Cumhuriyet Enerji · Sayı 24 · Ağustos 2011

Cumhariyet Enerji Ağustos 2011/Sayı 24

Enerji verimliliği ve tasarruf Görüş ve değerlendirme

Yıl
2011
Sayfa
16
Okuma süresi
50 dk
Görüntülenme
0

Konu

Enerji verimliliği ve tasarruf

İlgili: Nükleer enerji, Enerji politikası, piyasa ve özelleştirme

Anahtar kelimeler

  • enerji verimliliği
  • kayıp-kaçak
  • dışa bağımlılık
  • EPDK
  • Akkuyu nükleer santrali
  • kurulu güç

Özet

EMO Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Göltaş, Türkiye'nin dışa bağımlı enerji politikasını ve düşük enerji verimliliğini eleştirerek, tasarruf ve verimlilik önlemleriyle nükleer santrallere ihtiyaç kalmadan enerji arzının sağlanabileceğini savunuyor. Sayının editör yazısı da kayıp-kaçak, verimlilik yasal düzenlemeleri ve Fransa'nın nükleer enerji tercihini ele alıyor.

Tam metin

Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.

2 AĞUSTOS 2011 SALI YIL: 3 SAYI: 24

PARASIZ ÖZEL EK

ENERJiVERiMLiLiGi

OLMADAN

KALKINMAOLMAZ

TÜRKİYE enerji kaynakları açısından büyük DIŞA BAĞIMLI olan Avrupa ülkeleri, yenilenebilir

oranda dışa bağmılı bir ülke. Ülkemizin gele- kaynaklara yönelmenin yanı sıra sürekli verimli

cekteki enerji ihtiyaçlarının belirenmesi için sü- kullanımı geliştirme arayışlarını da sürdürüyorlar. Bu

rekli çalışmalar yapılıyor. Ancak, enerji verimli- ülkelere elektronik cihaz ihraç edebilmenin

liği konusu üzerine yeterince çalışma yürütül- koşullarındanbiridetasarrufönceliklerininbulunması.

müyor. Kayıp oranlarında Türkiye daha istenen Resmi belirlemelere göreTürkiye’de, sanayide yüzde

başarıyı gösterebilmiş değil. Enerjinin verimli 15,inşaatsektöründeyüzde35veulaşımsektöründe

kullanılması sağlanmadan gelecek planlaması yüzde 15 tasarruf sağlayabilmek olanaklı.Verimlilik

yapılması gerçekçi bulunmuyor.

Türkiyenin önceliklerinden biri olmalı.

Fransa’nıntercihi yenilenebiliroldu

JAPONYA’DAKİdepreminardındanFukuşima’dameydana gelen nükleer santral patlaması yeni tartışmaları gündeme getirmişti. Nükleer enerjinin gerekliliğini savunanların tezlerinden biri de Fransa’nın elektrik ihtiyacının büyük bölümünü bu teknoloji ile elde ettiğiydi. Petrol krizi nedeniyle nükleer enerjiye yönelen Fransa’daki santrallarda zaman zaman kazalar da meydana geliyor. Ayrıca Fransa, yenilenebilir enerji konusunda “ihtiraslı” bir hedef koymuş durumda. SAYFA 10’DA

Türkiye’den

TÜRKLER İLE RUMLAR arasındasürekliçözümarayışıile gündeme gelen Kıbrıs’ın en önemli sorunlarından birisi de kuraklık. Çözüm arayışları sürekli ‘Adanın su kaynaklarını da kapsayarak’ gündeme geliyor. Kuraklığa çözüm için Türkiye’den Kıbrıs’a su götürülmesi uzun geçmişi olan bir proje idi. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son ziyaretinde projeye hız verildi. Ayrıca Adaya Türkiye’den elektrik verilmesi çalışmaları da başlatıldı. SAYFA 5’TE

SAYFA 4’TE

ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR Bakanlığı’na bağlı ElektrikÜretimAŞ’deyürütülenve27kişinintutuklandığı soruşturma, “yolsuzlukların üzerine gidiliyor” izlenimi veriyor. Ancak, Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK) enerji sektörüne ilişkin tespitleri göz önüne alınınca soruşturma bunun küçük bir bölümü olarak kalıyor. Sektörde yolsuzluğun üzerine gerçek anlamda gidilebilmesi için YDK’nin soruşturma ve inceleme istemleri dikkate alınmalı. SAYFA 13’TE

bu sayıda

Anathar: Enerji verimliliği Cengiz GÖLTAŞ

Su ve enerji Türkiye’den Bahadır Selim DİLEK

7 Rusya ile nükleer ilişki

Doç. Dr. Mitat ÇELİKPALA

Dağıtımda devir bilmecesi Hayati KÜÇÜK

Sorun Söyleyelim Orhan ÖRÜCÜ

‘Su’da yetki karmaşası İsmail KÜÇÜK

‘Nükleer Fransa’örnek olur mu? Necdet PAMİR

13 Enerji sektörü soruşturulmalı

Nükleere hukuk dar geliyor Fevzi ÖZLÜER, Hande ATAY

14 Enerji sektöründe yeni iş ilanı

Genel Yayın Yönetmeni Sorumlu Müdür Editör Sayfa Tasarım Cumhuriyet Reklam

Yayımlayan İdare Merkezi Tel e-posta Baskı

İmtiyaz Sahibi: CUMHURİYET VAKFI ADINA Orhan ERİNÇ

: İbrahim Yıldız : Miyase İlknur : Sertaç Eş : Erdem Sevgi : (0212) 251 98 74

Ankara İletişim (0312) 442 30 50 : Yenigün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş. : Prof. Nurettin Mazhar Öktel Sok. No:2 Şişli-İstanbul : 0212 343 72 74 Faks: 0212 343 72 64 : [email protected] : DPC Doğan Medya Tesisleri Hoşdere Yolu 34850 Esenyurt-İstanbul

YEREL SÜRELİ YAYIN Cumhuriyet Gazetesi’nin ücretsiz ekidir.

editör

Verimlilik

T

asarruf anlayışının geliştirilmesi gereken sektörlerden bir, hatta belki de en önemlisi enerji. Ülkemizde doğuya gidildikçe kayıp oranları artıyor. Kaçak kullanımın yanı sıra, enerji hatlarının eski olması nedeniyle enerjinin bir kısmı hatlarda kayboluyor. Kayıp kaçakların elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinden sonra ne durumda olduğu bilinmiyor. Kayıp kaçakları kabul edilebilir düzeylere indirmeden, ülkenin geleceği için yapılan enerji planlamalarının da fazla bir anlamı kalmıyor. Çünkü ürettiğiniz enerji hatların eski olması nedeniyle kullanılamayabilir.

Verimli enerji kullanımı ise yaşamımızın hemen hemen her yönünü ilgilendiriyor. Az yakıt tüketen otomobilin tercih edilmesinden, evlerde aydınlatma için tasarruflu ampul kullanımına kadar gidilyor. Enerji verimliliğini sağlamaya yönelik son yıllarda yasal düzenlemeler de yapıldı. Buna göre binalara ısı yalıtımı yapılması zorunluluğu getirildi. Evlerde kullanılan elektronik cihazların enerji tasarruflu olmasına dikkat edilmesi hem yurttaşın cebini hem de ülke olarak bütçemizi yakından ilgilendiriyor. Enerji tasarrufu AB’nin de önceliklerinden biri. Türkiye bu konuyu birazcık geriden de olsa izlemeye çalışıyor.

Sanayi sektöründen kişisel yaşamımıza kadar enerji ihtiyaçlarımızı tasarruflu kullanmamızın nasıl sonuçlara yol açacağını bir örnekle de açıklayabiliriz. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın tespitlerine göre Türkiye’de, sanayi sektöründeki elektrik kullanımından yüzde 15, inşaat sektöründe yüzde 35 ve ulaşım sektöründe yüzde 15 tasarruf edilebilir. Bu rakamlar bile boşa harcanan elektriğin boyutunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Türkiye, kalkınmasını verimli enerji kullanımını sağlayarak hızlandırabilir.

Nükleer enerji tartışması Japonya’daki deprem ve Fukuşima’daki kazanın ardından hızlandı, sürüyor. Türkiye’de nükleer enerjinin gerekliliğini savunanlar Fransa’nın elektriğinin büyük bölümünü bu teknolojiden sağladığı tezini sık sık gündeme getiriyorlar. Oysa henüz büyük boyutlu bir kaza gerçekleşmemesine karşın Fransa’da da nükleer kazalar oluyor. Yaşanan petrol krizleri nedeniyle tercihini zorunlu olarak nükleer enerjiden yana yapmak zorunda kalan Fransa, Fukuşima patlaması sonrasında alabileceği önlemleri sürekli araştırıyor. Fransa, santrallarda kapsamlı denetimler yapmayı ve bu denetim sonuçlarını halka duyurmayı kararlaştırdı.

Rusya’nın, Türkiye’nin ilk nükleer santralını Akkuyu’da yapması bekleniyor. Santralın iki devlet arasında bir anlaşmayla kurulması kararlaştırıldı ve proje iç hukuk denetiminden kurtarılmış oldu. Ancak Rusya’nın nükleer enerji konusundaki tavrını da incelemekte fayda var. Son 10 yılda petrol ve doğalgaz ihracıyla borçlarını ödeyen ve hazinesini düzenleyen Rusya, enerji kaynaklarını dış politikasının da en önemli unsurlarından biri yapmıştı. Deyim yerindeyse devleti yönetenler ve dış ilişkileri yürütenler bu sektörden geliyor. Moskova yönetimi son olarak dış politikasının bir ayağını da kendi ülkesi dışına inşa edeceği nükleer santrallar üzerine kuruyor. Vladimir Putin, Başbakan olmasının ardından bakanlıkları buna göre düzenledi.

Türkiye’nin de enerji politikalarına kapsamlı yaklaşması gerekiyor.

Cumhuriyet Enerji’de yer alan incelemelerin bazılarının başlıklarını özetledik...

Yeni sayımızda görüşmek üzere...

Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Göltaş

Yayın Kurulu Cem Kükey Cemil Kocatepe Emir Birgün Hayati Küçük Kemal Ulusaler Mehmet Turgut Musa Çeçen Necati İpek Olgun Sakarya Orhan Örücü

Yönetim Kurulu Yazmanı Erdal Apaçık Koordinatör Banu Salman

Danışma Kurulu Gültekin Türkoğlu

İsmail Küçük Oğuz Türkyılmaz

Necdet Pamir Nejat Tamzok

Adres: Elektrik Mühendisleri Odası Ihlamur Sokak No:10 Kızılay-Ankara Tel: 0312 425 32 72 - Faks: 0312 417 38 18 web: www.emo.org.tr - e-posta: [email protected]

TASARRUF ARZ AÇIĞI SORUNUNU ÇÖZEBİLİR

Anahtar: Enerji verimliliği

Cengiz GÖLTAŞ EMO Yönetim Kurulu Başkanı

Enerji verimliliği, dünyada enerji politikaları ve stratejileri içerisinde son derece önemli bir yer tutmaktadır. Bugün ülkeler enerji politikalarını oluştururken; çevre, ulaşım, tarım, turizm, ulusal güvenlik, dış politika, kalkınma ve sanayileşme süreçlerini de dikkate almak zorundadır. Elbette bu denli yaşamsal bir faaliyeti sürdürmek, ancak en az toplumsal maliyet ile üretim yapmak ve enerjiyi en yüksek düzeyde, etkin ve verimli kullanmak ile mümkün olabilir. En yalın ifadesiyle, harcanan her birim enerjinin daha çok hizmet ve ürüne dönüşmesi anlamına gelen enerji verimliliği, bir başka ifadeyle; “Enerjinin akıllıca kullanılması ile kayıpların en aza indirilmesi, aynı enerji ile daha çok iş yapılması veya aynı iş için daha az enerji kullanılması” anlamına gelmektedir.

Ülkemizde yerli enerji kaynaklarının kullanım oranlarına bakıldığında, yüzde 70’leri aşan, dışa bağımlı bir enerji politikasının yıllar boyunca ısrarla sürdürüldüğü görülür. Bu tablonun en çarpıcı sonucu; pahalı elektrik olarak karşımıza çıkmaktadır. Elektrik üretiminde başta doğalgaz ve giderek artan ithal kömür kaynaklarının kullanılması sonucu, 1 kilovatsaatlik (kWh) elektriğin fiyatı, dünya ve OECD ülkeleri ortalamasının iki katına ulaşmıştır. Son yıllarda konutlarda kullanılan elektriğe yüzde 72 oranında zam yapılması, hem yaşam standardımızı düşürmüş hem de sanayicinin rekabet gücünü sınırlamıştır.

Son 25 yıl içerisinde kurulu güç ve elektrik tüketimine bakıldığında, 1999 Marmara Depremi’nin ardından yaşanan 2001 krizi ve 2008 yılındaki dünya ölçeğindeki yaşanan global krizin ekonomideki olumsuz yansımalarına rağmen, ülkemizde elektrik enerjisine olan talep artışının ortalama yüzde 67’ler seviyesinde olduğu görülmektedir. 1985 yılında 9 bin 121 megavatlık (MW) kurulu güçle, 36 milyar kWh’lik tüketimin olduğu bir Türkiye’den, bugün 50 bin 423 MW’lık kurulu güce ulaşılırken, elektrik tüketimi ise 210 milyar kWh’ye çıkmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) 26 Nisan 2011 tarihinde “Elektrik Piyasası’nda 2030 yılı Projeksiyonu-Yatırımcılara Yönelik Fırsatlar ve Beklentiler” başlığı altında sunduğu raporuda ise 2010 yılında 209 milyar kWh olan tüketimin, 2020 yılında ortalama 405 milyar, 2025 yılında 548 milyar, 2030 yılında ise 735 milyar kWh’e çıkacağı beklentisine yer verilmektedir.

Fosil kaynak ağırlığı

Bugün neo-liberal piyasa ekonomisin etkisi ile elektrik kurulu gücümüzün yüzde 65’i fosil kaynaklara dayalı olarak şekillenmiştir. Yüzde 65’lik termik gücün yalnızca yüzde 17’si yerli linyit kaynakları kullanmaktadır. Geriye kalan kurulu güç başta doğalgaz olmak üzere ithal kaynaklara dayalıdır.

Elektrik alanın piyasalaştırma hedefi ile çıkarılan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun uygulamaları neticesinde ithal kaynaklara dayalı üretimin sürekli olarak payını büyüttüğü ortadadır. Sektörde yaşanan serbestleştirme ve piyasalaştırma uygulamalarının, elektrik enerjisinin çevreye uyumlu üretimi, maliyetleri düşürücü ve arz güvenliğini sağlayıcı bir etkisi olmamıştır. Tam tersine, sektördeki istihdam dahil olmak üzere tüm göstergeler

gerilemektedir. Bu yapısal dönüşüme paralel olarak şekillenen, dışa bağımlılık oranlarındaki artışa nükleer santralların çare olacağına ilişkin bir söylem resmi ağızlardan duyulmaktadır. Bir zorunluluk olarak kamuoyuna sunulan nükleer santrallar, hem kaynak hem de teknolojik olarak dışa bağımlıdır.

Büyük potansiyel

Geçmişte Enerji Bakanlığı tarafından yapılan talep artışlarına ilişkin senaryoların ciddi sapmalar gösterdiğine şahit olsak da, öngörülen talep gelişiminin doğru olduğunun kabul edilmesi durumunda bile hesaplamalar, doğru yönetildiğinde enerjide kaynak sorunun olmadığını göstermektedir. Yerli ve yenilenebilir kaynaklara, planlama anlayışı içerisinde öncelik verilmesi, mevcut kapasitenin en iyi biçimde değerlendirilmesi, iletim

ve dağıtım şebekelerine yatırım yapılarak enerji kayıplarının giderilmesi durumunda, enerji kaynaklarımız ihtiyacı karşılayacaktır. Enerji verimliliği konusunda gerekli adımların atılması, enerji politikalarının siyasal rant arayışları ve lobilerden bağımsız, kamusal bir bakış açısı ile şekillendirilmesi durumunda, kesinlikle nükleer santrallara ihtiyaç duyulmayacaktır.

Elektrik üretiminde ağırlık olarak ithal kaynakların kullanılması, ülkemizin enerji kaynağı olmadığı anlamına gelmemektedir. Resmi rakamlara göre: Hidroelektrikte 100 milyar, rüzgarda 120 milyar, jeotermalde 16 milyar, güneşte 380 milyar, linyitte 116 milyar, biyogazda 35 milyar kWh olmak üzere toplam, 767 milyar kWh’lik elektrik enerjisi üretimi mümkündür. EPDK’nın 2030 yılı için tahmin ettiği 735 milyar kWh’lik tüketim değerinin, tutarlı olması durumunda bile yerli kaynaklar ile talebin karşılanacağı görülmektedir. Öte yandan bu potansiyelin dışında kalan olanakları da dahil ettiğimizde, bugün zorunluluk olduğu iddia edilen

Enerji sektöründe yaşanan dışa bağımlılığa karşın verimlilik konusunda ciddi önlemler alınmıyor. Yapılan tespitler göre sanayide yüzde 15, inşaat sektöründe yüzde 35, ulaşım sektöründe ise yüzde 15 enerji tasarrufu yapılabilir. Verimlilik sağlanmadan strateji oluşturmak mantıklı değil.

nükleer santrallara ihtiyaç olmadığı açıkça görülür.

Verimlilik için planlama

Üretim ve tüketim planlaması yapılması aşamasında, enerjinin etkin ve verimli kullanılması için de planlama yapılması gereklidir. Enerji verimliliğini sağlayacak adımları planlamak, yeni santral kurmak ile eşdeğerdir. Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nin (EİE) Kasım 2009’da yayımladığı, “Enerji Verimliliği, Statüsü ve Gelecek Planlaması” başlıklı raporda; Sanayide yüzde 15, inşaat sektöründe yüzde 35, ulaşım sektöründe ise yüzde 15 enerji tasarrufu potansiyelinin bulunduğuna işaret edilmektedir. Geliştirilecek politikalar, mevzuat düzenlemelerine paralel olarak, meslek odalarının, üniversitelerin ilgili kurum ve kuruluşların ortak paydada buluşturulmasıyla oluşturulmalıdır. Enerji verimliliği için orta ve uzun vade stratejiler belirlenmelidir. Ancak bu koşulların sağlanması durumunda sağlıklı bir elektrik üretim stratejisi oluşturulabilir.

Ülkemizde hem enerji fiyatları dünya ortalamasının çok üstünde şekillenmektedir hem de aynı iş için harcanan enerji miktarı daha yüksektir. Yurttaşların ve sanayicinin enerji faturası, fahiş fiyatlar ve enerjinin verimsiz kullanılması sonucunda şişmektedir. İthal kaynağa dayalı enerji arzından vazgeçilmediği, verimliliğin sağlanamadığı koşullarda, sağlıklı bir kalkınmadan söz etmek mümkün olamayacaktır. Ⅵ

ERDOĞAN’IN KIBRIS ZİYARETİ HER İKİ PROJEYİ DE GÜNDEME GETİRDİ

Su ve enerji Türkiye’den

LEFKOŞA - 1963 yılı başı, yer Ankara... Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Başkanı Başpiskopos Makarios Türkiye’ye ilk ve son ziyaretini gerçekleştiriyor.

Gündeminde iki önemli konu var; daha sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortadan kalkmasına neden olacak 13 maddelik Anayasa değişikliği paketi ve “Türkiye’den boru hattı ile Kıbrıs’a su getirilmesi”

Başpiskopos, Ankara’da dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün önüne önce 13 maddelik Anayasa değişikliği paketini koyuyor ve öngördüğü değişiklikler için İnönü’den destek ister.

Türklerle Rumlar arasında, Zürih anlaşmaları ile oluşturulan dengeyi tamamen bozacak bu değişiklik önerilerine, İsmet İnönü’nün verdiği yanıt, “hayır” oluyor. Makarios, buna destek bulamayınca, Türkiye’den Kıbrıs’a boru hattı ile su getirilmesi konusunu hiç açmadan Ankara’dan ayrılır.

Türkiye’ye bağımlılık korkusu

Başpiskopos’a göre Anayasa değişiklik paketine destek vermeyen bir Türkiye ile Ada’ya boru hattı ile su getirilmesi konusunda anlaşma yapmak, Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağımlı kılacaktır. Bu nedenle sessiz kalır, su konusu açılmadan kapanır.

Osmanlı’nın 1878 yılında Kıbrıs’ın yönetimini İngiltere’ye devretmeden önce Meserya Ovası’nın Trodos dağlarından gelen akarsularla, sulak bir bölge olduğu hatta bu bölgede yer yer bataklıkların bulunduğu dönemin kayıtlarında yer alıyor. İngiltere’nin bataklıklardan kaynaklanan hastalıkları önlemek için bölgeye yer altı sularını emen okaliptüs ağaçlarından dikmiş, kanallar açarak bataklıkları kurutması su rejimini bozmuş. Ada, gelecek yıllarda susuzluğa mahkum edilmiş.

Su balonu patladı

Su sorununu çözmek için daha önce Türkiye’den Adaya balonla su götürülmesi çabaları gündemdeydi. 1998 yılında Türkiye’den 10.000 ve 40.000 metreküp hacimli, denizden çekilerek getirilebilen balonlar ile su taşınması fizibil bulunmuş, 5 yıl içersinde toplam 4,1 milyon metreküp su taşındıktan sonra, balonların sürekli patmalaya başlaması üzerine proje 2002 yılında durdurulmuştu.

Kıbrıs’ın karmaşık ve bıçak sırtında duran siyasal gündemi, boru hattı ile Adaya su getirilmesi projesinin bugüne kadar sağlıklı ve sonuç alıcı biçimde ele alımasını engellemiş durumda. Ancak, Kıbrıs Rum kesiminin 2004 yılındaki AB üyeliği ve bunun sonucunda Türkiye’ye karşı startejik bir mezvi kazanmış olması, Ankara’nın “su” gibi adadaki bütün parametleri kökünden değiştirecek bir projeyi yeniden ele almasını sağladı. Konu, Kıbrıs’ta nihai çözüm için hızlandırılan süreç içinde yeniden gündeme geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 20 Temmuz kutlamaları için geldiği KKTC’de sadece Kıbrıs’a Türkiye’den su getirilmesi projesine vurgu yapmakla kalmadı, suyun depolanacağı barajı ve çevresini de helikopterden inceledi.

Proje neyi öngörüyor?

KKTC’ye yılda 75 milyon metreküp içme, kullanma ve sulama suyu sağlayacak projenin Türkiye ayağında Alaköprü Barajı bulunuyor ve barajın

inşaatı sürüyor. Barajın temeli 7 Mart 2011’de KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Başbakan Erdoğan tarafından atıldı. Erdoğan’ın talimatıyla, 48 ay olarak öngörülen tamamlanma süresi öne çekildi.

Anamur Çayı üzerinde yapılmakta olan Alaköprü Barajı’ndan alınacak su, dünyada ilk defa 80 kilometre uzunlukta uygulanacak deniz boru hattı ile ve deniz yüzeyinden 250 metre derinlikte askıdaki bir boru hattı aracılığı ile Girne yakınlarında yapılacak olan Geçitköy Barajı’na aktarılacak. Bu suyun yüzde 50,3’ü içme-kullanma suyuna, yüzde 49,7’si ise sulama suyuna tahsis edilecek.

İçme ve kullanma suyu gereksinimi yılda 36 milyon metreküp olan KKTC’nin 2035 yılında su gereksinimi yılda 54 milyon olacak. Projenin gerçekleşmesi ile yeraltı ve yüzeysel su kaynakları, dolayısıyla su sıkıntısı çeken KKTC’ye içme ve kullanma suyu sağlanacak, Diğer yandan da 4 bin 824 hektarlık bir alan sulanarak ülke tarımı canlandırılacak.

KKTC tarafında yürütülen projeri ise “Güzelyalı bölgesinde 5 megavat gücünde Güzelyalı Pompa İstasyonu, 3 bin 157 metre uzunluğunda ve bin 400 milimetre çapında düktil demir

boru terfi hattı, temelden yüksekliği 65 metre, akarsu tabanından 58 metre yükseklikte olan 26,5 milyon metreküp depolama hacimli Geçitköy Barajı ile 16,40 megavat kurulu gücünde Geçitköy terfi merkezi” olarak sıralamak olası.

Parametreler değişecek?

Projenin, Kıbrıs’taki bütün parametreleri değiştirmesine de kesin gözüyle bakılıyor. KKTC tarafı projeye “barış için su” adını verirken, suyun Rumlara da verilmesi önerisinin masada olduğu zaten biliniyor.

Buna karşın Rumlar temkinli. AB üyeliği ile startejik bir mevzi kazanan Rumlar, su konusunda Türkiye’ye bağımlı olup bir başka stratejik mevziyi ise yitirmek istemiyor.

Kıbrıs Rum Yönetimi Su Geliştirme Bölümü direktörü Sofoclis Aletraris, projenin Kıbrıs’ın bir araya gelmesi halinde çekici bir alternatif olduğunu belirtip, “Bu konuda şu an bize düşman olan bir ülkeye bağımlı olamayız” yönündeki sözleri dikkat çekici...

Projeye olumyu bakanlar da var. Kıbrıslı Rum ekonomist Nicos Vassiliou “Türk suyu tarımda sulama yapmak için yeterince ucuz olacak. Bu şekilde Kıbrıs’ı tropik bir cennete çevirebileceğiz” sözleriyle olumlu mesajlar veriyor.

Enerji köprüsü de gündemde

Öte yandan, Türkiye’den KKTC’ye, sadece su değil, ileri aşamada Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne denizaltından enerji hatları ile elektrik taşınmasına yönelik proje de gündemde. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi kapsamında düşünülen projeye göre, Türkiye’den KKTC ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne elektrik satışının etüd edilmesi konusunda anlaşmaya varılmış durumda. Anamur’dan Girne’ye 70 millik mesafede denizaltından döşenecek kablo projesinin yatırım bedelinin saptanması için, fizibilite hazırlıkları sürerken, proje fizıbıl çıkarsa, Kıbrıs Elektrik İdaresi (KIBTEK) adına projeyi TEİAŞ’ın gerçekleştirmesi gündeme gelecek. Ⅵ

DAĞITIM ÖZELLEŞTİRMELERİNDE UZATMALAR YETMEDİ...

Dağıtımda devir bilmecesi

Hayati KÜÇÜK EMO Hukuk Müşaviri

Elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirmelerinin son aşaması olan yedi dağıtım bölgesinin ihalesinde uzatmalar oynanıyor. Hisse devir sözleşmesi imzalamak üzere Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından davet edilen şirketler ek süre talep ettiler. Teklif bedellerinin yüzde 2’si oranında ek teminat vermeleri şartıyla kendilerine, 30 Haziran 2011 günü mesai bitimine kadar ek süre tanındı. 30 Haziran tarihi itibariyle, Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. için en yüksek teklifi veren şirket dışında, ek teminatlar yatırılmadı. Buna rağmen ÖİB, şirketlere ikinci defa, 25 Temmuz 2011 tarihine kadar ek süre tanıdı.

Uzatımlar hukuken sorunlu

İhale şartnamelerine göre, idarenin bildireceği süre içerisinde satış bedelini ya da peşinatı yatırmayan şirketlerin geçici teminatlarının irat kaydedilmesi gerekiyor. Özelleştirme Uygulamalarında Değer Tespiti ve

İhale Yönetmeliği’nde ise ÖİB’nin sözleşme imzalamak için belirli bir süre tanıması, uygun görülmesi halinde bir defaya mahsus olmak üzere ek süre verebilmesi öngörülüyor. İkinci defa ek süre verilmesi, ancak idareden kaynaklanan nedenlerle olabiliyor. Verilen süre içerisinde sözleşmenin imzalanmaması durumunda, alınan teminatların irat kaydedilmesi ve diğer teklif sahiplerine davet çıkartılması gerekiyor. Bu hükümler çerçevesinde, şirketlere ikinci bir ek sürenin verilmesi, ihale sürecini de sakatlamış oldu. Mevzuat hükümleri, ancak şirketler üçüncü kez ek süre istediğinde uygulanabildi ve 25 Temmuz itibarıyla arkadan gelen isteklilere davetiye çıkarıldı.

Paylaşım mücadelesi

İhale şartnamelerinde, ihaleyi kazanan şirketlere, yeni bir şirket kurulması ve bu şirketin yüzde 49 oranındaki hissesini bir başka yatırımcıya devredebilmesi hakkı tanınıyor. Devir işlemi tamamlanan diğer dağıtım bölgelerinin birçoğunda, ihaleyi kazanan şirketler, ihalede rakibi olan ancak daha düşük teklifte bulunan başka şirketlerle birleştiler.

İhale sürecinin uzamasıyla ilgili gerekçe, ihaleyi kazanan şirketlerin kredi bulamaması şeklinde açıklanıyor. Ancak dağıtım özelleştirmelerinde işletilen karmaşık süreç, sorunların daha kapsamlı olabileceğini düşündürüyor. İhalelerin tamamlanmasından sonra hisse devir sözleşmelerinin imzalanmasının uzun bir süreç almasının arkasında, elektrik dağıtım bölgelerinin paylaşımına yönelik kavga verildiğine ilişkin iddialar ortaya atılıyor. Kazanan şirkete sonradan ortak edilen şirketlerin siyasal iktidara yakınlıkları ile tanınmaları, paylaşımın dışarıdan bir el tarafından mı yönetildiği kuşkularını da beraberinde getiriyor.

Devir aşamasında rekabet faktörü

Dağıtım özelleştirmelerinin son aşamasına gelindiğinde, Rekabet Kurulu’nun özelleştirme işlemine dair izin kararlarında da bir farklılaşma ortaya çıktı. İhaleler öncesinde Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ’nin (TEDAŞ) özelleştirilmesine yönelik oluşturulan Rekabet Kurulu kararında, geçiş dönemi sonuna kadar dağıtım faaliyet-

Elektrik dağıtım özelleştirmelerinin son ihalesinde dağıtım bölgelerinin devriyle ilgili sorun henüz aşılamadı. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı üçüncü kez ek süre isteyen firmaların tekliflerini geçersiz sayıp, daha düşük teklif veren firmalara çağrı yaptı.

leri ile diğer elektrik piyasası faaliyetlerinin (perakende satış) hukuki olarak ayrıştırılmasının nihai izin koşulu olduğu ve ileriki aşamalarda 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’a aykırılık belirlenmesi halinde, devirle ilgili koşul ve yükümlülükler getirilebileceği veya devire izin verilmeyebileceği belirlenmişti. Rekabet Kurulu’nun her bir elektrik dağıtım ihalesi için vermiş olduğu izin kararlarında da, dağıtım şirketlerinin, elektrik üretim ve perakende satış faaliyetleri açısından, yani dikey bütünleşme yönüyle rekabet hukukuna aykırılık kriterleri değerlendirilmiş, bir şirketin birden fazla dağıtım bölgesinde faaliyet göstermesinin (yatay bütünleşme) herhangi bir aykırılık oluşturmayacağı vurgulanmıştı.

Yeni yatay bütünleşme kriteri

ÖİB’nin gerçekleştirdiği ve yedi elektrik dağıtım bölgesini içeren son iki ihalesiyle ilgili Rekabet Kurulu kararlarında, yatay bütünleşmeyle ilgili de yeni bir kriter ortaya çıktı. Rekabet Kurulu bu kararlarında da yatay yoğunlaşma açısından; elektrik dağıtım hizmetleri pazarının doğal tekel niteliğinde olduğu, özelleştirme işlemlerinin, kamu tekelinin özel tekele devri niteliğinde olacağı, böylece mevcut hakim durumun korunacağı değerlendirmesini sürdürdü ve hakim durum değerlendirmesi bakımından elektrik dağıtım hizmetleri pazarını ele almadı. Ancak, “potansiyel rekabet”, “yakınsayan pazarlar” gibi kavramlar çerçevesinde, özellikle doğalgaz piyasası ile elektrik dağıtım

sektörünün etkileşimi üzerinde,

hakim durum yaratılması açısından değerlendirmeler yaptı. Sonuç olarak ise önceki kararlarının aksine, yatay bütünleşme açısından da bir sınırlama getirilmesi gerektiğine ulaştı.

Yüzde 30’un kriteri ne?

Rekabet Kurulu’nun daha önceki kararlarında, hakim duruma ilişkin olarak pazar payının yüzde 40 seviyesinden itibaren değerlendirileceği belirtilirken, son iki kararında, Kurul’un daha önceki genel bir Tebliğine atıfta bulunularak yüzde 25 pay oranını geçen teşebbüslerin hakim durum bakımından daha hassas incelenmesi gerektiği vurgulandı ve sonuç olarak “ilgili teşebbüsün dikey bütünleşme bakımından ciddi bir üretim faaliyeti bulunmasa bile sadece dağıtım ve perakende seviyesindeki yatay yoğunlaşma bakımından en fazla yüzde 30 oranına ulaşılmasına” izin verilmesi benimsendi. Belirlenen bu orana ilişkin olarak ise “hemen belirtmek gerekir ki, burada belirtilen yüzde 30 oranı sektörel düzenlemelerde yer alan ve katı bir şekilde uygulanan bir piyasa eşiği değil; dağıtım özelleştirmeleri sürecinde 4054 sayılı Kanun’un 7. Maddesi kapsamında yapılacak hakim durum değerlendirme ve tespitine ilişkin bir kılavuz niteliğindedir” yorumunda bulunuldu.

Rekabet Kurulu’nun, dağıtım özelleştirmelerinin başında yapması gereken, yatay bütünleşmeye yönelik hakim durum değerlendirmesini, özelleştirme ihalelerinin sonunda, gerçekleşen tabloya göre yapmış olması, rekabet hukuku açısından içinde bulunulan açmazı ifade ediyor. Özelleştirme işlemlerinin sonunda verilen bu kararlarda bile, dağıtım şirketlerinin hangi oranda pazar payına sahip olabileceğine, objektif bir yorum getiremiyor ve sonuç olarak ortaya atılan yüzde 30 pazar payı kriterinin nasıl belirlendiği de açıklanamıyor.

Yapılan yüzde 30 pazar payı değerlendirmesi sonucunda, birden fazla dağıtım bölgesinin ihalesini kazanan kimi şirketlerin, hangi bölgeleri birlikte devir alabileceği ve alamayacağına yönelik somut değerlendirmelere ulaşılıyor. Oysa bu değerlendirmenin daha baştan yapılması, dağıtım bölgeleri itibariyle hakim durumun hangi koşullarda ortaya çıkacağının ya da etkileneceğinin tespit edilmesi gerekiyordu.

İhale sürecinin çeşitli aşamalarında yaşanan bu sorunlar, elektrik dağıtım özelleştirmelerinde, şirketlerin pazar paylaşımının etkili olduğu ve bu paylaşımın dışarıdan yapılan müdahalelerle şekillendiğini düşündürüyor. Şimdi, enerji özelleştirmeleriyle serbestleşmenin mi yaşandığı, yoksa dostlar arası alış-veriş mi yapıldığı sorusunun daha güçlü sorulması gerekiyor.

Kim kazandı,

kim devraldı?

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yürütülen ihale süreci kapsamında bugüne kadar 9 elektrik dağıtım bölgesinin devir işlemleri tamamlandı. Böylece Başkent, Meram, Sakarya, Osmangazi, Uludağ, Çoruh, Çamlıbel, Fırat ve Yeşilırmak elektrik dağıtım şirketleri özel sektörün yönetimine geçti.

Bu 9 şirketin yanı sıra ihale süreçleri kapsamı dışında Kayseri ve Civarı Elektrik, Aydem Elektrik ve AKEDAŞ tarafından işletilen 3 özel elektrik dağıtım bölgesi daha bulunmaktadır. Muğla, Denizli ve Aydın’ın elektrik dağıtım hizmetleri Aydem’e 20 yıl önceki ihaleye dayanılarak 15 Ağustos 2008 tarihinde devredildi. Ancak devir öncesinde Aydem’e yüzde 9’la Küre İletişim ortak oldu.

Kahramanmaraş, Adıyaman illerinin elektrik dağıtımı ise 15 yıl önce yapılan ihaleye dayanılarak AKEDAŞ’a devredildi.

İhaleyi kazanan şirkete yeni ortak uygulaması bu dönem gerçekleşen özelleştirmelerde de yaşandı. Meram EDAŞ ihalesinde, en yüksek teklifi Alsim Alarko vermiş, üçüncü sırada ise

Cengiz İnşaat yer almıştı. Alsim Alarko’nun ihalede rakibi olan ve 3. sırada yer alan Cengiz İnşaat ortaklığı ile kurulan Alcen adlı şirketin bölgeyi devraldığı görüldü.

Uludağ EDAŞ’ın özelleştirme ihalesinde en yüksek teklifi 940 milyon dolar ile Limak İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. verirken, Çamlıbel EDAŞ ihalesinde ise 258.5 milyon dolar ile en yüksek teklifi Kolin İnşaat yaptı. Her iki ihaleye bu firmaların yanı sıra Cengiz İnşaat da katıldı. Devir aşamasına gelindiğinde Uludağ için büyük ortağın Limak olduğu, Çamlıbel için büyük ortağın Kolin İnşaat olduğu iki farklı şirket oluşturuldu ve Limak, Kolin ve Cengiz İnşaat ortaklığı bu iki bölgeyi de devraldı. Böylece Cengiz İnşaat ihalesini kazanamadığı üç elektrik dağıtım bölgesine ortak oldu.

İhale şartnamelerinde, kazanan firmanın sonradan yüzde 49’a kadar hisse için ortak alabilmesine izin verilerek, dağıtım bölgelerinin kime, nasıl devredileceğinin ihale süreci dışında belirlenmesinin yolu açıldı. Tam olarak kimin kazandığının bile net olmaması bu ihaleleri yarışma olmaktan çıkardı. Ⅵ

ENERJİPOLİTİK

Doç. Dr. Mitat ÇELİKPALA Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi

Rusya ile nükleer ilişki

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın elektrik üretiminde nükleer santralların kullanılması konusundaki ısrarı sürüyor. Akkuyu santralının inşasına 2014’te başlanması ve 2021’de elektrik üretimine geçilmesi bekleniyor. Karşı karşıya kalınan “Rusya’ya bağımlılık” eleştirilerinin yatıştırılması adına Güney Kore ve Japonya ile Sinop’ta ikinci bir santral inşası için müzakereler yürütülüyor. Bu müzakerelerde bir sonuca ulaşılamaması ve müzakerelerin “ucu açık” bir biçimde “askıya” alınması ise akılları karıştırıyor. Rus yetkililerin, “Türkiye’de en az iki nükleer santral inşa edileceğini” defalarca açıklamış olmaları, askıya alınan müzakerelere daha da hassas yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Rusya açısından... Gelişmelere Rusya açısından baktığımızda dikkat çekici unsurlar göze çarpıyor. Moskova yönetimi, nükleer teknolojisini uluslararası alanda Enerji Bakanlığı aracılığıyla değil Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir firmayla pazarlıyor. Rusya, tamamen ya da kısmen kendi hazinesinin sağladığı kredilerle 2010 başından itibaren 5 ülkede nükleer santral inşa ediyor: Ukrayna, Belarus, Hindistan, Çin ve Türkiye. Vietnam ve Bangladeş ise sırada.

Rusya bu ülkelerde yalnızca tesis inşa edip elektrik satmayacak. Aynı zamanda tesislerde kullanılacak nükleer yakıtı da sağlayacak. Atık ise Rusya’da işlendikten sonra müşteri ülkede depolanacak. Ayrıca, Türkiye örneğinde olduğu gibi garantili alım sözleşmeleri ve meydana gelebilecek kazaların yarattığı sonuçlardan ev sahibi ülkelerin sorumlu olacağı gibi düzenlemeler de cabası...

Ayrıntılara saplanmadan Rus enerji politikalarını stratejik düzeyde değerlendirmek gerekiyor. Putin’i Rusya’da vazgeçilmez kılan başlıca unsur uygulanan enerji politikalarıydı. 2000’li yılların politikası, doğalgaz ve petrol ihracatını önceleyen ve buradan elde edilen gücün dış politika dahil her alanda kullanılmasını öngören bir yaklaşımdı. Yaklaşımın dikkatilce uygulandığı ve Gazprom gibi yatay örgütlenmiş devlet şirketleri aracılığıyla başarıya ulaştığı görülmekte. Rusya’nın tüm borçlarını ödemesini, ekonomik ve ticari olarak etkin bir aktör haline gelmesini ve Putin’in elde edilen bu gücü 2006-7’den itibaren dış politikada nasıl kullandığını hatırlamak gerek...

Rusya’nın, uluslararası ekonomik krizin yarattığı sıkıntılı ortamda enerji politikalarını gözden geçirdiği görülüyor. Putin’in en yakını ve Başkanlığı devrettiği Dmitry Medvedev’in, enerji politikaları çerçevesinde öncelikli konuma oturttuğu Gazprom’un başından geldiğini aklımızda tutalım. Putin, Başbakan olarak göreve başladığında ise Enerji ve Sanayi Bakanlığı’nı ikiye böldü. Ortaya çıkan Enerji Bakanlığı’nın başına Sergey Şmatko’yu getirdi. Şmatko’nun, daha önce devletin sahip olduğu nükleer sağlayıcısı firmanın başkanı olması bir tesadüf değil. Ayrıca Şmatko, 2005-2008 arası Rusya’nın sivil amaçlı tüm nükleer tesislerinin bağlı olduğu devlet firmasının da başkan yardımcısıydı. Kısacası bu görevlendirme, doğalgaz ve petrolün yarattığı etkinliğe, yeni bir pencere açarak nükleer enerjinin eklenemesi anlamına geliyor.

Yani Rusya uzman isimlerin yönetiminde sahip olunan kaynakların tamamını kullanarak etkin ve saldırgan bir enerji politikası yürütüyor. Dış politika öncelikleriyle desteklenerek şekillendirilen bu yaklaşımın Rusya’yı etkin kıldığı ve enerji ihraç ettiği ülkeleri bağımlı kıldığı görülüyor.

Rusya etkin, akılcı ve organize bir enerji politikası tanımlıyor ve yürütüyor.

Ya biz?

SON DÜZENLEME DE ÇÖZÜM ÜRETEMEDİ

‘Su’da yetki karmaşası

İsmail KÜÇÜK Meteoroloji Müh. Odası Eski Başkanı

Son yıllarda su ile ilgili yeni yasal düzenlemeler yapılması hep gündemde tutulmaktadır. İlk önce Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) kurulması, 5. Dünya Su Forumu Sekreteryası’nda görev yapanların, bu kurumda görevlendirilmesi düşünülmüştü. Neyse ki, şimdilik bu kurumdan vazgeçilmiş görünüyor.

Son Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile bakanlıklar düzeyinde yeni düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. KHK ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve ana hizmet birimi olarak da Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (SYGM) kurulmuştur. SYGM’nin görevleri arasında “su yönetiminin ulusal ve uluslararası düzeyde koordinasyonu” ön plana çıkmaktadır. Bu görev SUEN için de düşünülmüştü. Bu düzenleme ile ayrıca Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nün birçok görevi koordinasyon anlamında Bakanlık seviyesine taşınmıştır.

SUEN kanun tasarısı ve SYGM görevlerine bakıldığında, su ile ilgili kurumsal yapılanmaların uluslararası kuruluşlar gözetilerek düzenlendiği KHK ile açıkça ortaya konmuştur.

Su ile ilgili kuruluşların görevlerine ilişkin kuralları belirleyen yasalar

sürekli tartışılan konudur. Ancak, su kaynaklarının kirletilmesinde ve yok olmasında bu yasalar ile kurumların görevlerini yapamadıklarını savunanlar, uygulamadaki diğer etkileri (siyasi baskılar gibi) hep gizlemektedirler.

Ülkemizde su alanında kendini sorumlu gören çok sayıda kurum olmasına rağmen, kaynakların korunması ve su hizmetleri için kamu yararı açısından bir iyileşme söz konusu değildir. Su ile ilgili kararda, öncelikle suyun ölçümünden (nitelik ve nicelik gibi) başlamak üzere su yapıları projeleri ve sonrasında suyun kullanımına kadar olan süreç birlikte değerlendirilmek zorundadır. Bu konularda bir dağınıklık ve karmaşa yaşandığı gerçeği inkar edilemez. Bu karmaşa, koordinasyon işiyle görevlendirilecek yeni bir kuruluşla değil, dağınıklığı giderecek oluşumla sağlanabilir.

Su ölçümleri ve planlama

Su hidrolojik döngüde olduğundan, su ölçümlerinde meteorolojik ölçümler de dikkate alınmalıdır. İlk meteorolojik ölçümlere kurumsal olarak, 1936 yılında Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıyla başlamıştır. DMİ’nin kuruluş yasası, diğer kurumlarca yapılacak meteorolojik ölçümlerin mutlaka DMİ’nin bilgisinde yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Sulara ait ölçümler 1935 yılında kurulun Elektrik İşleri Etüt (EİE) İdaresi Genel Müdürlüğü ile başlamıştır. Sonrasında 1954 yılında kurulan DSİ, su havzalarının planlamasında tek yetkili kurum olarak belirlenmiştir.

Daha sonra kurulup kapatılan Toprak Su Genel Müdürlüğü ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü gibi kurumların planladığı su yapıları için DSİ’den onay almaları yasal zorunluluktu. Fakat yasalara uyulmadığından, birbirini olumsuz olarak etkileyen ardışık göletler gerçeğini yaşamak zorunda kaldık. Günümüzde ise, bin günde bin gölet projesiyle benzer hatalar sürmektedir.

Günümüzde su ölçümleri, EİE ve DSİ’nin yanı sıra hiçbir yetkisi olmayan şirketler ya da kişilerce yapılmaktadır. Kamu dışında yapılan ölçümler için şu ana kadar belli bir kontrol sistemi oluşturulamamıştır. Şimdilik belgeli ölçümler sadece TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası’nca denetlenen bazı şirketlerce yapılmaktadır.

Su kalitesinin izlenmesi konusunda

Türkiye’nin su sistemlerine ilişkin karmaşa, bakanlıkların görevlerine ilişkin son düzenlemede de giderilemedi. Görevlerde ve yetkilerde sadeleştirme ve tanımlamalar netleştirilmeli.

ise yeni kurulan SYGM’ye verilen görevlerin benzerleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı kurumlara da verilmiştir. Suyun kalitesinin yük hesapları, debi ölçümleriyle birlikte yapıldığı sürece yapılabilir. Yani su miktarı belli olmadan sadece kalite değerinin yeterli bir ifadesi yoktur. Buna rağmen, bazı kurumların, bir ya da iki kalite gözlemine dayalı hazırlattıkları su kalite raporları olduğu bilinmektedir. Bu raporların, görsel anlamda kaliteli renkli kağıt özelliğinden başka hiçbir bilimsel değeri yoktur.

HES’ler ve su

Hidroelektrik santralı (HES) demek, su demektir. Suyun miktarı ve rejiminin doğru bir şekilde tespit edilmesi, HES projelerinin ve uygulamada bu projelerin sucul yaşam üzerindeki etkilerinin ortaya konması için gereklidir. Bu konudaki eksiklikler nedeniyle, yapılmaması gereken bir çok HES projesine lisans verilmiştir.

Su yapılarının hidrolojisi ve jeolojinin gerçekçi verilerle hazırlanması

şarttır. Çünkü bu tesislerin bütün aşamaları öncelikle bu iki veriye bağlıdır. Buradaki yanlışlar projenin her aşamasını doğrudan etkiler. Özellikle su değerlerindeki hatalar tesisi atıl duruma getirebilir, taşkına neden olabilir. Bu tesislerin projelerinin hidroloji, jeoloji ve işletme çalışmalarını DSİ ve EİE değerlendirmektedir.

Bir yapının, aynı özelliklerinin, farklı iki kurum tarafından değerlendirilmesi doğru kararın verilmesi için gerekli olmayıp, değerlendirmeyi yapacak kişilerin yeterliliği ile ilgili bir durumdur. HES’ler için, DSİ ve EİE’nin ayrı ayrı görüş bildirmeleri doğru değildir.

HES’ler için yetkilendirilecek tek bir kurum, tesisin yapılacağı bölgenin özelliklerine göre ilgili diğer kurumların görüşlerini de alarak yöre halkının sürece katılmasını sağlayıp bütüncül bir değerlendirme ile karar verilmelidir. Birden fazla kurumla kontrol sağlamaya çalışmak, yatırımcı ve karar vericiler için gereksiz iş yüküdür.

Karmaşa nasıl önlenir?

Su’daki karmaşık yapıyı düzeltmek için; - Su ile ilgili kurumsal yapılanmada, koordinasyon görevi yapacak yeni oluşumlara değil, benzer işleri yapan kurumların birleştirilerek, su ölçümleri (debi, kalite, sediment gibi) ile havza planlamasına ilişkin görevler kurumsal olarak tek elde toplanmalıdır. - Su ile ilgili ölçümlerde DMİ Genel Müdürlüğü’nün kuruluş kanunun 27. maddesi örnek alınmalıdır. - HES projelerinin teknik kısımlarının kontrolü için tek kurum yetkili olmalı. - SYGM’ye verilen “ulusal su veri tabanlı bilgi sistemi” kurulması görevinin, su ölçümleri yapacak kuruma verilmesi durumunda, daha sağlıklı ve güncel verilere dayalı su bilgi sistemi oluşturulabilir.

- Yetkisiz kişilerce yapılan su ölçümlerinin, projelerde kullanılmasına izin vermemelidir.

- Su için yetkilendirilecek kurum, meteorolojik olaylara bağlı oluşabilecek sel, taşkın ve çığ gibi olaylar hakkında “noktasal erken uyarı” yapabilmesi amacıyla DMİ ile ortak çalışmalıdır.

- Su veri tabanlı bilgi sisteminin yanı sıra “meteorolojik veri tabanlı bilgi sistemi” de oluşturulmalı ve bu sistemler araştırmacılara açık olmalıdır. Ⅵ

Orhan ÖRÜCÜ Elektrik Mühendisi

SORUN SÖYLEYELİM

Herkes elektrik üretecek

Gazetelere yansıyan haberlere göre vatandaşa elektrik piyangosu vurmuş. Elektrikte yeni bir dönem başlıyormuş ve elektriği kendim üretip fazlasını satacakmışım. Sadece ben değil toplu konutlara, hastanelere, üniversitelere, küçük ölçekli sanayi tesislerine lisans almadan ya da şirket kurmadan elektrik üretmesine izin verilmiş. Bu işin doğrusu ve olabilirliği nedir?

- Gazetelere yansıyan haberler doğru. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) Resmi Gazete’de 3 Aralık 2010 tarihinde yayımlanan “Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmeliği” gereğince gerçek ya da tüzel kişilerin kendi ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla lisans almak zorunda olmadan kuracakları elektrik tesislerinden ihtiyaçlarının fazlası olan elektriği sisteme satmalarını düzenliyor. İhtiyacı olan elektrik enerjisini tüketen üretici fazlasını “piyasaya” satacak. Bu yönetmelik ile ilgili EPDK yetkilileri, “Artık tüketici, kendi elektriğini üretmeye başlıyor. Bu düzenleme ile dağınık şekildeki enerji kaynaklarından mümkün olduğu kadar çok kişinin en az bürokratik işlemle elektrik üretimi yapması sağlandı. Bu konumdaki üreticiler, öncelikle kendi ihtiyacını karşılayacak, üretilen fazla elektrik dağıtım sisteminde en yakın noktada tüketilecek” açıklamasını yapıyorlar. EPDK ayrıca “Özellikle toplu konutlar, sanayi tesisleri, üniversiteler, hastaneler. Bu yerler, gerek ısı gerekse kesintisiz ve güvenilir elektrik ihtiyacını verimi yüksek kojenerasyon tesisi kurarak sağlayabilme imkanına kavuştu. Uygulamayla, tüketiciler maliyeti çok yüksek olmayan santrallar, paneller, düzenekler kurarak elektrik üretip kendi makinesini çalıştıracak, konutlarını aydınlatacak. Fazla enerjiyi de belirlenen teknik kriterlere göre sisteme bağlanarak satabilecek” demektedir.

- Uygulama hangi tür tesisleri kapsıyor?

- Uygulama kurulu gücü 500 kilovatın altında olan elektrik üretim tesislerini kapsayacak. Bu muafiyet 50 kilovatın altındaki mikro kojenerasyon tesisleri için de geçerli. Yönetmeliğe göre yenilenebilir enerji kaynağı olarak tanımlanan; hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynakları için geçerli olacak. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasası’nda ve Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik’te yenilenebilir enerji kaynağı; “Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynağı” olarak talamada da ayrıca sorun yarata- sahip olunduğunun belgelenmesi.

caktır. Örneğin 500 kilovat gücü

- Kojenerasyon tesisleri için teolan tesis ile 7.5 kilovat gücü sis verimliliğine ilişkin bilgiler ve

olan tesis aynı statüde olacağından bağlantı başvuru formu ile birlikte

bu sistemin sağlıklı yürüme şan- bölgesindeki dağıtım şirketine başsı sıfır demeyelim de sıfıra yakın. vurulması.

Lisanssız üretim yapmak isteyen-

- Dağıtım şirketi, 1 ay içinde bu

lerin özellikle ne kadar fazlayı sa- başvuruları toplu olarak değerlentabilecekleri netleşmeden biraz direcek. Bu değerlendirme sırasıntemkinli olmalarında fayda var. da bağlantı kısıtı olması durumunda; sırası ile “1-Başvurunun, ye-

- Bu şekilde çok küçük elek- nilenebilir enerji kaynaklarına

trik tesisi kurmak isteyenler için dayalı olması. 2-Başvurunun tüsüreç nasıl işleyecek?

ketim tesisi ile aynı yerde olması.

Bunun için mevzuat kapsa- 3-Başvuru sahibinin önceden uymında şöyle bir yol izlenmesi ge- gun bulunmuş bir başvurusunun

rekiyor:

olmaması” ölçütlerine göre öncelik

- Üretim tesisinin kurulacağı sıralaması yapılacak.

yerin kullanım hakkına sahip olun-

- Uygun bulunan başvurular

ması.

için dağıtım şirketince ilgili kişiye

- Kaynağın (rüzgar ve güneş ha- bildirimde bulunulacak.

nımlanıyor. Tanımlarda geçen akın- riç olmak üzere) kullanım hakkına

tı ve gel-git enerjisine dikkatinizi

çekmek isterim. Bu kısım herhalde okyanusa kıyısı olan bir devletin il-

- Tüketimimden fazla ürettiğim

gili yönetmeliğinden tercüme edilmiş ya da bizlerin coğrafyamızdan

elektriği kaça ve nasıl satacağım?

haberimiz yok. Elektrik üretecek ka-

- Bu kapsamdaki üreticiler, fazla elektriği, tesis, yenilenebilir enerji

dar akıntı ve gel-git bizde var herkaynaklarına dayalı ise Yenilenebilir Enerji Yasası’nda öngörülen fihalde. Ya da yönetmelik çıkaranlar yattan satabilir. Yenilenebilir Enerji Yasası’nda ise elektrik üretim teçok uzakları gören vizyon sahibi kisisinin niteliğine göre değişen fiyatlar söz konusudur. 8 Ocak 2011

şiler. Başbakan’dan çok önce bu yötarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Yenilenebilir Enerji Kaynaklanetmelik çılgın proje yolu açmış. rı Yasası’nda değişiklik yapan 6094 sayılı Yasa ile yenilenebilir ener-

Belki de boğazlarımızdaki akıntıji kaynağının çeşidine ve yerli ürün kullanımına göre değişen fiyat melardan elektrik üretecekler var…

kanizması getirilmiştir. Yeni yasal mevzuata göre hidroelektrik ve rüz-

- 500 kilovat kurulu güç ile kaç gar enerji tesisleri için kilovat saat başına 7.3 sent, jeotermal enerjikonutun elektrik ihtiyacı karşılasine dayalı tesisler için 10.5 sent, çöp gazı dahil biyokütle ile güneş

nabilir ya da ne kadarlık bir elekenerjisine dayalı tesisler için de 13.3 sentlik fiyat belirlenmiştir. Bu

trik üretilebilir?

fiyat mekanizması dışında ayrıca yerli ürün kullanımına göre değişen

- 500 kilovatlık bir tesis, 700 koteşvikler bulunmaktadır. 21 Temmuz 2011 tarihli Resmi Gazete’de

nutun elektrik gereksinimini karşıyenilerek yayımlanan “Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Ürelar. Orta düzeyde yaşam standardıtimine İlişkin Yönetmelik” göre bu fiyatlar 10 yıl geçerli olacaktır.

na göre bir konut, yılda ortalama Tesis, mikrokojenerasyon ise yine bu yönetmeliğe göre üretilen ener-

1500 kilovat saat elektrik tüketir. 500 ji, en düşük fiyat olarak 7.3 sent üzerinden 10 yıl boyunca perakenkilovatlık yenilenebilir enerjiye dade satış lisansı sahibi dağıtım şirketi tarafından satın alınacaktır. Ⅵ

yalı bir tesis yılda ortalama 2 bin saat

çalışsa, yıllık 1 milyon kilovat saat

elektrik üretir. Bu da yaklaşık 700

konutun elektrik gereksinimi demektir. Bu güçteki bir tesis, aynı zamanda küçük bir işletmenin de yıllık elektrik ihtiyacını karşılayabilir.

- Üretilen elektriğin ne kadarı sisteme satılabilir?

- Yönetmelik daha fiili olarak

uygulamaya geçmeden fazla elektrik

ne kadar tartışması başladı. Pek rekabet seven bazı üreticilerimiz haksız rekabet olacak diye sisteme satılacak elektriğe üretimin yüzde

50’si ile sınır getirilmesi için kulis

yapmaktadırlar. Yani lisanssız üretim yapacak olanlar, ancak tükettikleri kadarını satabilsinler denilmektedir. Mevcut yönetmelikte ise

herhangi bir sınır öngörülmemektedir. Söz konusu üretim tesisleri oldukça küçük ölçekli tesisler olduğu

için bu yönde bir

sınır getirilmesi

anlamlı görünmemektedir. Kaldı ki

EMO

Cumhuriyet

bu küçük tesislerin

E-posta: [email protected]

E-posta: [email protected]

güçleri de birbi-

Adres: Elektrik Mühendisleri Odası

Adres: Ahmet Rasim Sokak No:14

rinden çok farklı olduğu için uygu-

Ihlamur Sokak No:10 Kızılay-Ankara

06550 Çankaya-Ankara Faks: 0312 442 30 10

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARINDA HEDEFLERİ BÜYÜTTÜ

‘Nükleer Fransa’

örnek olur mu?

Necdet PAMİR Petrol Mühendisleri Odası Enerji Politikaları Çalışma Grubu Başkanı

Nükleer enerji, dünya enerji tüketimindeki yüzde 6, elektrik tüketimindeki yüzde 14’lük payına karşın, ilk yatırım maliyetleri yüksek, işletme güvenliği konusunda haklı kaygılara neden olan ve özellikle nihai atık sorununu çözümleyememiş bir enerji türü konumundadır. Henüz çözümlenememiş bu sorunlara karşın, nükleerin gözü kapalı savunucuları, çeşitli argümanlarla kamuoyunu iknaya çalışmaktadırlar. Bunlardan biri de “Fransa’nın enerji tüketiminde çok yüksek oranda nükleer kullanıyor” argümanıdır. Bu doğrudur. Ancak, nükleerle ilgili olarak bazı genel ve Fransa’da nükleerle ilgili bazı özel hususların değerlendirilmesinde yarar vardır.

Atık sorunu

Nihai atık sorunuyla başlayalım: ABD’de 20 yıllık tartışmaların ardından önceki yönetimler, ülkedeki 100’ü aşkın reaktörün yanında geçici depolanan atıkların, Nevada Eyaleti’ndeki Yucca Dağı’nın altında oluşturulacak depoya gömülmesi kararını almıştır. Bu karara başta Yucca Halkı olmak üzere, Nevada Eyaleti’nin Cumhuriyetçi ve Demokrat Temsilciler Meclisi üyeleri karşı çıkmışlardır. Bu konuda çok sayıda dava açılmıştır. ABD Başkanı Barack Obama, seçim vaatleri arasında yer alan bu konuda sözünü tutmuş ve bu deponun inşasını durdurmuştur. Yucca’ya yapılan yatırım 11 milyar dolardır. Tesis tamamlansaydı, maliyeti 77 milyar dolara çıkacaktı.

Özellikle ilk yatırım maliyeti açısından bakıldığında, en pahalı kaynaklardan biri nükleerdir. Ayrıca, kamuoyunu yönlendirmeye yönelik nükleer enerji “maliyeti” ya da “fiyatı” rakamlarında; finansman bedeli, söküm bedeli ve özellikle de nihai atıkların giderilmesi bedelleri dahil edilmeden açıklamalar yapılmaktadır. Oysa gerçek kıyaslama, tüm maliyetlerin bilimsel ve hakkaniyet ölçüsünde aynı baza indirgenerek yapıldığı koşullarda anlamlıdır. Kaldı ki Fukuşima ya da Çernobil türü kazalardan sonra oluşan zararların da hesaplanması halinde, nükleerin diğer kaynaklarla kıyaslanamayacak kadar riskli ve pahalı olduğu söylenebilir. Bir nükleer kazanın maliyeti, tüp gaz patlaması ya da bir termik santral kazasının sonuçları ile kıyaslanamayacak kadar yüksektir. Öte yandan daha ucuz ve güvenli olacağı öne sürülen yeni kuşak nükleer reaktörlerin; aksine çok daha pahalıya mal olacağı da yaygın görüşler arasındadır. Örneğin Maryland’deki The Institute for Energy and Environmental Research, maliyeti kilovatsaat başına 10-17 dolar sent olarak açıklarken, Nuclear Information and Resource Service, maliyetlerin 20 dolar sente yakın olacağını öne sürmektedir.

Nükleeri petrol krizleri tetikledi

Fransa nükleer teknolojide dünyanın en ileri ülkeleri arasında sayılmaktadır. Ülke, fosil yakıtlar (petrol, doğal gaz ve kömür) bakımından, rezervleri sınırlı bir ülkedir. 1970’li yılların başında yaşanan petrol krizinin ardından, birçok büyük tüketici ülkedeki gibi, Fransa’da da nükleer santrallara yönelik yoğun yöneliş oluşmuştur. Hızla artan enerji ithalatını sınırlamanın temel çaresi olarak görülen bu yöneliş, önce ulusal bir nükleer sanayinin gelişmesine, daha sonra da nükleer enerji üretiminin mevcut durum itibarıyla elektrik tüketiminde yüzde 77’ye, birincil enerji tüketiminde ise yüzde 43’e erişmesine yol açmıştır. 1970’lerde, Fransa’nın enerji tüketiminin yaklaşık üçte ikisi petrolle karşılanırken, bugün bu oran üçte bire gerilemiş, dolayısıyla

Akkuyu’da inşa edilecek nükleer santralın gerekliliğini savunmak için Fransa örneğine sıkça başvuruluyor. Fransa’nın enerji ihtiyacının büyük bölümünü nükleerden karşıladığı, hatta bazı ülkelere bu yolla elektrik sattığı doğru. Ancak, bu ülkede yaşanan nükleer kazalar da mevcut. Ayrıca Fransa, rotasını yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneltmiş ve bu konuda ‘ihtiraslı’ hedefler koymuş durumda.

(ithal) petrole bağımlılık yarı yarıya azaltılmış durumdadır. Ancak gene de başta ulaştırma sektörü olmak üzere petrol, enerji tüketiminde önemli paya sahiptir.

Fransa’daki 58 reaktörün tamamı, 1977-1996 yılları arasında, 1970’li yıllardaki petrol krizine karşı geliştirilen politika dahilinde inşa edilmiştir. Fransa’nın ilk 8 reaktörü, gazla soğutma yapan UNGG tipi reaktörlerdi. Bunlar zaman içinde kapatıldılar. Daha sonra devlet şirketi EdF, bugün en yaygın tip olan basınçlı su reaktörlerini geliştirdi. Bunların dışındaki mevcut tek farklı model, soğutma sistemi farklı (sodyum soğutmalı) olan “Phénix tipi” reaktördür. ABD’nin Westinghouse şirketi örnek alınarak başlatılan çalışmalarda, tüm

basınçlı su reaktörleri, önceleri adı Fromatome, daha sonra Areva NP olan Fransız devlet şirketi tarafından geliştirilmiştir. 900, 1300 ve 1450 megavat kurulu gücünde 3 değişik model reaktör mevcuttur. Fransız hükümeti, 2006 yılında Areva ve EdF’e Flamanville’de yeni kuşak bir reaktör (Avrupa Basınçlı Reaktörü) inşa etmesi görevini vermiştir. 2007’de ise bir Başkanlık duyurusuyla reaktör sayısının 2’ye çıkartılması ve ikincinin Penly’de inşası talimatı verilmiştir. İnşaatların 2012’de başlayıp, 2017’de tamamlanacağı açıklanmıştır. Ancak, son dönemde 5 yılda tamamlanan nükleer reaktöre rastlanmamaktadır.

Fransız ekonomisindeki yeri

Fransa’da nükleer elektrik maliyetinin Avrupa’daki diğer ülkelerin nükleer elektrik maliyetine oranla daha düşük olduğu (santralları işleten devlet şirketi EdF’e göre maliyeti 4.6 dolar sent.) söylenebilir. Fransa’nın nükleer santrallarında; inşaatından yakıt zenginleştirmesine, teknolojisinden, işletmesine kadar her aşamada “işin sahibi”nin devlet şirketleri (önce Fromatome sonra Areva NP; işletme: EdF) olduğunu anımsamakta yarar vardır. EdF’in yüzde 85’i, Areva’nın yüzde 90’ı devlete aittir.

Fransa, Avrupa’daki diğer ülkelerle kıyaslandığında, en ucuz maliyetle nükleerden ve diğer kaynaklardan ürettiği elektriğin yaklaşık yüzde 20’sini diğer ülkelere (İtalya, Belçika, Hollanda, İngiltere, Almanya) satarak, ekonomisine önemli gelir kaynağı yaratmış durumdadır. Ancak, nükleere gerektiğinden çok yüksek oranda yatırım yapıldığı ve yeterli pazar bulunamadığı için hafta sonlarında bazı nükleer reaktörlerin çalıştırılmadığı ve bu nedenle kapasite faktörlerinin düşük olduğu (yüzde 77) yönünde eleştiriler mevcuttur.

Fransız teknolojisi güvenli mi?

Fukuşima felaketinin ardından, Fransa Başbakanı Francois Fillon Nükleer Denetim Kurulu’na, “tüm reaktörlerde 5 ana risk başlığı altında kapsamlı denetim yapılması” talimatını vermiştir. Ekoloji Bakanı Nathalie Kosciusko-Morizet ise “denetimlerin ‘öncekilerden’ daha kapsamlı ve daha şeffaf olacağını” açıklamıştır. Bakan ayrıca “Bu denetimleri, halkımızın bize sorduğu ‘Aynı şeyler Fransa’da da olabilir mi?’ sorusuna inandırıcı yanıt verebilmek için yapıyoruz. Konu şeffaflığa geldiğinde, Fransa’nın her zaman ‘örnek alınabilecek’ bir sicilinin olmadığını kabul etmek zorundayız. Çernobil’den çok şey öğrendik” demektedir. Herhalde, bu sözlerde bizim de ders çıkarmamız gereken bir anlam vardır.

Başbakan Fillon, mevcut reaktörlerin; sele, depremlere, elektrik kesintisi durumuna, soğutma yapılamaması durumuna karşı ve kaza halinde işletme yönetimine yönelik riskler bakımından kapsamlı olarak denetlenmesi talimatını vermiştir. Buna karşın Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “nükleer dışında bir alternatif olmadığını ve nükleere 1 milyar avroluk yeni yatırım yapılacağını” açıklamıştır. Bunun siyasi bir açıklama olduğu çok açıktır; zira yeni bir reaktörün inşası bir değil, milyarlarca avroya mal olmaktadır. Bu açıklamanın, Sarkozy’nin kaderini, benzer bir tutum izleyip daha sonra “pişman olan” Almanya Başbakanı Angela Merkel’inkine benzer bir seçim yenilgisine dönüştürmesi de olasıdır.

Fransa’nın nükleer güvenlik açısından ne kadar güvenli olduğuna ilişkin sorular ise çok sayıda kaza örneği vererek yanıtlamak mümkün. Ağustos 2009’da Gravelines’daki arıza nedeniyle reaktörün kapatılmak zorunda kalınması, Temmuz 2008’de Tricastin’de 75 kilogram uranyumun kazayla toprağa ve yandaki nehre bulaşması, 2005’de Lorraine’de standart dışı kabloların yanması nedeniyle Cattenom-2 Reaktörü’nün elektrik tünelinde yangın çıkması, 2002’de Manş Bölgesi’nde kontrol sistemleri ve emniyet vanalarının arızalanması nedeniyle, reaktörün 2 ay kapatılması, 1999’da Blayais’te beklenmedik şiddetteki sel nedeniyle enjeksiyon pompaları ve güvenlik sistemlerinin devre dışı kalması ve buna bağlı olarak reaktörün kapatılmak zorunda kalınması, 1987’de Tricastin’de 7 işçinin yaralanmasına ve suyun kirlenmesine neden olan kaza, 1986’da Normandy’de kullanılmış yakıtın yeniden proses edildiği sırada 5 işçinin yüksek dozda radyasyon alıp hastaneye kaldırılması gibi çok sayıda örnek, söz konusu sorulara yanıt oluşturabilir.

Fransa da yüzünü yenilenebilire döndü

Elektrik üretiminin yüzde 77’sini nükleerden sağlayan bir ülkenin bugünden yarına bundan kökten vazgeçmesi beklenmemelidir. Bu teknik bakımdan olduğu kadar, ekonomik nedenlerden de mümkün değildir. Ancak Fransa’nın uzun süredir, küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı, yenilenebilir kaynakların kullanımına yönelik, “ihtiraslı” olarak tanımlanan hedefleri söz konusudur. Avrupa ortalamasının altında olan karbondioksit salım seviyesini 19902050 arasında yüzde 75 oranında azaltmak gibi bir hedef söz konusudur. Başta ulaştırma ve bina sektörlerine odaklanmak üzere enerji verimliliğinin arttırılması ve yenilenebilir kaynakların çok daha yüksek oranda kullanımı, temel hedeflerdir. Halen birincil enerji tüketiminde yüzde 8’e yakın bir oranı olan yenilenebilir kaynakların, 2020 yılında yüzde 23’e çıkarılması hedeflenmektedir.

Nükleer enerji söz konusu olduğunda örnek ülke olarak gösterilen Fransa’dan Türkiye’ye geri dönecek olursak; mevcut anlaşmalar çerçevesinde inşaatından yakıt zenginleştirmesi ve tedarikine, işletmesinden atık yönetimine her şeyini bir başka devlete bıraktığınız bir nükleer süreç, serüvenin de ötesinde, baştan sona

yanlıştır. Yer seçiminden, yüksek maliyetine, nihai atık meselesinden (Akkuyu’dan deniz yoluyla Akdeniz, Ege, Boğazlar yoluyla taşınacak nükleer atıklardan söz ediyoruz. Boğazlardan geçen petrolü halledememişken, bir de nükleer atıkla mı uğraşacağız?), enerji ve ticarette zaten aşırı bağımlı olduğumuz bir ülkeye bir de nükleerde bağlanmaya uzanan bir dizi yanlış ve sorun da cabası… Türkiye bu alanda, kendi teknolojisini geliştireceği, ulusal bir programa gereksinim duymaktadır. Bu da 300 öğrenciyi, beş yüz köylüyü, on beş siyasiyi, Rusya’ya götürmekle karşılanabilecek bir gereksinim değildir. Ⅵ

DEMOKRATİKLİŞME, PLANLAMA VE EKOLOJİ EKSENİNDEN BAKIŞ...

Nükleere hukuk dar geliyor

Avukat Fevzi ÖZLÜER Ekoloji Kolektifi Üyesi Avukat Hande ATAY Ekoloji Kolektifi Üyesi

1955’li yıllardan itibaren Türkiye’de yapılması planlanan ve 2011 yılı itibarıyla çalışmaları hızlandırılan Mersin Akkuyu Nükleer Enerji Santral Projesi’nin ihaleleri son 40 yılda 4 kere iptal edildi. En son 16 Eylül 2009’da TMMOB tarafından nükleer enerji santralı ihalesine ilişkin yönetmeliğe karşı açılan davada, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yönetmeliğin üç maddesine yönelik yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar üzerine 20 Kasım 2009 tarihinde Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ (TETAŞ) tarafından ihalenin iptal edildiği kamuoyuna duyuruldu. Ardından hükümet, projenin ihalesiz yapılması amacıyla Rusya ile görüşmelere başladı ve projenin yapımı, 12 Mayıs 2010’da imzalanan devletlerarası anlaşma ile Rusya’ya verildi.

Bu doğrultuda Rusya ile imzalanan uluslararası anlaşma, 12 Temmuz 2010 tarih ve 6007 sayılı Uygun Bulma Kanunu’nun 6 Ekim 2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla, yürürlüğe girdi. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye-Akkuyu Sahası’nda Bir Nükleer Güç Santralı’nın Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşma’yı, Rusya 19 Kasım 2010 tarihinde onayladı. Söz konusu anlaşmanın “Proje

Şirketi” başlıklı 5. maddesinin ilk fıkrası uyarınca imza tarihinden itibaren 3 ay içerisinde proje şirketinin kurulması için gerekli işlemlerin başlatılması öngörülmüştü. Rusya adına Rusya Federasyonu Devlet Atom Enerjisi Kuruluşu (Rosatom) ise bu konudaki çalışmaları başlatmak üzere görevlendirildi. Şirket Nisan 2011’den bu yana Akkuyu’da çalışmalarını giderek hızlandırdı. Somut gelişmelerden de anlaşıldığı üzere anlaşma uyarınca her iki taraf devletin de yükümlülükleri başladı.

Japonya’daki Fukuşima felaketi sonrası kamuoyunda oluşan endişeler ihtiyatilik ilkesini ve uluslararası hukuku bir kez daha gündeme getirdi. Danıştay İdari Dava Daireleri, nükleer enerji santralı ihalesine ilişkin Yönetmelik hakkında verilen “yürütmenin durdurulması” kararında,

yer seçimi ile ilgili kriterlerin ne olacağının yönetmelikte düzenlenmemiş olmasını hukuka aykırı saymıştı. Bu karara rağmen Hükümet, Rusya ile ikili bir anlaşma yaparak bu kararı aşmaya çalıştı. Halkın çevre konusunda bilgi edinmesini engellemeye yönelik Hükümetin bu uygulamasının, şeffaf, demokratik, katılımcı bir devlet yönetimini ilke edinen Türkiye Cumhuriyeti’nin temel varlık esaslarına aykırı olduğu vurgusu

Türkiye’de uzun bir geçmişi olan nükleer santral projesi birçok kez hukuk engeline takıldı. Yüksek yargıda süren davalar iptallerle sonuçlandı. Hükümet, yargı engelini aşmak için nükleer santral yapım projesini Türkiye ile Rusya arasında bir ikili anlaşma çerçevesine soktu. Nükleer santral yapımının iç hukuk kontrolünün dışına çıkarılması, geri dönülmez sorunları da beraberinde getirebilir.

kulak arkası edildi. “Türkiye’de nükleer santralların hukuki altyapısı var mı?” sorusu, tam da hukukun, toplumun nasıl yaşamak istediğine ilişkin kurallar toplamı olmaktan çıktığı ve büyümeye yönelik yatırımların usulünü oluşturan bir teknik araca indirgendiği dönemde daha fazla anlam kazandı. Bu soruya verilecek yanıt, basit bir biçimde hukuk teknisyenliği ekseninde verilecek yanıtlarla geçiştirilemeyecek kadar

önemlidir. Nitekim Ria Novosti Haber Ajansı’na açıklamada bulunan Rusya Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovski’nin, nükleer santral inşaatının 2013’de başlayacağını ve ilk ünitenin de 2018’de aktif hale geleceğini söylediği ve yaşanılan gelişmelerin ülkenin enerji-ekoloji ve demokrasi aksında önemli bir kırılmaya eşlik ettiği bir dönemde bu soruya daha geniş bir eksenden yaklaşmamız gerekiyor.

Demokrasi ve nükleer santrallar

Devleti meşrulaştıran yazılı hukuk, devletin sosyal ve demokratik olması nitelikleriyle kendi varlığının toplum tarafından kabul edilebilmesinin ön şartı olduğunu 1982 Anayasası’na yazmıştır. Bu anlamda “devlet”, yalnızca güç kullanma tekelini sınırlayacak yasaların ve kuralların oluşturulması ve bunlara uyulmasıyla değil, demokratik ve sosyal olabildiği ölçüde de bir hukuk devleti olarak varlığını meşrulaştırır. Ancak son yirmi yıllık ekoloji mücadelesi alanında alınan yargı kararlarına karşı devletin refleksine baktığımız zaman, hukukun, demokratik ve sosyal yönlerinin budandığı, hukuka uygunluğun bir tür teknik “yasaya uygunluk” meselesi olarak görüldüğüne tanıklık ettik. Bu neoliberal devlet algısının bir uzantısını, nükleer santral ihalesine ilişkin yönetmeliğin yürütmesi durdurulduğunda gösterilen yönetsel refleksle bir kez daha deneyimledik. İdarenin aldığı kararların hukuka uygun olup olmadığını yargısal yolla denetleyerek, devletin sosyal ve demokratik bir nitelik kazanmasına yol açan davaları, yatırımların önünde bir engel olarak gören algı; bu davaların yarattığı “istikrarsızlığı” aşacak bir araç olarak uluslararası anlaşma yolunu nükleer santral sürecinde gündeme getirdi. Rusya ile uluslararası bir anlaşma dolayımı ile nükleer santralların yolunun açılabileceğini ve bu anlaşmanın dava konusu edilemeyeceğini düşünen Hükümet, demokratik bir katılım aracı olan idarenin işlemlerine “dava” açma yolunu işlevsiz kılarak, “büyümeye” yönelik adım attı. Bu anlamda da nükleer santrallara giden yolu açan hukuk sistemi, “yasa düzeni”ne dönüşürken,

devlet de temsili demokrasi sınırları içinde bile demokratik ve sosyal niteliğini kaldıramaz oldu. Bu süreç bir kez bu şekilde işlemeye başladığında ardı arkası kesilmeyen bir hukuk teknisyenliği macerası hızlanarak devam edecekti. Gelişmeler de tam da bu yönde şekillendi.

ÇED’ten muafiyet demokrasisi

17 Temmuz 2008 günü Resmi Gazete’de yayımlanan, Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’nin Geçici 3. maddesi Akkuyu Nükleer Santralı’nı ÇED sürecinden muaf tutacak bir biçimde hazırlanmıştı. Bu maddenin ve yönetmeliğin diğer maddelerinin iptali istemiyle açılan davada, Danıştay İdari Dava Daireleri

Kurulu, yönetmeliğin geçici 3. maddesinin yürütmesini durdurdu. Ancak bakanlık, mahkeme kararını uyguluyor gibi yaparak yönetmeliğin geçici 3. maddesini 14 Nisan 2011 tarihinde bir kez daha değiştirdi ve Akkuyu Nükleer Santral Projesi’ne yeniden ÇED sürecinden muafiyet getirdi. Bu değişikliğe karşı da dava açılmışken yeni bir süreç başladı.

Planlama ve nükleer santrallar

Anayasa Mahkemesi’nin 15 Ocak

tarihli

(E:2006/99,

K:2009/9 sayılı) kararında “ÇED, kalkınma ve ekonomik gelişme için

yatırım ve faaliyetlerin, doğayı

tahrip etmeden ve

çevreyi kirletmeden gerçekleştirilmesinde kullanılan yöntemlerden birisidir. ÇED

ile korunmaya çalışılan temel unsur, çevre ve bu

çevre içerisindeki varlıklardır” deniyordu. Korunmaya çalışılan bu kalkınma denklemi açısından da planlı bir politika zorunludur. Bu nedenle, kalkınma planları devletin temel ekonomi politiğini oluşturur. Bu belgelerde yol haritası çıkartılır. Türkiye de 9. Kalkınma

Planı’nda nükleer santral kurulması hedefler arasına

alınmıştır. Ancak nükleer santral yapılmadan önce, piyasayla maksimum uyum gözetilmesi, atıkların saklanması, tasfiyesi ve kamuoyunun bilgilendirilmesi hususlarına yönelik detaylı plan ve programlar yapılması

gerekliliği hüküm altına alınmıştır.

Bu hususlar doğrultusunda nükleer santral yapımı ile ilgili “milli irade” kalkınma planındaki bu eğilimi çevre düzeni planlarına yansıtacaktır. Çevre Düzeni Planlarına Dair Yönetmeliğin amaç maddesinde

de bu planlar, “kalkınma planları ve varsa bölge

planları temel alınarak, ekonomik kararlarla ekolojik kararların bir arada düşünülmesine imkan veren” planlar olarak tanımlanmıştır. Kalkınma planları ile uyumu olması gereken diğer planlar ise stratejik planlardır. Stratejik planlar, illerin ve bölgelerin, 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu uyarınca, mali ve finansal olanakları ile kalkınma eğilimleri arasında denge kuran ve idarenin denetlenirliğini sağlayan bir işleve sahiptir. Bu yönüyle söylemek gerekir ki, nükleer santral kurulmasını isteyen iradenin bu iki planlama hususuna uygun hareket etmesi gerekir. Ancak durum pek de bu kısıtları gözetecek bir biçimde gelişmemiştir. Nükleer santralların çevre düzeni planlarına yansıtılması da bir tür teknisyenlik olarak algılanmıştır.

Çevre ve Orman Bakanlığı’nca 3 Eylül 2009 tarihinde onaylanan Mersin-Karaman Planlama Bölgesi 1/100000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda ve plan hükümlerinde yapılan değişikliklere ilişkin MersinKaraman Planlama Bölgesi 1/100000 ölçekli Çevre Düzeni Plan Değişikliği yapılmıştır. Kalkınma planındaki kısıtlamalar gözetilmeden, atıklar konusunda çözümler geliştirilmeden, halkın bilgilendirilmesi nihayete erdirilmeden; stratejik planlarda nükleer santrallara ilişkin bir mali bütçe oluşturulmadan, nükleer santrallar, Mersin Karaman Planı’na bu değişiklikle işlenmiştir. 24 Nisan 2011 tarihinde askıdan inen bu plan değişikliğine karşı da başta TMMOB olmak üzere pek çok örgüt dava açmıştır.

Ancak özellikle bu son dava süreci göstermiştir ki, yasa devletine, kendi koyduğu kurallar bile dar gelmektedir. Bu aciliyet, şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektirmektedir; çevre hukukunun en temel ilkesi olan ihtiyatilik ilkesini kabul eden ve doğması muhtemel sosyal, ekonomik ve ekolojik riskler konusunda yatırımcı taraftan, bu risklerin zarara dönüşmemesi hususunu ispat etmesini istemesi gereken bir hukuk devletinde, nükleer santralların hukuki altyapısı var mıdır? Yoksa bu aceleciğin sebebi, dar gelen yazılı kurallar mıdır? Ya da sermayenin ihtiyaçları mıdır? Ⅵ

YDK’NİN ENERJİ SEKTÖRÜNE İLİŞKİN SORUŞTURMA İSTEMLERİNDE HENÜZ SONUÇ YOK

TEDAŞ’ın 27 ihalesi inceleme bekliyor

ANKARA - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı kuruluşlardaki yolsuzluklar sadece, Haziran sonundaki baskınla 27 kişinin tutuklandığı EÜAŞ ihaleleriyle sınırlı değil. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu (YDK) Bakanlığa bağlı bir başka önemli kuruluş Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ’de (TEDAŞ) 2007 döneminden bu yana soruşturulmayan 231 milyon avroluk 27 elektrik dağıtım iyileştirme ihalesinin “bir an önce” soruşturulmasını istiyor.

YDK’nın soruşturulmasını istediği işlemler arasında “İhale türünün değiştirilmesi, yaklaşık maliyetlerin TEDAŞ yerine yükleniciler tarafından hesaplanması, yüksek maliyetli işlerin düşük maliyetlilere tercih edilmesi, işlere fazla ödeme yapılması” yer alıyor.

YDK’nın belirlediği 27 ihaleden “Türkiye’nin muhtelif illerindeki şehir şebekelerinin rehabilitasyonu ve genişletilmesi işlerine ilişkin” 26’sında incelenmesini istediği sorunlu alanlar özetle şunlar:

Ⅵ Projelerin anahtar teslimi yöntemiyle ihale edilmesi öngörüldüğü halde, Dünya Bankası’nın tasarım, temin ve tesis satın alma standartlarından faydalanılarak ve özel hükümler konulmak suretiyle teklif birim fiyat yöntemiyle ihale edilmesi.

Ⅵ Yaklaşık maliyetlerin uygulama projeleri esas alınarak hazırlanmaması nedeniyle yer teslimi yapıldıktan sonra yüklenici tarafından hazırlanıp TEDAŞ Genel Müdürlüğü’nce onaylanması.

Ⅵ Uygulama projelerinde fiyatı, yaklaşık maliyet bedelinden düşük belirlenen işlerin miktarı azaltılırken, yüksek belirlenenlerin miktarının arttırılması ve bunun ihale bedeline göre yüksek oranlara ulaşması.

Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ’nin ihalelerine ilişkin soruşturma istemleri de bulunuyor. Bu kapsamda YDK’nin soruşturulmasında yarar gördüğü ihale ve hizmet alımlarının bedeli 231 milyon euro düzeyinde bulunuyor. YDK, tespit ettiği usulsüzlükleri raporuna ayrıntılarıyla aktarmış.

Ⅵ Yüklenici firmaların sözleşmelerinde esas teklif birim fiyat cetvellerinde yer almayan, ancak sözleşmeler imzalandıktan sonra yapılmasına karar verilen ilave işlerin yeni birim fiyatlarının tespitinde sözleşme gereği teklif verme tarihindeki rayiç fiyatların uygulanması gerekirken, yüksek birim fiyatlar üzerinden fazla ödeme yapılması.

Ⅵ Galvanizli saç poligon aydınlatma direği hesaplarında fazla ödeme yapılması.

Ⅵ Ayrıca 27. ihale olarak da, TEL VENT ortak girişiminin 6.919.737 Avro tutarındaki en düşük teklifinin mali teklifler açılmadan önceki belgelere göre yeterli olduğuna karar verilmesine rağmen, mali tekliflerin açılmasından önceki incelemede belgelerin yetersiz olduğu gerekçesiyle işin 1.551.452 Avro tutarında daha yüksek teklif veren SIEMENS konsorsiyumuna 8.471.189 Avro bedelle ihale edilmesi.

TEDAŞ’ın ekstraları

YDK’nın TEDAŞ’ın 27 ihalesi dışında Teftiş Kurulu’nca soruşturulmasını istediği diğer bazı işlere ilişkin tespitleri şöyle:

Ⅵ Bilgi Yönetim Sistemleri Yazılımı, Boğaziçi EDAŞ ve Anadolu Yakası EDAŞ için bilgisayar, yazıcı ve iletişim alt yapı donanımları raporlama sunucusu ve lisanslarının alımı, 150 adet dizüstü bilgisayar ve 400 adet printer alımı, Bilgi Yönetim Sistemleri donanım ve yazılımlarının kapasitelerinin artırılması için bilgisayar ve yan donanımları alımı, termal kamera ve röle alımı işlemlerinde; muayene ve kabul işlemleri “Mal Alımları Denetim Muayene ve Kabul İşlemlerine Dair Yönetmelik” hükümlerine uygun olarak gerçekleştirilmedi.

Ⅵ Muayene ve kabul komisyonunca düzenlenen teslim tutanakları ile kabul tutanakları onaylanmadan donanım ve yazılımın bedeli ödendi.

Ⅵ TEDAŞ Genel Müdürlüğü Merkez Binası C Blok AG katı ile Gölbaşı Eğitim Merkezi Binalarının genel oranımı işleriyle, Tunceli, Muş ve Adana il müdürlükleri binalarının deprem takviyesi ve büyük onarım işleri projeleri ile ilgili sözleşmelere, idari şartname, mahal listesi, metraj listesi, uygulama projeleri, birim fiyat tarifleri, genel teknik şartnameler, özel teknik şartnameler ve pursantaj tablosu eklenmedi.

Ⅵ Deprem güçlendirme işi adıyla büyük onarım işlerinin yaptırıldığı, işlerin kesin kabulü yapılmadan ve kesin metrajları çıkarılmadan kesin hak edişlerinin onaylandığı tespit edildi.

Ⅵ Özkökler Elektrik AŞ’nin teminatlarının irat kaydedilmesi ve akabinde açılan davaların takibi sürecinde, tazminat ve faiz ödemelerine sebebiyet verilmesinde kusuru bulunanların tespiti ve kurumun zararının tazmini sağlanmadı.

Bakanlık EÜAŞ’ı soruşturmuyor

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Elektrik Üretim AŞ’de (EÜAŞ) başlatılan ve 27 kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanan “biraz muhalif refleksleri olan” soruşturma sokaktaki yurttaşın gözünde “yolsuzlukların üstünde gidildiği” izlenimini yaratıyor.

Oysa durum bu kadar basit değil.

Yapılan yargı soruşturması sadece Sivas ve Afşin-Elbistan termik santrallerindeki bazı ihaleleri kapsıyor. Oysa Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK) Enerji Bakanlığı’ndan sadece EÜAŞ’da yapılmasını istediği ve Bakanlığın halen ciddi biçimde soruşturmadığı bir dizi çok daha vahim ihale var.

YDK’nin en güncel “EÜAŞ Raporu”nda Bakanlık tarafından soruşturulması istenen ancak hâlâ bir sonuç alınamayan yolsuzluklar arasında yaklaşık 1,5 ayda 22 kalemde yapılan 73,9 milyon liralık motorin alımı ile 114 milyon liralık hizmet alımları geliyor.

Bu ihaleler düzgün mü?

İşte YDK’nın “Özel İnceleme Raporları”yla tespit ettiği EÜAŞ yolsuzluklarına ilişkin ifadeleri:

İhalesiz yasadışı alımlar: Ambarlı Doğalgaz Çevrim Santrali’nin ihtiyacına binaen 08.0120.02.2008 tarihleri arasında esasen tek ihale konusu yapılması gerek hukuki, gerek teknik açıdan zorunluluk arz eden

yaklaşık 42 milyon litre motorin, 22 ayrı alıma konu edilerek toplamda 73,9 milyon YTL civarında ödeme yapılmıştır. EÜAŞ Genel Müdürlüğü’nce üretimin devamı ve ivedilik gerekçe gösterilerek eşik değerlerin altında kalınması amacıyla ihtiyacın kısımlara bölünerek Kamu İhale Kanunu’na açıkça aykırı bir yöntemle herhangi bir ihale yapılmaksızın gerçekleştirilen alımlar konusunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teftiş Kurulu’nca yürütülen soruşturmanın bir an önce tamamlanması önerilir.

Yasadışı ihale iptalleri: Teşekkülün üçüncü şahıslardan sağladığı hizmetler karşılığında yaptığı alımlar geçen döneme göre yüzde 18 artarak 114 milyon YTL seviyesinde gerçekleşmiştir. Satın alma dosyaları üzerinde yapılan incelemelerde, gerek ihale dökümanlarının hazırlanması, gerekse tekliflerin değerlendirmesi aşamasında yapılan eksik ve hatalı işlemlerin devam ettiği, bu işlemlere rağmen birçok alım dosyasının karara bağlanıp alım gerçekleştirildiği gibi, bazı alım dosyalarının da hatalar nedeniyle iptal edildiği görülmüştür. İstisnai durumlarda başvurulması gereken ihale iptallerinin Teşekkül’de ulaşmış olduğu sayı dikkate alınarak, gerek bu tür iptallerin en aza indirilmesi, gerekse bu süreçteki sorumluluğun tespiti amacıyla; 01.01.2007 tarihinden sonra Kamu İhale Kurulu veya İdare tarafından düzeltici işlemle giderilemeyecek nitelikte mevzuata aykırılık gerekçesiyle iptal edilen mal ve hizmet alımı ile yapım işi ihaleleri konusunda EÜAŞ Teftiş Kurulu’nca sürdürülen incelemenin bir an önce sonuçlandırılması önerilir.

İhalesiz kömür taşıttırılması: EÜAŞ’a ait Afşin-Elbistan (B) Santralinde, kömür teminine bağlı olarak üretim darboğazı yaşanacağı gerekçesiyle “Sivas Kangal Ocağından 450.000 Ton Kömürün Afşin-Elbistan Termik Santraline Taşıttırılması işinin herhangi bir ihale yapılmaksızın imzalanan protokol çerçevesinde 40 YTL/ton birim fiyatla Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’na, bu Kurumca da yine ihalesiz olarak iştiraki olan bir şirkete yaptırılması” konusunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teftiş Kurulu’nca yürütülen soruşturmanın bir an önce tamamlanması önerilir. Ⅵ

TASARRUF AMACIYLA ‘ENERJİ YÖNETİCİSİ’ GÖREVLENDİRMEK ZORUNLU OLDU

Enerji sektöründe

yeni iş ilanı

Sinan TARTANOĞLU

ANKARA - Enerji verimliliğini arttırmak amacıyla, konutlar, kamu kurumları ve sanayi tesislerinde enerji yönetcisi atamak yasal zorunluluk haline getirildi. Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü (EİE), Makina Mühendisleri Odası (MMO), Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) ve Gazi Üniversitesi’nin açtığı kurslardan sertifika alan, üniversitelerin makina, elektrik veya elektrik-elektronik mühendisliği bölümü mezunları “bina-tesis enerji yönetcisi” olabiliyor. MMO Başkanı Ali Ekber Çakar, bina enerji yönetimi ile ilgili olarak, “Bu sistem yüzde 35 oranında tasarruf öngörüyor. Geç kalınmış ama iyi bir başlangıç” değerlendirmesini yaptı.

2007 tarihli Enerji Verimliliği Yasası doğrultusunda 2008 yılında çıkarılan Enerji Kaynaklarının ve Enerjinin Kullanımında Verimliliğin Artırılmasına Dair Yönetmelik gereğince sanayi tesisleri, konutlar ve kamu binalarında enerji yöneticisi görevlendirilmesi zorunluluk haline getirildi. Enerji yöneticileri, enerji verimliliği danışmanlık şirketlerinin kadrosunu oluşturacak.

Konutlara ‘enerji kimliği’

MMO Başkanı Çakar’ın verdiği bilgilere göre, yeni yapılanmada tüm konutlar en geç 2017 yılına kadar “enerji kimlik belgesi” sahibi olacak. Kimlik belgeleri ve belgelerin edinilmesi için tüm teknik hizmet yetkili “enerji verimliliği danışmanlık şirketleri” tarafından verilecek. Şirketlerin kadrosu da “enerji yöneticisi sertifika programından mezun olan uzmanlar”dan oluşacak. Firmaların yetki alabilmesi de MMO ve EİE eğitimine ve iznine bağlı olacak.

Kimliklendirme iki aşamada gerçekleştirilecek. Mevcut konutlar, yapılacak etütler sonunda enerji tasarrufu niteliklerine göre, A ile F dereceleri arasında sınıflandırılacak. Elektrikli ev aletlerinin tasarrufunu gösteren işaretlere benzer şekildeki bu sınıflandırma sayesinde konutun “enerji tasarrufu konusundaki durumu” belirlenmiş olacak. Mevcut binaların 2017 yılına kadar enerji verimliliği konusundaki eksikliklerini tamamlayarak kimlik belgesi sahibi olması sağlanacak.

Yeni konutlara en az C sınıfı

Ocak 2011 tarihinden itibaren “yeni” sıfatı kazanan konutlar, daha yapı kullanım izni alma aşamasında enerji kimlik belgesi edinmek zorunda olacak. Yeni binaların kimlikleri, mevcut konutların aksine, A ile F arasında değil, A ile C arasında sınıflandırılacak. Böylece yeni konutların verimlilik konusunda standardın üstünde inşa edilmesi sağlanacak. Ruhsat aşamasında C sınıfının altında olmasını sağlayacak özelliklere sahip olduğu enerji yöneticileri tarafından belirlenen yapıların eksiklikleri yine enerji yöneticilerinin vereceği teknik hizmet ile giderilecek.

Enerji verimliliğini ve tüketimden tasarrufu sağlamak amacıyla alınan önlemlere bir yenisi eklendi. Yasalaşan düzenlemeye göre binalar ve sanayi tesisleri zorunlu olarak enerji yöneticisi istihdam edecekler. Düzenlemeyle enerjide yüzde 35 tasarruf sağlanması hedefleniyor.

Sanayi tesisleri de aynı şekilde enerji verimliliği danışmanlık şirketlerinin vereceği teknik hizmetin ardından kimlik belgesi sahibi olacak. Çok fazla enerji tüketiminin gerçekleştiği sanayi tesislerinde bu uygulama ile tüketim azaltılacak, verimlilik arttırılacak, tasarruf sağlanacak.

Yeni iş alanına yeni istihdam

EİE, MMO, EMO ve Gazi Üniversitesi, yasa ile oluşan bu yeni enerji yöneticiliği iş alanında istihdamın sağlanması amacıyla sertifika programı düzenliyor. Konutlarda enerji yöneticileri için verilen sertifika programına “makina, elektrik veya elektrik-elektronik mühendisliği veya teknik eğitim fakültelerinin makina veya elektrik bölümlerinde lisans eğitimi görmüş” katılımcılar kabul ediliyor. Sanayi işletmelerinde görevlendirilecek enerji yöneticiliği için verilen sertifika programına ise “Sanayi işletmelerinde mühendislik, organize sanayi bölgelerinde makina, elektrik veya elektrik-elektronik mühendisliği bölümlerinde lisans eğitimi görmüş gerçek veya tüzel kuruluşlardan gerçek katılımcılar” kabul ediliyor. Sanayide enerji yöneticisi olmak isteyen mühendislerin en az iki yıl mesleki tecrübeye sahip olması gerekiyor. Kurs, 2 gün uygulamalı 8 gün teorik olmak üzere 10 tam günü kapsıyor. Verilen teorik eğitimde “Türkiye’de ve Dünyada Genel Enerji Durumu, Enerji ve Çevre Mevzuatı, enerji etütleri, verimlilik artırıcı projeler, ölçüm ekipmanları, ölçüm teknikleri, ısı yalıtımı, iklimlendirme sistemleri, atık ısı kullanımı” gibi konular ele alınıyor.

MMO’da verimlilik laboratuvarı

MMO Başkanı Ali Ekber Çakar, oda bünyesinde hem konut, kamu binaları ve sanayi tesisleri için teknik hizmet verecek enerji yönetecileri adayları hem de bu yönetecilerin istihdam edileceği

enerji verimliliği danışmanlık şirketleri için sertifa programı düzenlediklerini söyledi. Çakar, temel müfredatın EİE tarafından belirlendiği kurs programının uygulamalı eğitim ayağı için Kocaeli’nde laboratuvar kurdukları bilgisini verdi.

Çakar, enerji yönetciliği sisteminin ülke ekonomisine katkısını ise Türkiye’de ısı yalıtımında çok tercih edilen bir yöntem olan “mantolama” örneği ile anlattı. Çakar, “Bu kadar çok yapılan bir işlem teknik eksiklikler içerebiliyor. Binanın mantolama ihtiyacının olup olmadığı, varsa kaç santimetre mantolama yapılması gerektiği gibi konularda ön tespitlerin yapılması gerekiyor. Ayrıca zaten mantolanmış binaların da incelenemesi gerekiyor. Çünkü doğru yapılmayan mantolama işlemi su alabiliyor ve 6 ay içinde bina cephesinde çatlaklar meydana geliyor. İşte enerji yönetcilerinin, bu tür, tüm enerji verimliliği yöntemlerindeki teknik destek eksiğini kapatması bekleniyor” diye konuştu.

Enerji verimliliği danışmanlık şirketlerinin ülke genelindeki sayısının yaklaşık 30 olduğu bilgisini veren Çakar, “Yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’nin yapı stoku yaklaşık 9 milyon. Hane sayısı ise yaklaşık 20 milyon. 2017 yılına kadar bunların hepsinin enerji kimlik belgesi sahibi olması gerektiği düşünüldüğünde 30 tane enerji verimliliği danışmanlık şirketi kesinlikle yeterli değil” dedi.

Geç kalındı

Türkiye genelindeki tüketim miktarını aşağı çekmenin ve tasarruf sağlamanın mümkün olduğunu söyleyen Çakar, “Enerji yöteciliği sistemi yaklaşık yüzde 35 oranında tasarruf öngörüyor” dedi. Çakar, enerji verimliliği uygulamasının daha çok yeni olduğunu, bu yüzden uygulamada oluşabilecek hatalar için yeni düzenlemeler yapıldığını söyledi. Çakar, enerji yöneticiliği sistemi için “Geç kalmış iyi bir başlangıç” değerlendirmesini yaptı. Ⅵ