EMO Kadın Bülteni · Sayı 6 · Mart 2018
KADIN DOĞULMAZ OLUNUR
Kadın ve toplumsal cinsiyet Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 2018
- Sayfa
- 3
- Okuma süresi
- 5 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Toplum, demokrasi ve emek, Bilim, teknoloji ve meslek tarihi
Anahtar kelimeler
- Simone de Beauvoir
- toplumsal cinsiyet
- 8 Mart
- feminizm
- MeToo
- Edinburg Yedilisi
Özet
Yazar, Simone de Beauvoir'ın 'kadın doğulmaz, olunur' sözünden yola çıkarak toplumsal cinsiyetin tarihsel inşasını, kadın mücadelesinin tarihini ve 2017'de dünyada ve Türkiye'de yaşanan kadın hareketlerini (Trump karşıtı eylemler, MeToo, Korkusuz Kız heykeli) değerlendiriyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
“ONE IS NOT BORN, BUT RATHER BECOMES A WOMAN.” “KADIN DOĞULMAZ, OLUNUR”
Eylem Ölmezoğlu EMO Denizli Şubesi
Simone De Beauvoir’ın teorisinin temel formülü olan bu cümleyi (Kadın doğulmaz, olunur) tam olarak yanlış demesem de eksik yorumlamış olduğumu yenice kavrıyorum. Kafamda hep kadın olmanın doğduğumuz andan itibaren bizim yaptıklarımızla ve yaşadıklarımızla bağlantılı olduğu, zaman içerisinde dönüşerek kadınlığımızı kendimizin şekillendirdiği, dolayısıyla geleceğimize odaklı biçimlenen bir kavram olduğu vardı.
Fakat konu hakkında sayfalarca okuduktan sonra anladım ki aslında “ebedi kadınlık” miti, bir tarihsel geçmişten besleniyor. Simone De Beauvoir, kadın olmanın sadece doğa gereği ya da başka bir ifadeyle biyolojik bir gerçeklik olarak tanımlanamayacağını, kadınlığın temel belirleyicisinin aslında belli bir tarihsel süreç olduğunu, medeniyet tarihi ile birlikte geçmişten gelen bu kadınlık kavramının devamındaysa her kadının kendi kişisel tarihinin ürünü olarak kadınlığını yeniden şekillendirdiğini anlatıyordu. Yani işin içinde sadece gelecek değil, geçmiş
ve sürmekte olan şimdiki zaman da vardı. Anlayacağınız bildiğimiz biyolojik cinsiyet eşit değildir toplumsal cinsiyet ve bununla birlikte toplumsal cinsiyetin kökeni nedir mevzusunun temeli.
Karışık görünüyor belki ama özünde tarihsel materyalizmi çok iyi bilen bir kuramcının kadınlığı da bu tarihsel bağlamında değerlendirmesi ve böylesi bir varoluşçu bakışı geliştirmesi çok ilham verici, hele ki 1950’ler dünyasında.
İçinde bulunduğumuz “kadınlık” durumumuz, şu anki konumuna pek çok tarihsel süreçten geçerek geldi. Biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet ayrımının da temel belirleyicisi bu süreçler zaten. Tarihin hangi sahnesinde, ne şekilde bir şey yapsaydık durum farklı olurdu bunu hep merak ediyorum. Şu an içinde bulunduğumuz alem erkeklerin ütopyası olabilir mi? Peki aynı tarihsel süreçlerden geçtiğimiz halde erkeklerin ütopyası nasıl oldu da bizim distopyamıza dönüştü?
SAYI : 6 | Mart 2018 5
Şundan on yıl öncesine kadar yüreğimize su serpen “ataerkil dönemden önce anaerki vardı” iddiasının da sadece üç beş klandan ibaret bir mit olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte bir kez daha “hayaller anaerki, gerçekler babaerki” noktasına geri döndük.
Günümüz kadın hareketinde “sokağa çık” mottosunu kendimize slogan edindiğimiz gibi, belki yarım milyon yıl önce “mağaradan çık” sloganını da bangır bangır atmalıydık ve çıkmalıydık da. Fazlaca makro bir analiz olacak ama ben açıkçası kadının toplayıcı, erkeğin avcı olduğu iş bölümünden sonra sürecin iflah olmadığını düşünüyorum. Bana kalırsa bizi bu homoerectuslar harcadı hemşire. Biraz radikal gelebilir -ki ne sakıncası var- erkeğin avlama, öldürme, kan akıtma dolayısıyla hayatta kalma yetilerini geliştirmesinin, ona kadınlar üzerinde yüzyıllar süren bir iktidar hakkı tanıdığına inanıyorum.
Velhasıl kadınlık tarihi haksızlıklarla başladı, binlerce yıl eşitsizlik içinde acıyla ve sömürüyle devam etti ve adaletsiz bir şekilde yazıldı. Ancak tarihimiz, son iki yüz yıldır kadınların hakkı olanı istemesi ve almak için mücadele etmesiyle bambaşka bir yere evrildi ve bu mücadeleci geçmiş şu an bizim en büyük güç kaynağımız.
Feminist harekete katkı sunan kadınların yazdıklarına, yaptıklarına, kuramlarına bakınca bugün hala ne denli haklı olduklarını ve günümüz mücadelesine nasıl da ışık tuttuklarını görüyoruz. Bu tarih, önce yasalar önünde eşitlik mücadelesi ile başladı; kadının hane içindeki görünmez emeği, ayrımcı iş ve ücret politikaları, doğum kontrolü ve kürtaj yasağı karşıtı eylemlilikler, beden politikaları gibi topyekün bir mücadele hattından sonra var ettiği kadın dayanışması ile birlikte çok ileri bir noktaya geldi.
Bunun yanı sıra öldürmek yerine yaşatmayı seçerek özellikle ortaçağ ve rönesans döneminde hekimlikte büyük ilerleme kat eden kadınların cadı avlarına kurban edilmesi de tarih boyunca iktidarın yaşatmak değil öldürmek üzerine kurulu bir güç dengesine bağlı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden iddiam o ki vejetaryen bir paleolitik dönem mümkün olsaydı ya da zamanında avcı kadınlar olsaydı şu an bambaşka bir şeyi konuşuyorduk.
Hekimlik konusu geçtiğimiz günlerde, dünyaya feminist pencereden bakan internet sitesi Çatlak Zemin’in Tarihimizden bölümünde yayınlanan bir yazıyı aklıma getirdi. İngiltere’de 1800’lerde tıp eğitimi almak isteyen Sophia Jex-Blake, tek kadın için üniversitede düzenleme yapamayız diyen yönetime karşı gazete ilanı ile hekim olmak isteyen kadınları örgütlemiş ve “Edinburg Yedilisi” diye anılan bu kadınlar, akademik başvurularını kabul ettirene kadar uğraşmışlar. Mücadelenin böyle hayat verenine ne denilse az.
Kadınlar artık susmuyor!
Bu anlamda geçtiğimiz yıla bir göz atacak olursak 2017’nin tüm dünyada ve ülkemizde dahi, direnen kadınların yılı olduğunu net bir şekilde görürüz. Köşe başı örneğe bakalım; Amerika Başkanı seçilen ve cinsiyetçi söylemleri ile kadınların büyük tepkilerine neden olan Donald Trump aleyhine 57 ülkede 600 kentte eylem yapılmış ve bu eylemlere toplamda 5 milyon kadın katılmış.
2017’nin bir başka simgesi de cinsiyet eşitsizliğine ve kadın yönetici azlığına dikkat
6 EMO KADIN BÜLTENİ
çekmek için borsanın kalbi olan Wall Street’e bir haftalığına diye yerleştirilen “Korkusuz Kız” heykeliydi. New Yorklu kadınların başlattığı imza kampanyası sonrası yerinde kaldı ve yılın bana göre en gülümseten anılarından biri oldu.
en önemli günlerinden biri 8 Mart 1857. New York’ta ağır çalışma koşullarında düşük ücretle çalıştırılan kadınların greve gitmesi ve fabrikada çıkan/çıkarılan yangın sonucu 129’unun hayatını yitirmesi ne ilk bedeldi ne de son olacak.
Hele ki Twitter’da kadınların yaşadıkları cinsel taciz olaylarını anlattıkları bir “metoo” etiketi vardı ki yıla damgasını vurduğu gibi 2018’e kadar süren bir dalgaya dönüştü. Ve dahası da gelecek gibi. Bizim ülkemizin direnişçi canım kadınları da “OHAL” demedi “bu hal” demedi sokakları hiç boş bırakmadı. Bütün yaratıcılığı, özgünlüğü, isyanı ve dayanışmacı ruhuyla “Kadın doğulmaz, olunur” sözünü hep beraber yaşadık ve yaşattık.
Bugün hala daha güvencesiz ve düşük ücretle çalıştırılan, bir servis aracı bile reva görülmediği için taşındıkları traktör kasalarında hayatlarını yitiren, önlem alınmadığı için fabrikalarda iş kazası adı verilmiş iş cinayetlerinde can veren, sosyal güvencesi olmadığı için tedavi göremeyen, kendi hayatını savunduğu için katledilen, tacize uğrayan, çocuk yaşında hamile kalıp hastane köşelerine atılan ve bir hastane kaydı bile hor görülen, konuşamayan konuşturulmayan ve şairin de dediği gibi “sanki hiç yaşamamış gibi ölen” nice kadınların anısına mücadele ve dayanışma umutlarımla, hepimizin Kadınlar Günü’nü kutluyorum.
8 Mart’a Giderken;
Tüm hareket ve akımların mücadele tarihlerinde sembol günleri vardır, bedel ödeyen nicelerine adadıkları. Kadının varoluş mücadelesinin de
SAYI : 6 | Mart 2018