ama yine de bir fikir veriyor. Yakından izleme fırsatını bulabildiğim diğer bazı projeler deki sıkıntıları da biliyoruz, örneğin, bir grup arka daşımızın Teletaş'a 300 milyon TL. na yaptıkları ve başa rıyla çalışan sayısal radyo, esas müşteri olan PTT ta rafından desteklenmeyince Teletaş 300 milyon TL. zara ra girdi. Yine Aselsan'a yapılan birkaç projede sonuçlar müşteriye sunulacak hale kadar gelmediğinden paralar Aselsan'ın bütçesinden gitti. Yine bölümümüzün büyük projelerinden olan Yüksek İhtisas Hastanesi projesi, hastanenin bütçesindeki sıkıntılardan etkilenebiliyor. Benzer şekilde çeşitli devlet kuruluşlarına yapılan projeler o kuruluşun kısıtlı imkanlarında, desteksizlikten etkileniyor. Oysa, özellikle yüksek teknoloji ve ileri bilgi gerektiren

bu tür riskli Ar Ge projeleri ve üniversite endüstri ilişkileri devlet tarafından özel olarak korunup teşvik edilmeli. Bu teşvik, tulumbaya konacak bir maşrapa su gibi etki yapacak, sonuçta devlet de büyük yarar görecek, bu paralar misliyle geri dönecektir. Bu alana teşvik nite liğinde çok büyük paralar akıtmaya da gerek yoktur. Devletin o alanda zaten yapmakta olduğu harcamaların yüzde biri, binde biri kadar paralar yeterlidir. Bu konuda çeşitli yaklaşımlar oluşturulabilir. Ama pratik bir fikir olarak, devletin yüksek teknoloji içeren ve örneğin 10 milyarı aşkın her ihalesinde ihale bedelinin yüzde biri kadar bir para, "Y ERLİ DANIŞMAN" ve "ÜNİVERSİTE LERE AR GE" parası olarak ayrılsa işlerin niteliği büyük ölçüde değişirdi.

Bu konuda daha sistematik bir yaklaşım ise devletin ileri teknoloji ve Ar Ge çalışmalarını destekleme amacıyla bir fon oluşturması (SAGEB gibi), olabilir. Fon ve teşvikler deyince insanın aklına ister istemez tatsız şeyler geliyor. Gözlediğimiz kadarıyla Türkiye'de önemli geliş meler, ancak teşvik gören alanlarda sağlanabiliyor. 1950 60 arasındaki şehirleşme döneminde inşaat, yol, baraj, vb. türünde alanlara teşvik veriliyordu. Bizde o za manlar gazetelerde hep müteahhitlik suistimalleri okuyor duk. 1960 70'lerde teşvikler sanayileşmeye aktı. Gaze telerdeki dedikodular sanayiciler üzerineydi. 1980'ler sonrası ihracata teşvik verildi. Hikâyeleri biliyorsunuz. Biz bu kadar çok teşvik beklemiyoruz. Hazımsızlık ya pabilir. Bu konuda ABD'dekine benzer bir model geliş tirilebilir. Bu modelde üniversitelere Ar Ge için ayrılan fonların önemli bir bölümü üniversitelere ancak dolaylı yollardan iletilir. Paranın tümünün Y ÖK'e verildiğini düşü nelim. Bu para demokratik veya anti demokratik bir biçimde üniversitelere paylaştırılır, bir bölümü çarçur olurken bir bölümü amaca ulaşmaya yetmez, vs. vs... Bunun yerine, devletin kısa veya uzun vadeli sanayi leşme stratejileri olsa, firmalar bu doğrultularda yatı rımlara girişseler, hükümet bu seçilmiş dallarda Ar Ge çalışmalarını zorlasa ve teşvik etse, üniversitelere ayrılan Ar Ge paralarının bir bölümü Y ÖK aracılığıyla bir bölümü TÜBİTAK aracılığıyla ve önemli bir bölümü de Ar Ge çalışmalarına ihtiyacı olan özel veya devlet kuru luşları aracılığıyla projeler biçiminde üniversitelere gelse;

Merkeziyetçi bir bürokratik mekanizmanın frenleyici etkisi azalır.

Ar Ge çalışmaları ekonomik olarak verimli bir ihtiyaç duyulan alanlara yönlendirilmiş olur.

Çok sayıda denetleme mekanizmaları oluşur. Üniver sitelerdeki uzmanlarla çeşitli kuruluşlara dağılmış uz manlar biraraya gelip verimli olur. İş çıkarma şansına kavuşurlar.

Aslında bu mekanizmalar, özellikle devlet kuruluşlarının çoğunda zaten var. Birçok kuruluşun Ar Ge laboratuvar ları var. Zaman zaman üniversitelere de başvuruyorlar.

Ama bu mekanizmalar ya hiç çalıştırılmıyor, ya da çok seyrek ve kısa süreli çalıştırılıyor. Bu tür ilişkilerin özellikle zorlanması, teşvik edilmesi, bu mekanizmaların canlandırılması gerekiyor. Teşvik mekanizmaları da çe şitlilik gösterebilir. Üniversiteye yanaşmayan, çekinen,

Ar Ge'ye para ayıramayan özel sektöre, bu işe ayıracağı para kadar destek verilirse yaklaşımlar değişebilir.

Kaynakların kıt olduğu her alanda selektif davranmak doğaldır. Her alana teşvik sağlanırsa hiçbiri teşvik edil memiş olur. Devletin üniversitelere Ar Ge için ayıracağı bir fonun üniversitelere sanayi kanalıyla girmesi, bu kay nağın daha rasyonel ve verimli kullanılmasını sağlayabi lir. Üniversiteler, daha ayakları yere basan alanlara yöneltilmiş olur. Bilim ve Teknoloji çok geniş bir alana yayılmış durumda. Bunların tümünde iddialı olmak im kansız. Ama bir yandan da tüm gelişmeleri izlemek gere kiyor. Hangi alana ne derece girilmeshgerekttği bu yak laşımla kendiliğinden ortaya çıkar. İlk bakışta bu yakla şımla temel araştırmalar ikinci plana itilmiş gibi görünü yorsa da gerçek bir uygulamalı araştırmanın temel bilim lere ne kadar bağlı olduğu hemen her projede gözlenmiş tir. Ayrıca, bu konularda TÜBİTAK devreye girerek seçi len alanlarda temel araştırmalara destek verebilir, öneri miz, örneğin elektrik mühendisliği alanında aşağıdaki şe madaki gibi özetlenebilir.

DEVLET Ar Ge FONU

Y ÖK

TÜBİTAK

ÜNİVERSİTE Ar Ge

PTT, TRT, TEK, SAGEB, BAKANLIKLAR. V.B.

ASELSAN TELETAŞ

DİĞER ÜRETİCİ

KUR.

Tecrübelerimize göre müşteri kuruluşlarının doğrudan üniversiteye başvurmaları yerine, üretici firmalar ka nalıyla gelmeleri Türkiye koşullarında daha gerçekçi bir yaklaşım oluyor. Üretimden sorumlu firmanın tecrübe düzeyi, üniversitedeki akademik birikimi sonuç almaya yöneltmekte en önemli etken olarak gözükmektedir.

Gene tecrübelerimize göre, endüstri üniversite ilişkileri nin verimli ve başarılı olabilmesi için gerekli koşullar şöy le özetlenebilir:

1. Modern bir sanayi kuruluşu

2. Sanayi kuruluşunda Ar Ge zihniyeti ve imkanları

3. Üniversitede ilgili dallarda takım oluşturabilecek sayı da ve nitelikte öğretim üyesi bulunması

4. Sanayide üniversitenin neyi nereye kadar yapabilece ğini bilen, eğitimi ve bilgisi ünivers'ıtelerdekilerle işbirliği yapabilecek, ortak bir dil konuşabilecek, akademik so nuçları uygulamaya aktarabilecek düzeyde ekip bulun ması

5. Tabii hepsinden önce sanayinin plan, program yap masına imkan sağlayacak düzeyde istikrarlı bir pazar, yani müşteri gerekiyor, teşvik gerekiyor.

Bu koşulların hiçbirisi tam olarak sağlanmış değil. Bazen

üniversitede belirli bir dalda önemli birikim varken o sırada sanayi yoktur veya vardır ama bizim üniversitele rimizle ilgisi yoktur. Bazen sanayinin canlı olduğu bir dal da üniversitede hayat yoktur. Her ikisinin de canlı olduğu durumda üniversite sanayi ilişkilerini sağlayacak meka nızmalar felçtir, v.b. Yan. tur turlu planlı, programlı, olaya bir bütün olarak bakabilen bir yaklaşım geliştirilmiyor. APa germeye çalışıyoruz. Un.vers.te sanayi işbirliğinin birinci derece önemde olması greken bir aşamadayız. Bu kr.t.k aşamada sanayimiz .çın b.rşey diyebilecek düzey de değilim ama üniversitelerimizin bir çöküntü içinde ol duğu söylenebilir. Türkiye'nin endüstrileşmesine damgasını vurmuş tarihi üniversitemiz İTÜ, otuzuncu kuruluş yılında dünya ölçe ğinde saygın bir yer edinmiş ODTÜ gibi lokomotif görevi yapabilecek üniversitelerimiz sanki bilinçli olarak, usta ca törpülenmiş, içi önemli oranda boşaltılmış, yeni aka demisyen yetiştirme kaynakları neredeyse kurutulmuş durumdadır. Geniş kitlelere kaliteli eğitim veren, gerekti

ğinde ve imkan sağlandığında ileri düzeyde teknolojik ve

bilimsel araştırma yapabilecek, bilimsel teknolojik koç

başı olarak kullanılabilecek bu üniversitelerimizi çökert

meye çalışanların hayırla anılmayacakları kesindir,

^

o|arakı eğer Türkj

endüstril

. a | a m n d a h a v

,u a t a m , Ş s a , özellikle elektrik elektronik alanında hala

SO2 s a n j b j o | m a ni

t j m j z v a r s a > h e m n ü k ü m e t i n h e m de

ü n i v e r s i t e ve endüstrimizin bir zihniyet reformundan . | T Ü si g e r e k i y o r B u g ü n y a n ı z O D Elektrik Elek

t r o n i k Mühendisliği Bölümü olarak her yıl yurt dışına 15

20 "patlamaya hazır bomba gibi" yetişmiş mezunumuzu

gönderiyoruz. Bunların çoğunluğu ya dönmüyor ya da

kısa bir süre için dönüyor ve bilimsel teknik çalışma or

tamı bulamadığından üniversiteyi bırakıyor, tekrar yurt dışına gidiyor. Oysa bu beyinlerle Türkiye'de çok büyük işler yapılabileceği defalarca kanıtlanmıştır. Sorun hel va yapacak kişilerin, makamların bunu görebilmesinde yatıyor sanıyorum. •

FINAGLE'NİN KURALLARI:

7 Bir konuyu incelemeye başlamadan, sonucunu bilmeye çalış. 2 Verileri kayda geçinmeyi unutma. Çalıştığını gösterir. 3 öncelikle eğrilerini çiz, veri noktalarını sonra koyarsın. 4 Kuşkuya düştüysen; inandırıcı yaz, bolca konuş. 5 Deneyler tekrarlanabilir olmalı. Hepsi aynı noktada çuvallamalıdır. 6 Mucizelere inanma, onlara güven.

GALEF'İN ÇIKARSAMALARI:

1 Sorun, ufalttıkça büyür. 2 Programdaki aksaklıklar, genellikle sistemin aksaklıklarıdır, tersi geçerli değildir. 3 Hatalı kullar, hatalı bilgisayarlar üretirler.

GALİLEO'NUN BULUŞU:

Bilim gözönûnde bulundurduklarından çok, göz ardı etmeyi öğrendikleriyle ilerler.

FEATHERSTONE'NUN SİSTEM GELİŞTİRME ADIMLARI:

1 Çılgınca bir heves. 2 Düşkınklığı. 3 Şaşkınlık. 4 Suçlunun aranışı. 5 Suçsuzun cezalandırılışı. 6 Katkıda bulunmayanların ödüllendirilişi.

MÜHENDİS'İN YASASI:

Bağlantıyı kuramıyorsan, kopar gitsin.

HATASIZLIK KURAMI:

Hatasız bir sistem hata yaparsa, hatası hatasızlığındadır.

SNAFU'NUN DENKLEMLERİ:

1 "n" tane denklemi olan bir problemin her zaman "n+1"tane bilinmeyeni olacaktır. 2 En çok gerek duyulan bir bilgi ya da gereç, her zaman en zor ulaşılan yerdedir. 3 Bakım isteyen bir gereç, bakımsızlıkta direnecektir. 4 Hiçbir gereç birbirinin yerini tutmaz, klavuza aldanma. 5 Üzülmeyin, tüm belalar dalga dalga gelecektir üzerinize.

'

ELEKTRİK

MÜHENDİSLİĞİ

/