Cumhuriyet Enerji · Sayı 23 · Mayıs 2011

Enerji vaatleri çözümden uzak

Nilgün Ercan

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme Görüş ve değerlendirme

Yıl
2011
Sayfa
2
Okuma süresi
7 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

İlgili: Elektrik üretimi ve santraller, Nükleer enerji

Anahtar kelimeler

  • AKP Seçim Beyannamesi
  • Afşin-Elbistan
  • Akkuyu Nükleer Santrali
  • kayıp-kaçak
  • ithal kömür
  • yerli kaynak payı

Özet

Yazar, AKP'nin seçim beyannamesindeki enerji verilerini ve vaatlerini geçmiş dönem verileriyle karşılaştırarak eleştiriyor; hidroelektrik üretimi, kayıp-kaçak oranları, yatırım gerçekleşmeleri, yerli kaynak payının düşüşü, Afşin-Elbistan yatırımlarının ihmali ve Akkuyu nükleer santral anlaşmasının risklerine dikkat çekiyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

AKP SEÇİM BEYANNAMESİNDE ÇELİŞKİLİ RAKAMLAR, ABARTILI DEĞERLENDİRMELER YER ALIYOR

Enerji vaatleri

çözümden uzak

Nilgün ERCAN

Kimya Mühendisi

AKP’nin 8.5 yıllık bir iktidar dönemi sonrasında Seçim Beyannamesi’nde enerji gibi önemli bir konuda neler söylediğine bakmak herhalde ilginç olacaktır. AKP’nin Seçim Beyannamesi’nin “Enerji ve Madencilik” ile ilgili bölümünde, 8.5 yıllık iktidarlarının bilançosu anlamına gelecek şekilde, 2002 ile 2010 yılları arasındaki bazı karşılaştırmaların yer aldığı bir tablo bulunmakta; bununla AKP iktidarında enerji alanında önemli ilerlemeler sağlandığı yönünde bir izlenim yaratılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Tabloda, 8.5 yılda birincil enerji arzının yüzde 34 yükseldiği, elektrik kurulu gücünün de yüzde 52 arttığı görülmektedir. Ancak Türkiye için, talep artışı ve yatırımlara bağlı olarak gerçekleşen bu artış oranları daha önce karşılaşılmamış durumlar değildir. Örneğin 19942002 yılları arasındaki zaman diliminde enerji arzı yüzde 32.6 oranında, daha geriye gidersek 1985-1993 yılları arasında ise yüzde 53 oranında yükselmiştir. Elektrik kurulu gücü ise 1994-

2002 arasında yüzde 53, 1985-1993 yılları arasında ise yüzde 123 artmıştır.

Diğer bir dikkat çeken husus da 2002 ve 2010 yılları hidroelektrik üretimlerinin karşılaştırılmasıdır. Tabloya göre 2002 yılında 33.6 milyar kilovat saat (kWh) olan hidroelektrik üretim 2010 yılında 51.5 milyar kWh’a çıkmıştır. Hidroelektrik üretim, sadece elektrik talebi ile değil, aynı zamanda yağışlara bağlı olarak barajlara gelen su miktarı ile ilişkilidir. Nitekim AKP iktidarı öncesindeki bazı yıllarda, daha düşük bir kurulu güçle bile 40 milyar kWh’lere kadar çıkabilen hidroelektrik üretimi gerçekleşmiştir. AKP dönemine denk gelen 2003

yılında 35.4

milyar kWh,

2007 yılında

36.2 milyar

kWh hidroelektrik üretimi olmuştur, bundan

sonra da su gelirlerinin azalmasına bağlı

olarak 50 milyar kWh’ın altında üretimler-

İktidarda 8.5 yılını dolduran AKP’nin seçim beyannamesindeki

le karşılaşılabi- ifadeler ve kıyaslamalar abartılı. Enerji verilerine ilişkin

lecektir. Bu nedenle tabloda

beyannamede alan verilerle Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı

yer alan, 2002 rakamları çelişiyor. Aynı çelişki kurumların bütçelerinin

ile 2010 yılları arasındaki hidgerçekleşme oralarında da ortaya çıkıyor.

roelektrik üretimi karşılaştırması bir “başarı” anlatmamaktadır. Buna karşılık, “Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretimi teşvik ediyoruz” denerek, hiçbir şekilde kaynak planlaması yapılmadan, sağlıklı etütler olmadan, hatta bazı saptamalara göre “Harita üzerinden yer seçerek” gündeme getirilen küçük hidroelektrik santral (HES) projeleri ise halkın yaşam kaynaklarını kurutmaya ve doğayı yok etmeye yönelik “Başarısızlık öyküsü” sayılabilir.

Kayıp ve kaçaklar konusunda da önemli başarı elde edilmiş izlenimi verilmektedir. Öncelikle şu notu düşelim: TEİAŞ sitesinde 2002 yılının kayıp ve kaçak oranı, Beyanname’de yer aldığı gibi yüzde 21 değil, yüzde 18.8 görünmektedir. Ancak daha önemlisi şudur: Konunun ilgilileri tarafından, kayıp ve kaçakların herhangi bir ölçüm üzerinden değil, muhasebe kayıtları üzerinden yapıldığı; şebeke kaybı ile kaçakların birbirinden ayrılamadığı; fatura tahsilatındaki gerçekleşme, borç ve dönemlerin kayması gibi nedenlerle bu değerlerin mutlak olmadığı ve değişebileceği belirtilmektedir.

Rakamlar lehe kullanılıyor

AKP birçok konuda 2001 yılında girilen kriz sonucu ortaya çıkan daralmanın baz etkisini, rakamları kendi lehine çevirmek için kullanmaktadır. Buna bağlı olarak, tabloya göre yıllık yatırım bütçelerinin gerçekleşme oranı, 2002 yılında yani ekonomik krizin vurduğu Türkiye’de yüzde 29 iken, 2010 yılında yüzde 98’e yükselmiş görünmektedir. Buna karşılık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın İnternet sayfasında 2010 yılı için bakanlık, bağlı ve ilgili kuruluşların

olmakla birlikte, Faaliyet Raporu’na göre toplamda yüzde 66 oranının tutturulabildiği; Bakanlık bünyesindeki büyük yatırımcı kuruluşlardan Elektrik Üretim A.Ş.’nin gerçekleşen yatırımlarının programlananın yüzde 39’u, BOTAŞ’ın ise sadece yüzde 15’i düzeyinde kaldığı görülmektedir. Ayrıca 2001 Krizi öncesi dönemlere ve 1980’li yıllara bakarsak da, programlanan yatırımlara göre oldukça yüksek, hatta yüzde 100’ü aşan gerçekleşme oranları ile karşılaşılabilmektedir.

Yerli kaynak payı düştü

İktidar partisinin, kendi döneminde “… enerji alanında yerli imkan ve kaynakları seferber etmiş” olduğuna dair saptaması ile geleceğe yönelik “yerli enerji kaynaklarından azami yararlanacağı” vaadine de değinmekte yarar vardır. Beyannamedeki verilere göre, 2002 yılında yerli üretimin toplam

2010 yılı yatırım gerçekleşme ora- enerji arzı içindeki payı yüzde 31

nı, geçici verilerle de olsa genel top- iken, 8.5 yıllık bir AKP İktidarı dölamda yüzde 58.63 olarak veril- neminden sonra yüzde 29’a düşmüş

mektedir. Bu nedenle Beyannna- görünmektedir. Yani “yerli kayme’de yer alan yüzde 98 oranı açık- nakları seferber ettiği” iddiasında

lığa kavuşturulmaya muhtaçtır. Ba- olan AKP, toplam enerji arzında yerkanlığa bağlı ve ilgili kuruluşların li kaynakların payını arttırmamış,

2009 yılı yatırım programı gerçek- tam tersine düşürmüştür.

leşme durumuna bakıldığında da,

Enerji sektöründeki özelleştirme

farklı kaynaklar arasında çelişkiler politikaları sonucunda, yatırım maliyeti düşük, yatırım

süresi kısa olan doğalgaz santrallarının

payının artması AKP

öncesi dönemlerde

de yaşanan bir durumdur. Bunun sonucunda, ülkemizde

doğalgaz ithalatı da

hızla artmıştır. AKP

döneminde özel sektörün doğalgaz santrallarına olan ilgisi

sürerken, buna bir

de “ithal kömür”

eklenmiştir. Bu dönemde yerli kaynağımız olan, ancak

ısıl değeri düşük,

kül ve kükürt oranları yüksek, bu nedenlerle de özel sektörün yönelmek istemediği linyite dayalı santral yatırımları gerilerken, daha yüksek ısıl değerli ithal kömüre dayalı yatırımlar artmıştır. İthal kömüre dayalı santralların kurulu gücü 2002 yılında 145 megavat (MW) iken, 2003 yılında 1465 MW’a, 2010 yılında ise 3 bin 281 MW’a çıkarak toplamdaki kurulu güce katkısı yüzde 6.5 olmuştur. EPDK sayfalarında ayrıca belirtilmese de, ithal kömüre dayalı santrallar için yapılan ve çeşitli aşamalardaki lisans başvurularının, yaklaşık 17-18 bin MW’ı bulduğu tahmin edilmektedir. (http://www.aa.com.tr/tr/kurulu-guc50-bin-mwyi-asti-2.html )

Afşin-Elbistan’a yatırım yok

Yerli kaynaklara önem verdiği iddiasında olan AKP’nin 8 yılı aşkın iktidar döneminde, en büyük linyit rezervimizdeki kömürleri değerlendiren 4x340 MW gücündeki AfşinElbistan A Santralı’nın rehabilitasyonu yapılamamış, bu amaçla alınan Dünya Bankası kredisi iade edilmiş, Afşin-Elbistan C ve D santrallarının yatırımı da gerçekleştirilememiştir. Yıllardır piyasa bazlı politikalar ve özelleştirmeler nedeniyle geriletilen, işlevsiz hale getirilen kamu kuruluşları, işleyiş ve kadroları itibariyle AKP döneminde iyice zayıflatılmıştır. Çeşitli taşeronlaştırma yöntemleri, işleri ve sorumlulukları özel sektöre, danışmanlık şirketlerine ve danışmanlara havale etme girişimleriyle, iş sahibinin, ki burada ilgili kamu kuruluşu olmaktadır, yetersizliğinin aşılacağı sanılmış; “Ben yaparım, olur” mantığı hakim kılınmıştır. Ne var ki, teknik uzmanlık ve sağlıklı proje yönetimi gerektiren konular bu şekilde aşılamadığından, çeşitli girişimler hüsranla sonuçlanmıştır.

Üstelik yine bu dönemde ihale ile bir özel sektör grubuna verilen Afşin-Elbistan B Santralı için kömür sağlayan açık maden işletmesinde maalesef 11 insanımız yaşamlarını kaybetmiştir. 1980’li yılların ortalarından beri kamu kuruluşunun işletmecilik yaptığı bir havzada özel sektörün yaklaşık 3 yıllık işletmeciliği sonrasında bu olayla karşılaşılmış; bilahare maden sahası iş güvenliği müfettişleri raporu üzerine kapatılmıştır. Olayı doğal afet olarak gösterme girişimleri dikkat çekmiş olup, konuyla ilgili olarak TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası ile Maden Mühendisleri Odası’nın dikkate değer saptamaları vardır. Sonuç olarak, baştaki projelendirmelere

Enerji üretiminde yerli kaynakların oranı AKP iktidarı döneminde düştü. Yerli kaynakların toplam enerji üretimindeki payı 2002’de yüzde 31 iken, 2010’da yüzde 29’a geriledi. İthal kömüre dayalı kurulu güç 145 megavattan 3281 megavata yükseldi. Beyannamede sıralanan çokça vaadin hangi kurumsal yapıyla gerçekleştirileceği ise en önemli soru.

göre iki ayrı grup santral ve her grup santral için iki ayrı linyit işletmesi bulunan Türkiye’nin en büyük linyit havzasında, iyileştirme ve yeni yatırım yapılması yönünde ileri adım atmak şöyle dursun, AKP döneminde durum daha da geriye gitmiştir.

Nükleer Rusya’ya havale

Kamu kurumlarını işlevsiz hale getirerek ve gerileterek, sorumlulukları ve altından kalkılamayan işleri başka adreslere devir ve havale etme yoluyla iş halledeceğini sanma zihniyetinin tavan yaptığı bu dönemde bizleri bekleyen en önemli ve riskli konu ise “nükleer santral” meselesidir. Nükleer santralların güvenli bir şekilde işletilmesi, radyoaktif atıkların yönetimi, kaza durumunda geri dönülemeyecek zararların ortaya çıkması gibi sorunları bir yanda saklı tutulsa da Akkuyu Santralı’nın yapımı için Rusya Federasyonu ile yapılan anlaşmanın irdelenmesi gereken çok yanı bulunmaktadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gibi nükleer

sektörün başını çeken kurumlar tarafından bile ilk santralını yapan ülkede nükleer santral yapımından değil, bir programdan söz edilmektedir. AKP iktidarının yaptığı ise, bırakalım bütünlüklü bir nükleer programı, bir nükleer santral yapımının asgari koşullarından bile uzak bir şekilde, Elektrik Satış Anlaşması düzeyindeki bir belge ile Akkuyu’daki araziyi var olan lisansı ile birlikte Rusya Federasyonu’na tahsis etmek olmuştur. Henüz bir işletme deneyimi yaşanmamış olan VVER1200 reaktörlerinden oluşacak 4 ünitelik santral konusunda, ortaya çıkacak uygulama ve denetleme sorunları ile anlaşmadaki belirsizlikler, Türkiye tarafının hazırlıksızlığı ve altyapısının yetersizliği dikkate alındığında; yaşamsal, toplumsal, çevresel ve ekonomik riskleri yurttaşlarımız tarafından ödenecek bir sürecin başladığını söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.

Kurumsal yapı vaatleri karşılayamaz

AKP’nin Seçim Beyannamesi’nde yer alan enerji ile ilgili her başlığa tek tek değinmek bir yazı sınırları içinde mümkün değildir. Ancak 8.5 yıllık iktidar yetmemiş olacak ki, hala bol bol vaatler verilmektedir. AKP’nin vaatlerinin ülkemizde enerji sorununun çözümü yolunda adımlar oluşturacağını varsaysak bile bunların hangi kurumsal yapıyla yaşama geçirileceği sorusu boşluktadır. Özelleştirme ve piyasa politikaları sonucunda her şeyi özel sektör eliyle yürütebileceğini sanan iktidarların döneminde, kamu kurumlarının, hedefsizlik, plansızlık, önünü görememe, kısa vadede değişen kararlar, zayıflayan kadrolar, kendi alanına ait bilgi ve beceriye sahip olmaktan çok siyasi kadrolara tabi işleyiş ve bu savrulma içerisinde gerileyen teknik hizmetler gibi birçok, ama özünde birbirine bağlı nedenle içinin boşaltıldığı bilinmektedir.

Dikkat çekici bir nokta da, 2023’e yönelik iddialar taşıyan bu Beyanname’nin enerji ile ilgili bölümünde “Ar-Ge ve teknoloji geliştirme” gibi konulara hiç girilmemesi, sadece Beyanname’nin “Ar-Ge ve İnovasyon” ile ilgili bölümünde özel sektöre ait Ar-Ge merkezlerinin teşviki ile savunma sanayinden elde edilen birikimlerden yararlanacak sektörlerden biri olarak enerji alanına değinilmesidir. Bu kadar lafazanlığın yapıldığı bir Beyanname’de, teknolojik gelişmelerin oldukça önemli olduğu enerji alanında konunun böylesine geçiştirilmesi, Ar-Ge ve teknoloji geliştirmenin enerji politikalarına içşelleştirilemediğini de göstermektedir. Ⅵ