Elektrik Mühendisliği · Sayı 425 · Şubat 2005
ÜNİVERSİTE SANAYİ İŞBİRLİĞİ PROĞRAMI ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ
Mühendislik eğitimi Görüş ve değerlendirme
- Yıl
- 2005
- Sayfa
- 8
- Okuma süresi
- 19 dk
- Görüntülenme
- 0
Konu
İlgili: Sanayi, teknoloji politikası ve kalkınma, Toplum, demokrasi ve emek
Anahtar kelimeler
- Üniversite-Sanayi İşbirliği
- YÖK
- Ar-Ge
- piyasacı üniversite
- bilim politikası
- TÜBİTAK
Özet
Yazar, üniversite-sanayi işbirliği (ÜSİ) programının tarihsel ve kuramsal temellerini eleştirel bir bakışla inceleyerek, üniversitelerin araştırma-eğitim geleneğinden piyasa odaklı bir yapıya dönüşümünü Türkiye ve dünya örnekleriyle tartışıyor.
Tam metin
Metin PDF'ten otomatik çıkarılmıştır; tablo, şekil ve formüller eksik ya da hatalı olabilir. Özgün dizgi için PDF'e bakın.
Ü N İ V E R S İ T E - S A N AY İ İŞBİRLİĞİ PROGRAMI ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ*
Metin ÖZUĞURLU
Giriş
Araştırma ve eğitimin birlikteliğine dayanan geleneksel üniversite sistemi, dünya çapında önemli dönüşümler yaşıyor. Ülkemizde de üniversiteler, hukuksal ve kurumsal çerçevesi YÖK’le çizilen ve temel dinamikleri küresel piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen etkenlerle yeniden şekilleniyor. “ÜniversiteSanayi İşbirliği” (bundan sonra kısaca ÜSİ denilecek) kavramı, bu süreç içerisinde özel bir yere sahip.
ÜSİ’nin tarihsel gelişimini, deneysel kökenli teknolojilerin yerini bilimsel kökenli teknolojilerin almasıyla başlatmak mümkündür. Bu oluşum, İngiliz Sanayi Devriminin sağladığı zemin üzerinde gerçekleşti ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren ivme kazanarak sürdü. Aynı tarihlerde, bir geç sanayileşme yolu olarak Almanya’da yürürlükte olan Listgil strateji, II. Dünya Savaşı'ndan sonra yetkinleşerek yaygınlaşacak olan bilim-teknoloji-iktisat politikaları demetinin korporarist modelinin ilk örneklerini veriyordu.
20. Yüzyıla girerken sadece üniversitenin değil, bir bütün olarak
“Cismani veya ruhani iktidarların vermekten hoşlandıkları bilimsellik beratlarının etkilediği kişiler bilmelidir ki, 1840’lı yıllarda sanayici Grandin, çocuk çalıştırmanın genellikle cömert bir davranış olduğunu göstermiş ‘hakiki bilginler’e Sanayi Odası’nın kürsüsünden teşekkür ediyordu”
Pierre Bourdieu
eğitim sisteminin yeni sanayi ekonomilerinin bir uzantısı işlevini görmeye başladığını, okulların “hem devlet hem de şirketler için itaatkâr hizmetçiler üretme sorumluluğunu” yüklendiğini söylemek mümkündür. Bilim ve teknoloji ilişkisinin üniversite bünyesinde kurumsallaşması, sanayiinin zaferiyle ve ekonomik rekabet ortamıyla yakından ilintiliydi. Bu dönemde, siyasal alanda olduğu kadar, pozitivist evrenselci bilim anlayışının egemen olduğu üniversitelerde de canlı tartışmalar yaşandı. Eğitim, toplumun yenilenmesine göre mi, ekonomik rekabetin gereksinimlerine göre mi örgütlenecekti? Eğitilmiş insan mı, özgür insan mı hedeflenecekti? 20. yüzyılla birlikte Batı’da genel olarak eğitim alanı ve üniversiteler, sanayi kapitalizminin gereksinimleri ile, siyasal demokrasinin gereksinimleri arasındaki çatışmalar tarafından biçimlendi, örneğin İngiltere’de Fabiancılar’la birlikte sanayi toplumunu konu alan politika yönelimli sosyal araştırmalar da 19. yüzyılın sonlarında üniversite bünyesinde kurumsallaştı. Daha çok ahlaki ve kültürel bir güç odağı olan üniversitelerde politika yönelimli bu ve benzeri çalışmalar, sanayi
* Bu yazı, 1998 1 / 2 sayılı Kültür ve İletişim Dergisinde yayınlanan “Üniversite-Sanayi İşbirliği Programı Üzerine Bir Eleştiri” isimli makaleden kısaltılarak alınmıştır.
82 elektrik mühendisliği
toplumunun sosyal refah eksenli örgütlenmesinde ihmal edilemeyecek etkilerde bulundu.
Devletin genişleyen etkinlik alanı 20. yüzyılın başlarından itibaren eğitimi olduğu kadar, bilim-teknoloji sarmalını da yörüngesine dahil etti. Üretimin bilime dayalı yapısıyla gelişen ilişkiler setini ulusal ölçekte sistemleştiren ve kısaca “bilim politikası” başlığıyla adlandıran müdahaleci devlet politikaları ise, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıktı. Bilim politikası, Keynesgil makro iktisadın ve kalkınma iktisadının tamamlayıcı unsuru oldu. Üretim fonksiyonlarının ölçülmesi yoluyla genel verimlilik artışının (teknik ilerlemenin) kökeninde bilimsel ve teknik araştırma faaliyetlerinin bulunduğunun anlaşılması, “sermaye ve işgücünü yaygın bir biçimde arttırmadan hasılayı çoğaltmaya çalışan kalkınmacılara yeni bir imkan sağlıyordu: Araştırma faaliyetlerini iktisadi kalkınma amacına yönlendirmek. Bunun teknik adı da bilim politikası idi”. Bu süreç boyunca üniversite kurumu, ulusal bilim politikası içinde genellikle devlet dolayımıyla yerini alırken, 1970’lerle birlikte bu ilişki biçimi çeşitlenerek dönüşmeye başladı. Yaşanan dönüşümün en çarpıcı yanını, üniversitenin kurum olarak özel sanayi sermayesi ile girdiği organik ilişki oluşturdu.
Dünya ekonomisinde ve üretim surecinde meydana gelen dönüşümler bir kenara bırakılırsa, 1970’lerin ortalarından itibaren üniversiteleri değişim yönünde içerden zorlayan ana faktör eğitim talebinin kitleselleşmesiydi. Batı’da üniversite eğitimine yönelik talep patlaması Keynesgil politikalarla şekillenen toplumsal ve kültürel koşulların itkisiyle, ama tam da Keynesçiliğin krize girdiği bir dönemde, yaşandı. Bu durum karşısında kıta Avrupası üniversiteleri genellikle mesleki eğitimi ayrı bir kurumsallaşma (meslek yüksek okulları
gibi) içinde sürdürerek, araştırma ve eğitim birlikteliğine dayalı geleneksel yapısını korumaya çalıştılar. Ancak sosyal devlet kazanımlarının aşındırılması ve tasfiyesi ile birlikte, üniversitelerin içine düştükleri kriz derinleşerek sürdü.
1980’lerle birlikte üniversite, yenilik (innovation) sisteminin bir parçası olarak araştırma-geliştirme (bundan sonra kısaca Ar-Ge denilecek) faaliyetlerine girmek ve global pazarda rekabet edebilecek “insan sermayesini” yetiştirmek seçenekleriyle karşı karşıya bırakıldı. Artık üniversiteden, “teknoloji belirlenimli ekonomide, yeni sanayilerin kuluçka makinası” olması beklenmektedir. ÜSİ’yi, bu beklentinin programatik ifadesi olarak değerlendirmek mümkündür.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde üniversitelerin, bu alanda oldukça yol aldıkları biliniyor. Üniversitelerin bu yönelimi mutlak bir onay ve destek görmediği gibi, ciddi direniş ve eleştirilerle de karşılaşıyor. Daha şimdiden üniversite bağımsızlığının erozyona uğradığı; eğitim işlevi değersizleşirken, araştırmanın kesin bir hakimiyet kurduğu; bazı disiplinlerin adaletsiz bir şekilde üstünlük sağladığı; sanayi ve ekonomi politikalarına endeksli yapısıyla akademisyenlik mesleğinin etik değerlerinin ve üniversitelerin toplumsal meşruiyetinin zedelendiği gözleniyor.
12 Eylül 1980 askeri darbesi ile köklü dönüşüm yaşayan üniversite sistemimiz, içine düştüğü yapısal sorunların yanısıra, bilim ve piyasa arasında karmaşık bir hal alarak gelişen ilişkilerle de sarsılıyor. Askeri darbenin ürünü olan YÖK sistemi, 1990’ların başından itibaren kendisini global piyasa yönelimli bir dönüşüme hazırlıyor. Yerleştirilmeye çalışılan “piyasacı üniversite” sistemi, 12 Eylül’ün tepkisel ve tutucu düzenlemesinin mantıki devamı olmakla birlikte atılımcı özellikler taşıyor
ve “yenilikçi” retoriğiyle başta TÜBİTAK gibi bilim topluluğunun saygın bir kurumu olmak üzere geniş bir çevrenin desteğini almış gözüküyor.
Türkiye’de Piyasacı Üniversiteye Doğru
Türkiye’de üniversite sistemi, Batılılaşma ve modernleşme hedefinin sadece ideallerine değil, bu hedefin somut siyasi programına da bağlılık içinde şekillendi. “Türk üniversite tarihinin bir müdahaleler tarihi” oluşu, kanımca, şekillenişindeki bu özgüllükle yakından ilişkilidir. Çünkü bir “müdahale aracı” olarak üniversite modernleşmenin siyasal program düzlemindeki asli unsurlarından biri olmuştur. Bu çerçevede siyasal erk tarafından değişen konjonktüre bağlı olarak yeniden tanımlanan ve yürütülen siyasal programla çelişen üniversite inisiyatifleri baskı altında tutulmuştur. İktidarın siyasal programına “uyumsuzluk” ya da “direniş” gösterenler “üniversiteyi siyasallaştırdıkları” gerekçesiyle tasfiye edilmişlerdir. Ama bu tasfiyeler, yukarıda değinilen özellik gereği sadece siyasal iktidarlar tarafından yapılan “dış” müdahaleler olarak değil, aynı zamanda “iç tasfiyeler” olarak da yaşanmıştır. Dolayısıyla özerk ve özgür üniversite mücadelesi, ki buna “üniversiteleşme” mücadelesi de denebilir, bir bütün olarak üniversitenin siyasal iktidara karşı vereceği mücadeleden ibaret olmayıp, aynı zamanda ve aynı ölçüde üniversite içi bir mücadeleyi de hep gerektirmiştir.
Genç Cumhuriyet yerleşirken, Türk üniversitesi de Kıta Avrupası geleneğini takip ederek, kürsü sistemi temelinde araştırma ve eğitiminin birlikteliğine dayalı bir kurumsallaşma yaşadı. Oluşumu itibarıyla üniversitenin, 1960’larda benimsenen plânlı kalkınma çabasının kurucu unsurlarından
elektrik mühendisliği 83
biri olması olağandı. Ulusal bilim politikasının planlı kalkınma zaman içinde tanımlandığı Birinci Beş Yıllık Plan’da araştırma faaliyeti, sınai ve teknolojik gelişmenin yanısıra, iktisadi ve sosyal konularda da “gelişmeyi destekleyen ve hızlandıran en önemli unsurlardan” biri olarak değerlendirilmişti.
Toplum ve teknoloji alanında üniversite, hem alanın kendisinden (sanayi ve somut toplumsal aktörler), hem de siyasal iktidarlardan göreli özerk bir bilimsel etkinliği, devlet dolayımıyla 1980’e kadar sürdürdü. Üniversitenin kurumsal şekillenişi ve akademik ortam, söz konusu etkinliğe tabi olmadığı gibi, kendi içinden eleştirel bakış açılarının çıkabilmesi ve etkinlik kazanması da mümkün oldu. Özetle 1930’lardan 1980’e kadar ülkemizde, Alman/Fransız üniversite geleneğine yaslanan ve “universitas idealini gözetmeye itina göstermiş” bir modelin varlığından söz edilebilir.
12 Eylül 1980 askeri darbesi ile birlikte üniversite sistemi, bilimteknoloji ve iktisadi-sosyal politika etkinlikleri açısından yeni ve farklı bir döneme girdi. Yeni liberal politikalarla devletin küçültülmesine dönük adımlar atılırken, üniversitenin geleneksel politika etkinlik alanı da daraltıldı. İktisat politikalarının “prenslere”, teknoloji ve toplum politikaların ise “piyasanın sonuçlarına” emanet edildiği bir dönem başlamıştı.
1980’lerin sonlarından günümüze, TÜBİTAK başta olmak üzere, YÖK ve üniversiteler “Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası” içinde yeniden etkin bir konum elde etmiş olmanın coşkusu içindeler. Bir zamanlar planlı kalkınma amacına bağlı tanımlanan ulusal bilim politikası, günümüzde sanayiinin rekabet gücünü geliştirmeye hasredilmiştir. Bu yönelim, hem globalizmin kelâmı olarak kutsanmakta,
hem de “ulusal” bir görev olarak sunulmaktadır.
Kuramsal Dayanaklarıyla ÜSİ
ÜSİ’nin temel dayanağı, sanayiiye yönelik Ar-Ge faaliyetlerinin sınai yeniliği geliştireceği ve böylece ekonominin rekabet gücünü arttıracağı şeklindeki kabuldür. Bu kabul kendi meşruiyetini, içinde yaşadığımız dünyanın köklü bir şekilde değiştiği; artık her yönüyle farklı bir evrenin başladığı yönündeki tesbitlere dayandırmaktadır. Köklü değişimin ve yeni evrenin, konuyla ilgili belli başlı unsurları şöyle sıralanabilir: (a) Toplumlar, sanayi evresinden, malumat (enformasyon) evresine geçmiştir, (b) Dünya ekonomisi, “büyüklük” ekonomilerinden, “esneklik” ekonomilerine geçmiş; globalleşme, esnek üretim ve otomasyonu gerekli kılarken; karşılaştırmalı rekabet gücüne dayalı, dışa açık ve piyasa öncülüğünde bir küresel pazar oluşmuştur, (c) Bilgi, ticarileşerek üretici güç haline dönüşmüş; üretim sürecinin bilgi ve teknoloji içeriği güçlenmekle kalmamış, üretimin teknolojik tabanı, jenerik teknolojiler yönünde değişmiştir.
Bu temel kabul ve tesbitler ışığında, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda yer aldığı gibi, Türk sanayiinin temel sorunu yeniliğe dayalı rekabet gücünü kazanmak olarak ifade edilmiştir. Resmi belgelerde sorun bu şekilde ortaya konduktan sonra, bilim-teknolojisanayi sarmalı içinde geliştirilen çözüm önerileri de, ulusal hedefler olarak benimsenmiştir. Bu alanda devlete biçilen yeni rol, Ar-Ge fonlarının yönetimi ve kamu desteğinin yönlendirilmesi, eğitim ve sanayi ile diğer kilit sektörlerin düzenlenmesi gibi unsurları içeren “ulusal bilim ve teknoloji politikalarını” üretmesidir. Böylece ÜSİ, üniversitelerin gündemine, ulusal
bilim ve teknoloji politikasının en temel ve stratejik unsuru olarak girmektedir.
ÜSİ’nin üniversite ve sanayici için bir tercih değil, fakat yaşamsal bir zorunluluk olduğu söylenmektedir. Neden yaşamsal olduğu sorusu şöyle yanıtlanmaktadır: Bilimin teknoloji içeriği, teknolojinin de bilim içeriği güçlenmiştir. Karşılıklı bağımlı hale gelen bilim ve teknoloji (bilim-teknoloji sarmalı) bu işbirliğinin “nesnel” gerekçesidir. İkinci olarak ÜSİnin odağında yer alan Ar-Ge faaliyetleri, hem rekabet üstünlüğünün elde edilmesinde, hem de kârın gerçekleşmesinde elzemdir. Ar-Ge faaliyetleri, uzun süreyi, maliyeti ve riski (kârlılığın belirsizliği) içerdiği için, mutlaka üniversite bünyesinde ve öncülüğünde yapılmalı; sanayiciye üniversite (devlet) güvencesi verilmelidir.
Sıralanan gerekçeleri açmak için TÜBİTAK metinlerine bakılabilir. TÜBİTAK’a göre, Türkiye sanayii, rekabet edebilmek ve var olabilmek için jenerik teknolojilere uyum sağlayarak, teknolojik yeteneğini yükseltmelidir. Dolayısıyla sanayiinin önünde, bilim ve teknoloji sisteminin, ya da kısaca Ar-Ge’nin bir parçası olmak dışında başka seçenek yoktur. Bilim ve teknoloji sisteminin odağında üniversiteler yer aldığı için, sanayiinin üniversite ile işbirliğine yönelmesi yaşamsal; yaşamsal olduğu kadar da kaçınılmazdır. Gerçi yapılan araştırmalar sanayicilerin başka bazı amaçlan olduğunu da göstermektedir, örneğin SRI International’ın 1984 yılında Amerikan sanayicileri üzerine yaptığı bir araştırmada, sanayicilerin bu işbirliği ile pazardaki teknolojik üstünlüğü ele geçirmenin yanısıra, üniversitenin toplum nezdindeki prestijinden yararlanarak firma imajını düzetmeyi amaçladıklarını da ortaya koymuştur. “üniversite laboratuvarlarında test edilmiş deterjanlar” bize de
84 elektrik mühendisliği
yabancı değildir. Üniversite tabelası “bilbordlaşmaktadır”. Bazen pazarlanan yerkürenin geleceği de olabilmektedir. TÜBİTAK ise soruyor; “sanayi için yaşamsal hale gelen işbirliği sorunu, acaba, işbirliğinin diğer tarafını oluşturan üniversite için de aynı ölçüde yaşamsal hale gelmiş midir?” Sorunun dili, yanıtı da belirtiyor. TÜBİTAK için, teknolojinin bilimsel içerik kazanması ve bilimsel faaliyetlerin de teknolojiye olan bağımlığının artması sonucunda “evreni bir bütün olarak kavramakla uğraşan” üniversite, zaten “kendi iradesi dışında” sanayi ile işbirliğine yönelmiş durumdadır. Aynı şekilde bilim insanı da “kendi sübjektif niyeti ne olursa olsun, objektif olarak, reel üretim sürecinin en önemli unsurlarından biri haline gelirken, kendi özgür iradesi dışında, o sürece doğrudan bağımlı hale gelmiştir”. Bilimsel faaliyet teknolojiye bağımlı hale geldiği için, bu “yaşamsal ihtiyacı” karşılamanın en “mükemmel
yolu” hiç kuşku yok ki, sanayi ile girilecek işbirliğidir. Ayrıca ÜSİ, üniversitenin salt kendi çıkarı (bilimsel faaliyet) için “mükemmel” bir yol olmayıp, aynı zamanda toplumsal sorumluluğu gereği üstlenmesi gereken bir yükümlülüktür de.
Bilim ve teknoloji, girişimci firma temelinde sanayi için bir varoluş sorunu olarak tanımlanmışken, birden bire firma çıkarından toplum çıkarına sorunsuz bir şekilde sıçranmıştır. Bu nokta son derece önemlidir; zira bir yanda “küçük devlet” esprisiyle, diğer yandan YÖK tahribatıyla üniversitenin zaten sarsılmakta olan toplumsal meşruiyeti, sermayenin çıkarına indirgenen bir toplumsal sorumluluk anlayışı ile hepten tahrip olacaktır. Öte yandan bilim insanlarının kendi iradeleri dışında üretim sürecine bağımlı hale geldikleri şeklinde yapısalcı tahliller yapılırken, gerek teknoloji ve gerekse de üretim sürecinin sadece teknik/ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve
siyasal boyutlarının bulunduğu hep göz ardı edilmektedir.
ÜSİ yaklaşımı içinde “sanayi” kavramı, bütün aktörleri ile sınai yapıyı değil, sadece sanayiciyi içermekte; resmi metinler de “sanayi” ve “sanayici” kavramları, bağlamına göre birbirinin yerine sorunsuz bir şekilde kullanılmaktadır. “Ulusal bilim ve teknoloji” politikasının öznesi, girişimci firmadır. Firmanın rekabet gücü yükselirse, kümülatif olarak sanayiinin ve ekonominin rekabet gücünün de yükseleceği savlanmaktadır. Böylece firmanın, dolayısıyla sanayiinin, dolayısıyla ekonominin rekabet gücünü yükseltmek, üniversiteler ve bilim insanları açısından, sırasıyla ulusal bir ödev, toplumsal bir sorumluluk ve bilimsel faaliyet için yaşamsal bir ihtiyaç olmaktadır. Görüldüğü gibi üniversiteler ve akademisyenler, sanayi ile iş birliği yolunda globalizmin egemen söylemiyle yoğrulmuş baskıcı bir retorikle karşı karşıyadır. Zira, ÜSİ’ye kuşkuyla
PARAEĞSIİZTİKMAİ MU
Kirk Anderson zmag.org
ÜÖCĞRREETNLCERİ Gİ EÇİŞ
ÜÖCĞRREETNLECRİ İGEÇİŞ elektrik mühendisliği 85
bakanların çağdaşlığı ve bilimselliğinden olduğu kadar, topluma ve ulusa karşı sorumluluklarından da kuşku duyulacaktır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’de üniversite-sanayi işbirliği yönünde atılan adımların henüz yetersiz olduğu ve bugüne kadar ikircikli politikalar izlendiği söylenebilir. TÜBİTAK’ın terimleriyle “bilginin ticarileşmesinde pazar talebinin ve rekabetin taşıyıcısı olan özel sektör ve üniversite arasındaki diyalog gelişmiş” değildir. 1980’lerin ortalarından itibaren bu yönde adımlar atan İTÜ, ODTÜ, Ege ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nin teknopark girişimleri emekleme evresinde olsa da, genel olarak bilim ve piyasa ilişkisi karmaşık bir hal alarak gelişmektedir. ÜSİ, bir yanıyla da bu karmaşıklığı giderecek bir program olarak da düşünülmektedir.
I. Bilim-Teknoloji Şurası çalışmalarında ezici çoğunluğunu üniversitelerden ve işveren çevrelerinden yaklaşık oranlar da gelen üyelerin oluşturduğu Üniversite-Endüstri-Devlet İş birliği Komisyonu tarafından hazırlanan 1990 tarihli rapor, ÜSİ yolunda atılmış en kapsamlı fikri hazırlık olarak görülebilir. Komisyon belgelerinde akademik kadroların yeni esaslara göre düzenlenmesinden, müfredata ve döner sermaye mevzuatına kadar uzanan ve sayısı 120’yi bulan değişiklik önerileri yer alıyor. Yeni YÖK yasa taslağına da feyz vermiş olması muhtemel olan bu çalışma, üniversite sisteminde piyasanın yarattığı kaotik sonuçları sistemleştirerek, üniversiteyi sanayi(ci) ile işbirliğine hazırlıyor. ÜSİ’nin temelinde Ar-Ge faaliyeti yer aldığı için, önerilerin öncelikli ve ağırlıklı konusunu, araştırma olanaklarının düzenlenmesi oluşturuyor. Üniversitenin detaylı bir şekilde yeniden yapılanması, bu önceliğe bağlı
olarak tanımlanıyor. Bu amaçla geliştirilen politika önerileri, ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir:
• Üniversitelerde gerçekleştirilen araştırmaların yüzde 90’ını oluşturan ve lisansüstü eğitimin bir parçası olarak yapılan çalışmalar, salt akademik derece amacına bağlı olmaktan çıkarılmalı ve büyük ölçüde sanayi işbirliğinin ihtiyaçlarına yöneltilmelidir.
• Lisansüstü araştırma konuları, sanayinin gündeminde ki konulardan seçilmeli; güdümlü araştırmaların denetiminde sanayiciler de yer almalıdır. “Sanayicilerin yönetiminde gerçekleşecek uygulamalı araştırma projeleri ÜSİ için kalkış noktası” oluşturacak ve böylece “profesyonel bilim ve teknoloji yönetimi”nin tesisi mümkün olacaktır.
• Profesyonel yönetim anlayışı içinde üniversite elemanları ve sanayiden uzmanlar birbirlerinin programlarında kolayca yer alıp çalışabilmelidir. Aynı şekilde akademisyenlerin sanayide uzun süreli çalışmaları için yasal düzenlemelere gidilmelidir.
• ÜSİ, üniversite özerkliği ve özgür bilimsel faaliyet gibi üniversitelerimizin temel sorunlarını da çözecektir. Yeter ki, “sanayici, bilimcilerin bağımsız entellektüel faaliyetlerine kaba müdahaleler yapmamak için duyarlı” olsun. Zira yeni düzenleme ile “akademik ortamın özel koruma gerektiren yapısı, belki de devletten çok sanayicinin sorumluluk alanına” girecektir.
İşverenlerin “seçkinler kulübü” TÜSİAD’ın 1994’de yayınladığı üniversite raporunda yer alan “girişimci üniversite” modeliyle bütünleşen yukarıdaki öneriler, kitlesel eğitimin yanısıra “seçkin” öğretim veren ayrı bir kurumsallaşma önerisini de beraberinde getiriyor. “Seçkin” öğretim hedefi, araştırmayı eğitimden kopartan ve günümüzde Kıta Avrupasını da etkisine alan Anglo-Amerikan üniversite anlayışının bir ifadesidir. “Anglo-Amerikan dünyasında üniversiteler, artık, büyük oranda uygulamalı doğa bilimlerinin ve daha küçük oranda uygulamalı “sosyal bilimler”in tahakkümünde, pazar ekonomisine hizmet eden kurumlar” haline gelmiştir. Ülkemizde de YÖK eliyle son yıllarda bu yönde çeşitli adımlar da atıldı. “Seçkin öğretim” verecek olan az sayıdaki üniversitelerde, lisans programları daraltılarak, lisansüstü programlara ağırlık verilmiş; enstitüler aracılığıyla “sorun yönelimli” konularda açılan lisansüstü programlan, disiplin yönelimli programlar pahasına güçlendirilmiş; asistanlık ünlü 50. madde ile “burslu öğrenci” statüsü ne evrilerek tümüyle tasfiyeye uğramış ve araştırma görevlisi devri hızlandırılmış; “öğrenci asistanlığı” uygulamasıyla düşük ücret karşılığı azami asistan verimliliğinin alınması yoluna gidilmiş; böylece Amerika’da öğrenci tepkilerine ne den olan “öğrencilerin proleterleşmesi” süreci, kıyısından köşesinden bizde de başlatılmış; kurulan vakıflar aracılığıyla özelleştirme yolunda hayli mesafe alınmış; akreditasyon tesbiti için pilot çalışması gerçekleştirilmiştir.
Türkiye’de üniversiteler, temel bilimleri ve felsefi-teorik araştırmaları değersizleştiren; uygulamalı bilimleri ve politika yönelimli görgül araştırmaları ya da kısaca “projeci bilimi” teşvik eden AngloAmerikancı modelin yörüngesine sokulmuştur. Bu yönelimin, temel bilimler ve teorik araştırmalarda büyük birikime ve güçlü geleneklere sahip gelişmiş ülkelerdeki sonuçlarıyla, bizim gibi zayıf birikim sahibi çevre ülkelerdeki sonuçları, kuşkusuz, farklı olacaktır. Bütün
86 elektrik mühendisliği
bunların enine boyuna tartışılma zamanı çoktan gelmiştir.
Piyasacı Üniversite, Üniversite Olabilir mi?
The Economist dergisi üniversite dosyasında ortaya attığı “fakülte mi, firma mı” sorusuyla, eş zamanlı iki gelişmeye dikkatleri çekiyor. Bir yanda, bu yazıda döne döne vurgulandığı gibi fakülteler “firmalaşıyorlar”. Diğer yanda büyük firmalar (McDonald, Disney, Microsoft, General Electric, vb.), kendi bünyelerinde uygulamalı araştırmalar yapan ve mesleki uzmanlaşmaya dönük eğitim veren birimler oluşturuyorlar ve bu birimlere de genellikle “üniversite” adını veriyorlar. Economist’e göre üniversiteler bilgi üreten, yaygınlaştıran ve kullanan kurumlarsa, örneğin Microsoft gibi firmaları da aynı kategoride değerlendirmek mümkündür. Fakülte ya da firma farketmiyor; her iki durumda da
bilgi üretimi kâr amacına, bilginin yayılması ise ticarileşmesine bağlı hale geliyor.
Öyle anlaşılıyor ki bilim topluluğu yeni yüzyıla, bilimsel bilginin hangi saiklerle üretileceği ve hangi yollarla yayılacağı gibi kadim sorular etrafında yeniden saflaşarak girecektir: Bilgi üretimi kendi meşruiyetini insanın özgürleşme (emancipation) ereğine mi, sermayenin kâr motifine mi dayandıracaktır? Sermaye, 19. yüzyılın sonlarında olduğu gibi, 20. yüzyılın sonlarında da bu soruyu güncelleştirmiştir. Aynı şekilde üniversite, kökleri Rönesans geleneğine uzanan “kullanımı olmayan”, “işlevsiz” bilgi üretimine bünyesinde yer verebilecek midir? Bilgi toplumsallaşarak mı, ticarileşerek mi yayılacaktır? Bilimsel bilgi, insanlığın evrensel bilgi haznesine ait ve kamusal kullanıma açık mı olacaktır, yoksa mülkiyet rejimine ve meta ilişkilerine mi tabi olacaktır? Kimilerine son derece kategorik ve hatta geride
kalmış gelse de bu sorular, bilim topluluğu açısından biri maddi diğeri etik, iki temel meseleyle ilgilidir.
İlki, bilim topluluğunun maddi varoluş koşullarını (fiziksel ve entellektüel yeniden üretimini) nasıl idame ettireceği sorunudur. Bu sorun sadece bilim topluluğunun kendi “bencil” ihtiyaçlarıyla sınırlı değildir. Sorun, aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Sermayedarlarla kader birliğinin programı olarak ÜSİ üniversiteyi; global sermayenin anti-sosyal siyasal programı ise insanlığı yeni bir “Ortaçağ kapanmasına” doğru sürüklemektedir. Bu yargıyı abartılı bulanlar olabilir. Ama ben “para getirmeyeceği” gerekçesiyle felsefe dersleri çalıştığı kurumun (University of West England) yaz okulu programından çıkartılan İngiliz felsefeci Billington’un öfkesini ve “yeni bir Karanlık Çağ’ın işaretlerinden pek çoğunun ortaya çıktığı” yönündeki inancını paylaşıyorum.
elektrik mühendisliği 87
Tom Lecher.zmag.org
Billington’a göre, “emlakçılara ve muhasebecilere öğretmenlerden ve düşünürlerden daha çok değer veren bir ülke, aslında dükkan sahiplerinin ülkesi haline gelmiştir ve bunun, genç, yaşlı birçok insan için sonuçlarını itidalle karşılamak zordur. Bir kapı kapanırken, öteki tıkanmaktadır”. İkincisi, “Bilimsel Faaliyet: Ne İçin?” sorusudur. “Bilimsel bilgi evrenseldir ve insanlığın ortak haznesine aittir” şeklindeki aydınlanmacı düsturdan kaynaklanan anlayışın, 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bilimsel etiğin egemen ilkesini oluşturduğu söylenebilir. Sermayenin kâr motifi çerçevesinde kendi varlığını ve faaliyetini meşrulaştıran bilim, oluşacak zenginliğin toplumun refah düzeyini arttıracağını ve sonuç olarak insanlığa hizmet edilmiş olacağını ileri sürebilir, ki sürmektedir. Bu savın, erkek ve kadın emekçilerin yaşam koşulları sermayenin kâr tutkusu altında tahrip edilirken, ikna ediciliği zordur. Aynı şekilde “üretkenlik koalisyonu” içinde üretilen bilginin, aynı zamanda insanlığın evrensel bilgi hazinesine ait olduğu; bilginin ticarileşerek yayılıyor olmasının da bir nevi toplumsallaşması anlamına geldiği iddia edilebilir, ki edilmektedir. İddia sahiplerinin yanıtlaması gereken soruyu The Economist şöyle soruyor: “(...)eğer rekabet amacıyla araştırma yapılacaksa araştırma sonuçlarının yayınlanması ve diğer ülkeler tarafından elde edilmesi bir çeşit hırsızlık olmaz mı?”. Yanıt olarak sadece patent altına alınmış bir evrensellikten söz edilebilir. Ancak üretilen bilginin, kamuya/piyasaya sürülme zamanlaması da rekabetin stratejik unsurlarından biri olduğu için, “patentli evrensellik” bile bilgiyi erişilebilir kılamayacaktır.
YÜKSEK ÖĞRENİM KULESİ
Fakülte mi? Firma mı?
Genetik alanında faaliyet gösteren Amerika kökenli Genentech şirketi sahiplerinden Swanson üniversite ile iş çevreleri arasında kurulan iş ilişkilerine kuşkuya bakanları, bilim tarihi hakkında yeterli görüşe sahip olmamakla eleştirir ve ekler: “(üniversiteler) birçoğu kendi profesörleri tarafından kurulan yeni biyoteknoloji şirketleri ile ilişkilerinde daha karmaşık sorunlarla karşı karşıya bulunuyorlar”. Swanson’un sözünü ettiği karmaşık sorunlar, bilim insanlarının ve üniversitelerin bizzat girişimciliğe soyunmalarıyla ilişkilidir. Üniversiteler artık temel araştırmalarda yaptıktan katkının getirişinden alacakları payla, kâr amacıyla yapacakları yatırımlarla uğraşıyorlar. Üniversitenin girişimciliğe soyunduğu bir zamanda Swanson’a göre “Amerikan bilginlerinin dehasını ve girişimci kapitalistlerin yürekliliği”ni bir araya getiren iş birliğinden rahatsızlık duymak anlamsızdır. ÜSİ’yi savunan çalışmasında Zengingönül firmalaşan üniversitenin karşı karşıya kalacağı “karmaşık sorunlar” hakkında şunları söylüyor: “Bir sanayi işletmesi için araştırma yapan akademik personel, kendi aralarında para akışını amaç dışı bir kullanıma sokabilecektir. Resmilik kazanmış kontratların üniversite üyeleri arasındaki adaletsiz dağılımı, üniversite içinde huzursuzluklara yol açabilecektir” Zengingönül’e göre bu sorunlar geçiş sürecine özgüdür ve zamanla sistem olgunlaşacaktır. Olgunlaşan sistem içerisinde, artık universitas mekanından mı, işbölümü ve işleyiş mantığı sermaye dinamikleri tarafından belirlenen firmadan mı söz ediyor olacağız?
Üniversite, tanımı gereği sadece bir “öğretme atölyesi” değildir. Değerlerin ve tavırların aktarıldığı, erkek ve kadın öğrencilerin dün-
88 elektrik mühendisliği
yayı ve kendilerini keşfetmelerine, bağımsız düşünme ve çalışma yetisi edinmelerine olanak sağlandığı yerdir. Aynı şekilde üniversite, tanım gereği kısa vadeli yarar gözetmeden de bilim ve araştırma yapılabilen bir yerdir. Üniversiteyi bir şirketin Ar-Ge’sinden ayıran özellik, ilkinin temel, ikincisinin uygulamalı araştırmalar yapması değil, onun “işlevsiz” araştırmalar yapabilme “lüksüne” sahip olmasıdır. Bu iki özellik, kâr mantığına dayalı işleyişle çelişir. Sorunun aşılması ise, çelişkili durumun ya universitas ereğine sahip üniversite, ya da firmalaşan “üniversite” -ki artık o bir firma dır- lehine çözümüyle mümkündür.
Sanayi çevreleri ile girilen işbirliğinin sonuçları açısından üzerinde önemle durulması gereken bir nokta da, teknik ve mühendislik bilimlerinin, tarih, felsefe ve insan bilimleri (edebiyat ve sanat) pahasına üniversitede hakimiyet kuruyor oluşudur. Sosyal bilimler bilindiği gibi temel disiplinler aleyhine yaşanan aşırı uzmanlaşmaya dayalı parçalanmadan muzdariptir ve yeni arayışlar içindedir. Sermaye-bilim ilişkisinin, sosyal bilimler üzerindeki etkileri konusunda şu gözlemler yapılabilir: Öncelikle bu işbirliği genel olarak sosyal bilimleri (tabi insan bilimlerini de) değersizleştirmektedir. İkinci olarak, çok disiplinli uzmanlık alanlarının gelişimini, seçici davranarak desteklemektedir. Üçüncü olarak temel disiplinlerin “seçici” parçalanmasını desteklerken, aynı zamanda temel disiplinleri tümüyle absorbe etmeye dönük daha üst bütünleşmeleri teşvik etmektedir. Örneğin Batı üniversitelerinde “İnsan Kaynakları” bölümleri, sadece işletme ve endüstri ilişkileri gibi disiplinlerarası bölümlerin değil, sosyoloji, psikoloji ve yönetim bilimleri gibi temel disiplinlerin altını boşaltarak gelişmektedir.
Özerklik meselesine gelince... ÜSİ savunucuları daha önce de değinildiği gibi, sanayicilerin bağımsız-entellektüel faaliyetlere “kaba müdahalelerde” bulunmamaları kaydıyla, ÜSİ’nin \üniversitelere özerklik getireceği iddiasındadır. Düşülen kayıttaki acayiplik bir kenara bırakılacak olursa, bu anlayış özerkliği devletle bağların zayıflaması ölçüsünde gelişecek bir özellik olarak görmektedir. En özerk üniversite, özel üniversitedir!
Oysa özerklik en azından Aydınlanmadan bu yana sadece yönetsel (idari ve mali) bir tasarruf değildir. Üniversite, yönetsel biçim olarak özerklikle daha 13. yüzyılda tanışmıştır. Üniversite özerk olmalıdır; çünkü bu kurum bireyin hertürlü içselleştirilmiş inançlar sisteminin tahakkümünden kurtulması, kendi kendine sahip olması; özetle kişisel özerklik edinmesi için de vardır. Buna devletin egemenlik ve otorite ilişkilerini olduğu kadar, sermayenin egemenlik ve sömürü ilişkilerini sorgulamak da dahildir. Kaldı ki Türkiye özelinde bilimsel özerklik mücadelesi tarihi, iktidar erkinin programından bağımsızlaşma çabalarının tarihidir ve bugün bu mücadelenin güncel anlamı, sermayenin programından bağımsızlaşmakta düğümlenmiştir. Ne özel üniversite, ne de ÜSİ içindeki bir üniversite tanım gereği özerk olamaz. Bunun proje sahibi sermayedarların doğrudan ya da dolaylı müdahalesiyle de ilgisi yoktur. Çünkü bu üniversitelerde bilimsel örgütlenme ve faaliyet, bilme istencinin değil, bilimsel faaliyete içselleşmiş kâr istencinin yörüngesinde gerçekleşecektir.
Sonuç Yerine
Bu yazıda Türkiye’de üniversite sisteminin bir bütün olarak sermayenin kâr istenci (firmaların rekabet üstünlüğünü geliştirmeleri) ekseninde yeniden biçimlendirilmeye
çalışıldığına dikkat çektim. Bunun merkezinde üniversite-sanayi işbirliği kavramının yer aldığına değindim ve yerleştirilmek istenen üniversite sisteminde sosyal bilimlerin genel olarak ihmali edildiğini vurguladım.
Bu metin boyunca tartışılanların sonucu olarak şu söylenebilir: Evet, bir tür “ruhban sınıf” edasıyla başının üzerinde-ki “hâlelerle” yaşayan bilim topluluğu devri kapanmıştır. Şimdi tepedeki “hâle” alınıp, kola “altın bilezik” olarak takılmak tadır ve her ikisi arasında, kanımca bir kopuş değil, devamlılık söz konusudur. Özgür bilim pratiği dün pozitivizmi ve onun bilim hâlesini eleştirmeyi gerektiriyordu, bugün ise her türlü epistemolojik konumu önceler tarzda bir toplumsal ilişki olarak sermayeden bağımsızlaşmak gerekli hale gelmiştir.
Sermaye, bilim üzerinde, disipliner, epistemik ve teorik konumlan enlemesine kesen bir basınç uyguluyor. Pozitivizmi olduğu kadar onun reddiyelerini de katediyor. Gulbenkian Komisyonunun Sosyal Bilimleri Açın başlıklı raporu bizatihi bu basıncın bir ürünüdür. Komisyon raporunun arka planında, profesyonel üniversite yöneticilerinin piyasa mantığı ile sosyal bilimleri yeniden şekillendirmesine karşı, “biz sosyal bilimciler ne yapabiliriz?” sorusu yatıyor. Bu sorunun sadece bilimsel faaliyetin örgütlenmesine dönük politikalar düzleminde değil, felsefi ve teorik düzlemde de tartışılıyor olması anlamlıdır.
Ülkemizde de sosyal bilimlerin akıbeti sorusu şu veya bu düzeyde gündeme geldi ve tartışılıyor. Benim bu yazıda yap maya çalıştığım, sosyal bilimcilerin üzerinde pek durmadıkları ve geleneksel işbölümü gereği fen bilimcilere ait gördükleri bilim-teknoloji ilişkisi ve üniversite-sanayi işbirliği temaları-
< nı bu tartışmalara dahil etmekten ibaretti.
elektrik mühendisliği 89